Türkiyeli Şehidler – Cihan Malay / 2025 Aralık / 157. Sayı
Bayburt’un Bayrampaşa Köyü’nde 1966 yılında dünyaya gelen Tekiner Tayfur, 1976 yılında ailesiyle İstanbul Sanayi Mahallesi’ne taşınır. Bayburt’tan İstanbul’a ve oradan Almanya’ya göçerek hayat mücadelesini sürdüren dindar bir ailenin üçüncü çocuğudur.
Anarşinin şaha kalktığı zamanlardı. Bir grup hamiyet ve cesaret sahibi Müslüman, o dönemde solcuların hâkim olduğu Kâğıthane’de ölümü göze alma pahasına ve üstün çabalar göstererek bu yoksul kenar mahallesinde bir İmam-Hatip Lisesi açmayı başarmışlardı. Okulun kurucusu Mustafa Sevim ve yanındaki fedakâr gençlerden Salih Kara, Gürsel Kabadayı, Münir Kaya bu cesaretlerinin bedelini peş peşe komünistler tarafından şehit edilerek ödemişti.[1]
Ortaokul yıllarında devam eden İslami çalışmalara lise yıllarında Şişli/Kağıthane İmam Hatip Lisesi’nde de devam eden Tekiner, bundan sonra “Muhammed Taha” adıyla anılmaya başlandı. Öğrenci arkadaşları arasında yaptığı çalışmalar ile öne çıkan bir şahsiyet oldu. Onun genç yaştaki gayretli çalışması, öğretmenlerinin de dikkatini çekti. Bir ara yaptığı İslami çalışmalar nedeniyle henüz çocuk yaşta (14 yaşında) hapse atıldı.
Yakın bir arkadaşı onun kişiliğini şöyle anlatır: “Yumuşak huyu, güleç yüzü, insanlarla kolay iletişim kurabilen bir fıtrata sahip olması ile diğer arkadaşlarından farklıydı.
İslâm’a hakaret, Müslümanlara yapılan saldırı, mazlumlara yapılan zulümlere ise asla razı olmazdı. Böylesi durumlarda kaplan öfkesinde bir Tekiner gelirdi.
Elimize geçen her kitabı soluksuz okuyup üstüne kritiğini yapardık. İslâmî eserler her zaman başı çekse de tarih, siyaset, felsefe, edebiyat, özellikle şiir ilgi alanımızdaydı. Tekiner’in hayallerinde hep Filistin, rüyalarında sürekli Afgan dağları vardı. En sevdiği muhabbetler bunlar üzerineydi.”
Kalbindeki Allah’ın dinini insanlara ulaştırma derdi ve imanının verdiği coşku ile Müslümanların İslami çalışmalarını yetersiz görüyor, daha fazla gayretli olunmasını söylüyordu.
Onun cihad ve şehadet tutkusu ise bir başkaydı. Müslümanların içine düştüğü halin sebeplerinden biri olarak Hz. Ebubekir’in şu sözünü tekrar edip duruyordu: “Cihadı terk eden hiçbir millet yoktur ki, Allah onların üzerine zilleti yazmasın.”
Kendisinin tuttuğu not defterine şu sözleri yazmıştı: “Müslümanların uzun zamandan beri, unutup, hatta ilmihal kitaplarından bile çıkardıkları İslam’ın en mühim farzlarındandır, cihad…
Bizim cihadımız iki yönlüdür: Biri düşmana, diğeri nefse karşı. Silahımızın en keskin yönü ise, nefsimize dönük olmalıdır. Nefsini yenemeyen, onu terbiye edemeyen, dış düşmana karşı zafer elde edemez.”
1983’te Şişli İmam Hatip Lisesi’nden mezun olan Tekiner Tayfur, aynı yıl İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi’ni kazanır. Fakülteye birkaç ay devam eder, eğitimini yarıda bırakarak 1984 yılında gönlündeki cihad sesine kulak vererek, bu ameli gerçekleştirmek üzere Pakistan’a gider. Burada İslam Üniversitesi Arap Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne kayıt olarak, eğitimden geri kalmaz.
Arkadaşı Necdet Meşe Pakistan’a gideceği sırada aralarında geçen şöyle bir hatırayı aktarır:
Pakistan’a gitme planlarını birlikte yapmıştık, lakin bir sebepten ben son anda vazgeçmiştim. Bana dedi ki: “Madem benimle gelmiyorsun, burada kardeşlerime sahip çık. Onların İslâm’ı öğrenmesine yardımcı ol, ahlaki durumlarını takip et. Onları kötü alışkanlıklardan koru. Sen bunu yapabilirsin, biliyorum.” Öylece karşısında kala kalmıştım. Sadece “Ben bunu nasıl yapabilirim Tekin, hem kardeşlerin küçük (Kadir sanırım 11, Zafer 6 yaşında idi) onlarla anlaşamam, hem de İzmir’de üniversiteye başlayacağım, burada olmayacağım” dediysem de o meşhur sözünü söyleyip bitirdi: “Bırak bu işleri, sırtında vebaldir istersen yaparsın!”
