Kavramlar – Mahmut Varhan / 2026 Mayıs / 162. Sayı
“Siz eğer yasaklanan büyük günahlardan sakınırsanız, biz sizin küçük günahlarınızı örteriz. Ve sizi, saygı ve ikram göreceğiniz şerefli bir mevkiye çıkarır ve ikramı bol bir yere yerleştiririz.”
Alemleri yoktan var eden ve var ettiği kullarına sayısız nimetler bahşeden Allah Teâlâ’ya hamd ederiz. Eşref-i Mahlukat ve peygamberlerin seyyidi olan Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem’e, onun pâk âline, tertemiz ashabına ve kıyamete kadar onlara tabi olan mü’minlere salat ve selam olsun.
İmdi; Birkaç makale halinde ma’siyet konusunu ele alacağız. Ma’siyetin tarif ve mahiyetini, ma’siyetin kısımlarını, ma’siyet/günah işlemeye sevk eden sebepleri, günahların vahim sonuçlarını, günah işlemekten alıkoyan hususları ve günahlardan sakınan takva sahiplerinin mazhar oldukları mükafat ve müjdeleri ele almaya çalışacağız.
Ahir zamanda yaşayan Müslümanlar olarak bu konu üzerinde durmaya şiddetle ihtiyaç bulunmaktadır. Zira en büyük günah olan şirk ve küfür başta olmak üzere ma’siyetin bütün çeşitleri adeta dünyayı istila etmiş ve insanların işledikleri yüzünden kara parçaları ve denizler fesatla dolup taşmıştır. İnsanlığın bundan önceki tarihlerinde adını dahi duymadıkları ve lügat kitaplarında yer vermedikleri çok çeşitli ma’siyet türleri zuhur etmiştir. Daha önceki kavimlerin helak olma sebepleri olarak Kur’an-ı Kerim’de zikredilen bütün günahlar, günümüzde hemen hemen bütün toplumlarda göze çarpacak şekilde aleni olarak işlenmektedir.[1] Helak olmuş o toplumların tasavvur dahi edemeyecekleri nice günah çeşitleri listeye eklenmiş ve eklenmeye de devam etmektedir. Allah azze ve celle insanlık alemini, insî ve cinnî iblislerin tasallutundan ve nefislerinin şerrinden koruyarak hidayetini lütfeylesin! Bizleri, zürriyetlerimizi ve bütün İslam alemini gizli ve açık her türlü fitneden muhafaza buyursun!
1) Ma’siyetin Tanımı ve Çerçevesi
Allah azze ve celle, başta insanlar ve cinler olmak üzere bütün mahlukatı ancak kendisine kulluk etsinler diye yaratmıştır. Nitekim şöyle buyurmaktadır: “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. Ben onlardan rızık istemiyorum. Beni doyurmalarını da istemiyorum. Şüphesiz rızık veren, güç ve kuvvet sahibi olan ancak Allah’tır. Muhakkak ki bu zulmedenlerin de geçmişteki benzerlerinin payı gibi (azaptan) bir payları vardır! O halde acele etmesinler! Başlarına gelecek (acı) günlerinden dolayı vay o kâfirlerin haline!”[2]Dikkat edilirse Allah azze ve celle insanların ve cinlerin biricik vazifelerinin ubudiyet olduğunu beyan ettikten hemen sonra onlardan bir rızık talebinde bulunmadığını, rızık verenin yalnız kendisi olduğunu vurgulamaktadır. Kulların, alemlerin Rabbine herhangi bir rızık sunamayacakları malum olduğuna göre burada kastedilen temel amacın, kulların asıl vazifelerinin, kulluk vazifelerini ihlal edecek şekilde rızıklarını tedarik etmekle meşgul olmak olmadığı vurgulamaktır. Nitekim bu anlamda seleften salih bir zat, “Allah bize rızık konusunda kefil oldu, bizden ise ibadet etmemizi istedi. Biz ise, bizim için kefil olunan rızık ile meşgul olup, bizden istenen kulluk vazifemizi terk ettik” diyerek gayet yerinde güzel bir tespitte bulunmuştur. Bu ayet-i kerimenin sonunda başta küfür olmak üzere günahkar zalimlere ve onların akıbetine dikkat çekilmesi de göstermektedir ki, insanoğlu dünya hayatına aldanıp ahireti unuttuğu zaman çeşitli ma’siyetlere dalmakta ve kendi eliyle kendisi için vahim bir akıbet hazırlamaktadır.
