Alime Öğüt Veren Kadın Rivayeti

Serbest Köşe – Yusuf Yılmaz / 2026 Mayıs / 162. Sayı

Kasım b. Muhammed’den rivayet edildiğine göre; Kasım’ın hanımı vefat etmişti. Bunun üzerine Muhammed b. Ka’b el-Kurazî ona taziye (başsağlığı) dilemek için geldi ve ona şu kıssayı anlattı:

“İsrailoğulları içinde fıkıh bilgisi derin, alim, ibadete düşkün ve müctehid bir adam vardı. Bu zatın bir hanımı vardı; ona çok hayrandı ve onu büyük bir sevgiyle seviyordu. Derken hanımı vefat etti. Adam buna o kadar çok üzüldü ki, sonunda derin bir kedere kapılarak evine kapandı, kapısını kilitledi, insanlardan uzaklaştı ve kimseyi yanına kabul etmez oldu.

Bir kadın, bu adamın durumunu duyunca evine geldi ve kapıdakilere dedi ki:

– ‘Benim ona bir meselem var; dini bir konuda fetva soracağım. Bu meselede onunla yüz yüze konuşmam gerekir; başka türlü olmaz.’

İnsanlar kadının ısrarı üzerine yanından çekildiler. Kadın ise kapısında beklemeye devam etti. Alime haber verdiler: ‘Kapıda bir kadın var, mutlaka seninle görüşmek istiyor, gitmiyor’ dediler. Sonunda adam kadını içeri kabul etti. Kadın dedi ki:

– ‘Ben senden bir fetva istemeye geldim.’

Adam: ‘Buyur, nedir?’ dedi.

Kadın: ‘Ben komşumdan emanet bir takı aldım. Onu bir süre takındım ve kullandım. Sonra sahibi gelip onu benden geri istedi. Onu iade etmem gerekir mi?’ dedi.

Alim: ‘Evet, vallahi gerekir’ cevabını verdi.

Kadın: ‘Fakat o takı bende uzun süre kaldı (ona çok alıştım)’ dedi.

Alim: ‘Onun sende uzun süre kalması, sahibinin onu geri alma hakkını daha çok pekiştirir (iade etmen şarttır)’ dedi.

Bunun üzerine kadın asıl dersi vererek şöyle dedi:

– ‘Allah sana rahmet etsin! Peki, Allah’ın sana emanet olarak verdiği ve sonra senden geri aldığı şeye (hanımına) karşı bu üzüntün niye? O, verdiğini geri alma konusunda senden daha çok hak sahibidir!’

Bu sözler üzerine alim, içinde bulunduğu durumu kavradı, hatasını anladı; Allah’ın izniyle kendine gelip kederinden sıyrıldı ve tekrar insanların arasına döndü.”[1]

Kıssadan Payımıza Düşenler

Kıssa, İsrailoğulları zamanında yaşayan hem alim hem de bildiğiyle amel eden, ibadete düşkün bir zatın başından geçer. Bu zat, hayatındaki en büyük değerlerden biri olan eşini kaybeder. Eşinin vefatı onu öyle bir hüzne boğar ki, adeta dünyadan elini eteğini çeker. Evine hapsolur, insanlardan uzaklaşır, talebelerinin sorularını cevapsız bırakır ve dış dünya ile bağını tamamen koparır.

Bu durum, modern tabirle “geçici bir depresyon” veya “anlık bir travma” halidir. Alim zat, ilmine rağmen insan olmanın verdiği o ağır hüzne yenik düşmüştür. Ancak ilahi takdir, onun bu durumdan çıkması için karşısına hikmet sahibi bir kadını çıkarır.

Bu kıssanın ana teması “emanet bilincidir”. Mümin için eş, çocuk, mal, sağlık ve makam gibi sahip olduğunu zannettiği her şeyin gerçek sahibi Allah’tır. Damarlarımızda akan kandan sinirlerimize varıncaya kadar her şey O’nun iktidarındadır. Bu bağlamda, bir şeyin elimizden çıkması bir “kayıp” değil, bir “iade” meselesidir.