Onun Pakistan hayatı hakkında da şöyle anlatıyor: “Tekiner Tayfur üniversitede okurken İslami ilimleri hem öğrenir hem de hayatına tatbik ederdi. Fakir öğrencilerle de ilgilenir, örnek bir ağabeylik yapardı. Hocaları tarafından takdir edilirdi. Afgan cihadına sürekli destek olur, dünyadaki gelişmelerden haberdardı. Örnek bir şahsiyetti, iyi bir Müslümandı.
İslamabad’tan Lahor’a giderdi. Lahor’da Türkistan’dan gelen talebelere Kur’an dersi verirdi. Şu an Pakistan’da, Türkistan’da, Çin’de, Tekiner’in rahle-i tedrisinden geçen birçok kardeşimiz var.”
İslamabad’tan Lahor’a giderdi. Lahor’da Türkistan’dan gelen talebelere Kur’an dersi verirdi. Şu an Pakistan’da, Türkistan’da, Çin’de, Tekiner’in rahle-i tedrisinden geçen birçok kardeşlerimiz vardır.”
Eğitiminin yanında Ruslara karşı mücadele veren Afgan mücahidlerinin safına katılırdı. O şöyle diyordu: “…Ya Rabbi, mübarek şehitlerin yolundan benimde yürümemi nasip et…”
İmanlı bir avuç Müslüman, çok sınırlı imkanlarla, dönemin süper gücü Rusya’ya karşı çetin bir mücadele veriyordu. Bu da desteklenmesi gereken bir durumdu ancak dünya Müslümanlarının Afgan cihadına destek vermedeki eksiklerinden dolayı derin üzüntü duyuyordu.
Daha önce aldığı gazilik ünvanına 1986 yılında tekrar erişti. İkinci kez gazi oldu. Bu, onun şehadet arzusunu daha da biledi.
Şu sözlerinin sahibinin dediği gibi, “Biz aşk ehliyiz, akıl ehli değil. Akıl ehli, hayatta kalmanın bin bir yolunu hesap ederken; aşk ehli, şehadet için bir yol bulma sevdasındadır. Sırf akıl ehli olanlar, davaları için sadece tedbir peşinde koşarlar. Aşk ehli olanlar ise, davaları için önce kendilerini fedâ etmeyi göze alırlar.”
En büyük arzusu şehadete ulaşmak için devamlı şöyle dua ediyordu: “Ya Rabbi kanımı, günahlarım için temizleyici kıl.”
Arkadaşlarının Dilinden Tekiner Tayfur
Onun yolculuğuna tanıklık etmiş yakın dostlarından ve Pakistan’da beraber okudukları Metin Ünlü hakkında şöyle diyor:
“Tekiner sadece Sanayi Mahallesi’nin kaybı değil, ümmetin kaybıdır. Kendisi İslâm davasının sembol isimlerinden biridir; ortaya koyduğu mücadele ve adanmışlık, her dönem bize yol gösterici olmuştur. Bizler meselelere bakarken Tekiner gibi olmalıyız. Ona göre hayat, iman ve cihaddı.”
Onunla geçen bir anısını şöyle anlatır:
“Soğuk bir Aralık akşamıydı hatırlarsın muhakkak. Dışarı çıkmamız gerekiyordu ve benim üzerime alacak bir şeyim yoktu. Bir mont getirmiştin. Yeşil renkli hiç unutmam. Kendi ellerinle giydirmiştin üzerime. Dışarı çıktığımızda bakışlarını bana giydirdiğin monttan hiç ayırmaman ve adeta başka hiçbir şeye bakmaman dikkatimi çekmişti. Açıkçası biraz rahatsız olmuştum bu tavırdan. “Bu üzerindeki mont kimin biliyor musun?” diye sormuştun. Ben de merakla “Hayır. Kimin acaba?” diye sorunca gözlerin dolarak “Şehit Bilal’in” demiştin… O mont üzerimde değil ve üşüyorum şu an…”
Yakın arkadaşı Hüseyin Akın ise şöyle diyor:
“Tekiner Tayfur hem sınıf hem de mahalle arkadaşımdı. Şişli İmam Hatip Lisesi’nde sobanın etrafında oluşan sohbet halkasının en heyecanlı ve ateşli kişisiydi. Biz dünyamızı genişletecek hayallerden bahsederken, o dünyanın pabucunu ahirete fırlatacak rüyalar anlatıyordu. İçerisinde mazlum milletlerin olmadığı çok az rüyası vardı. En çok da Filistin, Afganistan, Eritre ve Moro süslerdi rüyalarını. Tabi rüyalarında Türkiye’yi de unutmazdı.
