Âdâb-I Muâşeret – Yakup Akpınar / 2026 Mayıs / 162. Sayı
Cenazede Ölümü Unutmak
Bazen insan bir cümle duyar; bu cümle onu alır uzaklara götürür, düşündürür ve sonunda bedeninin ulaşamadığı yerleri ziyaret ettirip geri getirir. İşte bugün üzerinde duracağımız cümle de budur: Cenazede ölümü unutmak.
Müslümanlar olarak ibadetlerimizi dışarıdan yerine getiriyor gibi görünsek de içten içe sekülerleşen dünyanın peşine takılmış gidiyoruz. Elimizde teknolojik aletler, dilimizde faydasız cümleler ve aklımızda bitmek bilmeyen dünya projeleriyle, freni patlamış bir kamyon gibi hızla yol alıyoruz.
Ölümü normal hayatımızda unutmak bir yana, artık cenazelerimizde bile hatırlamaz hâle geldik. “Ölüm” kelimesi, hayatımızda dört harften ibaret kuru bir kavram olarak kaldı. En sevdiklerimizi kaybetmek bile bizi kendimize getirmedi. Kabir başında manasız fotoğraflar çektik, cenazede ağlayıp eve gülerek döndük. Kabristandan çıkıp alışveriş merkezine gittik. “Ölüm var.” dedik ama hiçbir zaman hazırlanmadık.
“De ki: Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, mutlaka sizi bulacaktır.” (Cuma, 8)
Ölümden kaçmak mı? Evet. Ölümü düşünmemek, kabirlerin yanından geçerken kafamızı çevirmek, yalnız başımıza oturup hesap gününü tefekkür etmemek ve ölüm kelimesine tahammül edememek, ölümden kaçmanın açık göstergeleridir.
Ardımızda, bir gölge gibi bizi takip eden bir ecel vardır. Biz, birilerinin yanına gideceğimiz meşguliyet vakitlerini beklerken ecel de bizim yanımıza geleceği o dehşetli vakti beklemektedir.
Oysa dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Buna rağmen biz, rutin alışkanlıklarla yaşamaya devam ediyoruz. Öyle bir sabahın doğacağı günden söz ediyoruz ki o gün, tüm sıradanlaşmış alışkanlıklarımızı son kez yapacağız. Bin bir hayalle döşediğimiz evimizden bir daha geri dönmemek üzere ayrılacağız. Temizleyip bakmaya doyamadığımız aracımıza son kez bineceğiz. Boğazımızdan geçen lokmaların tadını son kez hissedeceğiz. Sevdiklerimize son kez selam verecek, son kez sarılacağız. Yaptığımız ve yapacağımız bütün işlerin sonuna gelmiş olacağız. Dünya serüveninin son saatleri olduğunu bilmeden birkaç saat daha yaşamaya devam edeceğiz.
Maalesef günümüzde cenaze ve taziye meclisleri, Müslümanın kalbine ölümü hatırlatan en büyük ibret duraklarından biri olması gerekirken, birçok insan cenaze ortamında nasıl davranılması gerektiğini dahi unutmuş durumdadır. Oysa bu meclislerin de bir adabı vardır. Müslüman, cenaze ve taziye ortamlarında şu hususlara dikkat etmelidir:
Evvela taziye meclisleri, dünya sohbetlerinin yapıldığı yerler değildir. Taziyeye girerken kapıdan içeri adım atmadan önce bütün dünyevî yorgunluklarımızı, sohbetlerimizi ve problemlerimizi kapıda bırakmalıyız. İçeriye vakarlı ve mahzun bir şekilde girmeliyiz. Yüksek sesle konuşmamalı, laubali davranışlardan uzak durmalı ve dilimizi muhafaza etmeliyiz.
Taziye sahiplerinin gönlüne ağır gelebilecek “Demek ki vakti gelmiş.” veya “Böylesi daha hayırlı oldu.” gibi yarayı derinleştiren sözlerden kaçınmalıyız. Cenaze ve taziye yerleri fotoğraf çekme alanları değildir. Cenaze sahiplerine gereksiz sorular sorarak onları yormamalı, elimizden geldiğince yük olmamaya çalışmalıyız.
Cenazeye katılan kişi temiz ve sade bir kıyafet tercih etmelidir. Cenazeye katılan kimse kendi ölümünü düşünerek ibret almaya çalışmalıdır. Taziye meclisleri ibret ve muhasebe için bir fırsat olarak görülmelidir. Cenazede vefat eden kişi için istiğfar etmek ihmal edilmemelidir. Taziye ziyaretinden kısa bir dua ile ayrılmak güzel bir davranıştır. Taziyede aşırı meraklı tavırlardan sakınılmalıdır. Cenaze ortamında başkalarının kusurları konuşulmamalıdır.
Taziye, bizzat gidilerek yapılabileceği gibi bu mümkün olmadığı takdirde telefon gibi diğer haberleşme vasıtalarıyla da gerçekleştirilebilir. Şayet üç günlük taziye süresi içinde taziye sunulmuşsa, daha sonra tekrar taziye verilmesi mekruh görülmüştür.
Son olarak, Avf bin Mâlik, Peygamber Efendimizin cenazelere katıldığını ve onlar için dua ettiğini bildiren bir rivayetinde şöyle demiştir:
“Fahr-i Kâinât Efendimiz bir cenaze namazı kıldırmıştı. O esnada Allah Rasûlünün şöyle dua ettiğini duydum ve ezberledim:
“Allah’ım! Onu bağışla, ona rahmet et, onu azap ve sıkıntılardan koru. Kusurlarını affet. Cennetten nasibini ihsan et. Gireceği yeri (kabrini) genişlet. Onu su ile, karla ve buzla yıka(nmış gibi tertemiz eyle). Beyaz elbiseyi kirden temizler gibi onu günahlarından arındır. Ona kendi evinden daha güzel bir ev, ailesinden daha hayırlı bir aile ve eşinden daha hayırlı bir eş ver. Onu cennete koy ve kabir ile cehennem azabından koru.”
Bu güzel duayı duyunca içimden, “Keşke ölen ben olsaydım.” diye geçirdim.”[1]
Rasûlullah sallallallahu aleyhi ve sellem cenâze namazı kılmanın ve onu mezara kadar uğurlamanın sevabını şöyle bildirmiştir:
“Kim, sevabına inanarak, karşılığını sâdece Allah’tan bekleyerek bir Müslüman cenazesi ile gider ve namazı kılınıp gömülünceye kadar beklerse her biri Uhud dağı kadar olan iki kırat sevapla döner. Kim de cenaze namazını kılar, defnolunmadan önce ayrılırsa bir kırat[2] sevapla döner.”[3]
[1]. Müslim, Cenâiz, 85
[2]. Kırat: Bir ağırlık ölçüsüdür.
[3]. Buhârî, İmân 35