İnsanın imanı zayıfladığında veya bir emanet onda çok uzun süre kaldığında, o şeyi sahiplenmeye başlar. Sanki mülk kendisininmiş gibi hisseder. Emanet geri alındığında feryat etmesinin sebebi budur. Bugün toplumda yaşanan birçok huzursuzluğun, hatta kadın cinayetlerinin temelinde bu “sahiplenme” yanılgısı yatar. Oysa Veda Hutbesinde de belirtildiği üzere eşler birbirine Allah’ın emanetidir.

Peki, kaybettiklerimizin ardından hüzünlenmek günah mıdır? İslam, her şeyde olduğu gibi hüzünde de bir sınır belirlemiştir. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, en yakınlarını kaybettiğinde de davasından ve ibadetinden geri durmamıştır. Hz. Hatice vefat ettiğinde sarsılmış ama hayata küsmemiştir. Oğlu İbrahim kucağında can çekişirken şu muazzam ölçüyü koymuştur: “Göz yaşarır, kalp hüzünlenir ama bu dudaklardan Allah’ın hoşnut olmayacağı hiçbir söz çıkmaz.”

İnsan üç gün yas tutabilir, ancak dördüncü gün tekrar mescidine, çarşısına, davasına dönmelidir. Hüzün, bizi Allah’a hizmetten alıkoymamalıdır.

Kıssadan çıkarılacak bir diğer ders ise, ne kadar ilim sahibi veya takva ehli olunursa olunsun, insanın ayağının kayabileceği gerçeğidir. “Her kılıcın bir körlüğü, her iyi atın bir tökezlemesi vardır.” Bazen bir alim, başkasının derdini çözerken kendi derdinde boğulabilir.

Özellikle yukarıda rivayet edilen kıssada bayan bu erdemli tavrı çok güzel bir şekilde göstermektedir. Onun sahip olduğu ilme ve ilmi şahsiyetine saldırmadan, büyük bir edeple yaklaşmıştır kendisine.

Bu kıssa, aynı zamanda Müslüman kadının zekasını ve ferasetini de gözler önüne serer. Hikmet sahibi bir kadının kalbi merhametle dolu olduğu kadar, aklı da derindir. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, ilk vahiyle sarsıldığında Ebubekir’e değil, Hz. Hatice’ye koşmuş ve onun ferasetine güvenmiştir. Hudeybiye’de ashabın itaatsizlik krizi yaşandığı o zor anda, çözüm Ümmü Seleme annemizin hikmetli tavsiyesiyle gelmiştir.

Hz. Ömer gibi azametli bir halife, bir kadının ayetle yaptığı uyarı karşısında minberden inip “Kadın isabet etti, Ömer hata etti” diyebilecek kadar hakka teslim olmuştur. Dolayısıyla, haktan gelen söz kimden gelirse gelsin -ister bir kadın ister bir kuş olsun- ona tabi olmak bir fazilettir.

Bu bağlamda erkekler, özellikle anne-kız kardeş-eş vb. kişilerden gelecek olan nasihatlere karşı duyarlı olmalı ve bir hanımefendiden gelen hakikate bayandan geldiği için sağır ve kör olmamalıdır. Hem kıssamızda hem Efendimizden hem de Ömer radıyallahu anhudan nakledilenlerde olayın kahramanları olan erkekler, bayanlardan gelen teklif ve nasihatlere karşı olgun bir ahlak ile yaklaşıp önce dinlemişler ve sonra da onların fikirlerine uymuşlar.

Son olarak da kıssalar sadece çocuklar için değil, yetişkinlerin terbiyesi için de büyük bir araçtır. Allah; iffeti Yusuf’la, sabrı Eyyub’la, sebatı İbrahim’le ve nankörlüğün sonunu bahçe sahipleriyle bize öğretmiştir. Özellikle Kur’an ve Sünnette nakledilen bu kıssaları yüreğimizi açarak okumalı ve hayatımıza yön verecek dersleri çıkarıp sahada uygulamalıyız.


[1]. İmam Malik, Muvatta; Kitabu’l Cenaiz