Allah onu yeryüzünde dökülen mustazaf kanlarının şahidi olarak genç yaşta aramızdan aldı.
Tekiner lise yıllarında dünyanın acılar atlasında gezinir. Nerede Müslüman bir yürek varsa, onun kalp çarpıntısını hisseder ve yanında olmak isterdi. Nerede gözyaşı ve zulüm varsa ondan kendini sorumlu hisseden bir hissiyata sahipti. Günlerce bir şeyler yapmanın gereği ve pratiği üzerinde kafa yorar, insanları harekete geçirirdi.”
Onunla geçen bir anısını şöyle anlatır:
“Haydi turlayalım biraz” dedi Tekiner Tayfur. Ayaklarımız bizi Gültepe-Harmantepe yol ayrımına kadar götürdü. Tekiner, dikkatle karşı caddede yazan “Soroptimisitler Kulübü” tabelaya baktı. Ne anlama geldiğini birbirimize sorduk, fakat bilen olmadı. “Yerinde öğrenelim en iyisi” dedi Tekiner. Hep birlikte kulübün ziline bastık. Gürsel Mahallesi kriterlerine hiç uymayan bir kadın açtı kapıyı. Ne istediğimizi, kimi aradığımızı falan sordu.
Tekiner “Soroptimist ne demek merak ettik, bu kelimenin peşine düştük.” dedi. Bir sürü şey anlattı kadın. İlk olarak Amerika’da kurulduğunu, iyi ve iyilik üzere birleşen kadınların birlikteliği anlamına geldiğini söyledi. Hülya Koçyiğit gibi ünlülerin de kendilerine katkı sağladığını övgüyle anlattı.
Tekiner, İslâm’ın kadına bakışını beş dakika özetledi. Dönüş yolunda söylediği şu cümle günün özeti gibiydi: “Hep aynı yerden vuruyorlar bize. Kadın konusunda suçluluk kompleksine kapılmamızı istiyorlar. İşlemediğimiz bir suçun faili gibi hissedip bütün sorumluluğu savunduğumuz inanç sistemine yüklemek istiyorlar.” (16 Ağustos 1987 Cumartesi)[2]
Necdet Meşe “Bir ideal uğruna” adlı bir yazı ile onu şöyle anlatır:
“Sen içi içine sığmayan taşralı çocuk! Hayatına bir gecekondu mahallesinde Tekiner olarak başladığında seni tanıdım. Yoksulluklar ve yoksunluklar çizerdi hayatımızı. Ne hayal kurmak mümkündü o zamanlar, ne gelecek planları. Zira bizler şehrin yabancıları, şehrin garipleriydik!
İstanbul gibi, neyi istersen ulaşabilme ihtimali olan bir şehirde yaşamak bile dindiremedi heyecanını. İslam’ı kavramak, onu tevhidi bir dünya görüşü olarak asrın idrakine söyletmek tek coşkun, tek idealin olmuştu.
Sen, her gencin hayali olan üniversite kapılarına dayandığın zaman, gerçek hayalinin bu olmadığını anlayan çocuk! Bir ideal uğruna, üniversiteyi terk edip ülkeler aşırı gitmeyi göze aldığında tek hedefin vardı: İslam’ı kaynağından öğrenmek.
İlim öğrenmek coşkusuyla Pakistan’a vardığında ise komşu ülke Afganistan’ın Ruslar tarafından işgaline seyirci kalamazdın. Nitekim öyle de oldu ve yıllarca Afgan cihadına katıldın. İslam’ı öğrenmek için gösterdiğin azim ve kafire karşı savaşmak için ortaya koyduğun celadet, mükemmel şahsiyetinin bir yansımasıydı.
Sen her zaman Müslümanların derdiyle yaralı çocuk! Bu sızıyla kıvranırken, dünyanın dört bir yanından kaç Müslümanla tanıştın… Ve her birinin kederli hikayesi ile kaç gece yüreğini dağladın, yastığına göz yaşları damlattın! Bilirim, o yüreğe dünyalar sığdırdığını!
Bir savaşçıydı kalbin ve sıran geldiğinde gereğini yerine getirdin!
Sen soğuk bir kış mevsiminde şehitler kervanına katılan çocuk! Sen gittiğinden beri hep ruhumuz üşümekte; geçmişimizle yüzleşmekten korkarak bir türlü bakamıyoruz aynalara! Bize bıraktığın “dava”nın ağırlığı altında eziliyoruz, her gün hayat bizi bir yanımızdan eksiltiyor!
Sen yolunda can verdiğin bir ideal uğruna unutulmayacaksın, ancak bu gidişle bizi sıramız geldiğinde bir tanıyan bile çıkmayacak!”
Şehadeti
O, şehadet gibi bir kutsal yükü omzuna yüklemiş, yüce bir davanın yolunda canını ortaya koymuştu. Ölümü şehadet ile karşılama yolunu tercih etmişti.
“Rabbim bu canı senin yolunda şehit olmaya adadım”, sözü her şehadet sevdalısı kimsenin ortak cümleleridir. Doğal olarak Tekiner Tayfur da bu arzudaydı. 10 Ocak 1988′de Host kuşatmasında yanına düşen bir bomba neticesinde bu arzusuna kavuşarak şehit oldu.
Afganlı dostu Fazlulhadi Vezin’in ifadesiyle o, “Hilafet diyarının şehidi” idi.
Babası Muzaffer Tayfur, oğlunu ve şehadet haberini bize şöyle anlatıyor:
“Daha çocukluğunda İslâmî kişiliğinin belirtileri vardı. O yıllarda İslâmî çalışmaların içinde idi, daha sonra duydum ki iki gün de nezarette kalmış.
Lise yıllarında not defterine “Bu gece gördüğüm rüyanın bedelini ancak Afgan dağlarında şehit olarak ödeyebilirim” diye yazmıştı.
Annesi bir gün babasına dedi ki: “Tekiner rüyasında görmüş ki Afgan dağlarına tırmanıyor.”
Mustafa Sevim’in şehadeti sırasında Lise 2’de idi. Onun kanlı cübbesini getirmiş eve, ona sarılır ağlarmış. Annesi “Oğlum ne yapıyorsun?” deyince, o da “Anne ben de böyle şehit olacağım.” Annesine, “Anneciğim ben şehid olursam sakın ağlama, şehadet haberim geldiğinde getirene müjdelik ver” derdi.
Şehit haberini annesine verirken, “Hanım bizim çocuğumuz devamlı şehadeti isterdi, sen de biliyorsun. Şimdi sabret ve dua et” dedim.
Kabrini ziyaret etmek için karayolundan Pakistan’a gittim. Yavrumun gittiği yollardan gidip çektiği çileyi görmek istiyordum. Kabrine gittiğim zaman Rabbim kalbime sükûnet verdi, belki dayanamam diye çok dua etmiştim. Yavrumun şehadetinden dolayı asla müteessir olmadım. O, Allah’ın emrine uyarak mazlum Müslüman kardeşlerine yardım etti.”
Cenazesi Peşaver’e getirilerek buradaki Rahman Baba Mezarlığı’na defnedildi. 1993’te kara yoluyla Peşaver’e gelerek oğlunun mezarını yaptırdı ancak geçen zaman içerisinde zaman zaman arkadaşları gelip gitse de mezarı unutuldu. Aradan geçen 28 yılın ardından 2021 yılında Tayfur’un kardeşleri, mezarını bulmak için Pakistan’a geldi. Mezarı bulunup, mezar taşı konularak belirgin hale getirildi.
O gün kardeşi Zafer Tayfur şu açıklamada bulundu: “Onun hangi fedakarlıklarla buraya geldiğini, nelerden vazgeçtiğini anlatmak lazım. Bugün herkesin hayali olan birçok şeye erişebilirdi ancak bunları elinin tersiyle iterek buralara kadar geldi. O, bir davanın adamı. Bu davanın önderlerinden. Bu davayı anlatmak lazım.”
Yararlanılan Kaynaklar
https://hasbahcegazetesi.com/kurani-ahlaki-yasamak-icin-cirpinan-adam-tekiner-tayfur/ (Erişim Tarihi:19.11.2025).
https://hasbahcegazetesi.com/sehadetinin-33-yilinda-tekiner-tayfur-anildi/ (Erişim Tarihi:19.11.2025).
https://hasbahcegazetesi.com/sehadetinin-28-yilinda-sehid-tekiner-tayfur-anildi/ (Erişim Tarihi:19.11.2025).
Necdet Meşe, Afganistan! Şehadet Yurdunun Yolcusu: Tekiner Tayfur, Vuslat Dergisi, Sayı:248 (Şubat 2022).
[1]. Necdet Meşe, Afganistan! Şehadet Yurdunun Yolcusu: Tekiner Tayfur, Vuslat Dergisi, Sayı:248 (Şubat 2022).
[2]. Hüseyin Akın, Bu “günlük” bu kadar, https://www.dunyabizim.com/bu-gunluk-bu-kadar-2