Bu vb. pek çok nasların açık bir şekilde ifade ettiği kulluk vazifesinin iki temel esası bulunmaktadır. Bunlardan birincisi “Emirlere imtisal” diğeri de “Yasaklardan ictinab” etmektir. Nitekim İmam Şâfiî “Bir kimseyi suyun üzerinde yürürken veya havada uçarken görseniz, hali Kitap ve Sünnet’e uymuyorsa ona değer vermeyin” diyerek bu hususa dikkat çekmiştir. Zira kitap ve sünnetin hayatımız için ortaya koymuş olduğu hükümlerin özeti, yerine getirilmesi gereken emirler ve sakınılması gereken yasaklardır. Dolayısıyla asıl keramet, emirleri yerine getirmek ve yasaklardan sakınmak anlamındaki istikamettir.
Özetle yapmış olduğumuz bu açıklama, ma’siyetin tanım ve çerçevesini de ortaya koymaktadır. Buna göre ma’siyet; emirleri/farzları ihlal etmek ve yasakları çiğnemektir. Bu çerçeve, tevhid/iman esasları başta olmak üzere Allah azze ve celle’nin farz kılmış olduğu bütün hususlar girmektedir. Bunlardan herhangi birinin ihlal edilmesi ma’siyettir. Bu konudaki ma’siyetin büyüklüğü, ihlal edilen farzın dindeki derecesine ve önemine göredir. Tevhidi ihlal etmek, şirk ve küfür olup en büyük ma’siyettir. İslam’ın temel esasları olan namaz, oruç, zekât, hac, emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker ve Allah yolunda cihadı ihlal etmek büyük günahların başında gelmektedir. Aynı şekilde bu çerçevenin içine başta şirk, küfür, nifak ve zulüm olmak üzere Allah azze ve celle’nin yasakladığı bütün günahları işlemek girmektedir.
Emirleri terk etmenin günahı, yasakları çiğnemenin günahından daha büyük ve daha tehlikelidir. Nitekim Allah azze ve celle daha başlangıçta kulları emre imtisal ve yasaktan sakınmakla imtihan etmiştir. Bütün meleklere, daha yeni yarattığı ve halife kıldığı Âdem aleyhisselam’a secde etmelerini emretmiştir. İşte iblis bu ilahî emri çiğnediği ve çiğnemekte direttiği için rahmetten kovulmuştur. Allah’ın ikramına mazhar olan Âdem ve eşi cennete yerleştirilerek, belirli bir ağacın meyvesinden yemeleri yasaklanmıştır. Âdem aleyhisselam, lanetli iblisin vesveselerine kapılarak bu yasağı çiğnemiş ve yasaklı ağaçtan eşi ile yemişlerdir. Fakat günah işlediklerinin farkına vararak tevbe etmiş ve Allah’a sığınmışlardır. Böylece günahlarının neticesi olarak cennetten çıkarılıp imtihan yurtları olan dünyaya indirilmiş olsalar da günahları affedilmiştir. Bazı alimler bu olaydan şu sonucu çıkarmışlardır: Kulluk vazifesinde asıl olan emirleri yerine getirmektir. Emirleri ihlal etmek ve bu hususta diretmek iblisin yoludur. Günahlardan sakınmanın en büyük hikmetlerinden biri de emirleri kolaylıkla yerine getirebilmektir.
Emirler ve yasakların her biri, kendisinden sadır oldukları mahal yönünden ikiye ayrılmaktadırlar. Zira emirlerin bir kısmı iman, tevekkül, muhabbet, recâ ve haşyet gibi kalp amelleri olup; diğer kısmı ise namaz, oruç, zekât, hac ve cihad gibi azalarla yerine getirilen amellerdir. Kalp amellerini ihlal etmek, azalarla yerine getirilen amelleri ihlal etmekten daha büyük günah ve sonuçları bakımından daha tehlikelidir. Aynı şekilde yasakların da bir kısmı küfür, şirk, nifak, ucub, haset ve kibir gibi kalp amelleri olup; diğer bir kısmı da zulmetmek, faiz yemek, içki içmek, kumar oynamak ve zina etmek gibi azalarla yapılan amellerdir. Kalp amelleri olan günahlar, azalarla işlenen günahların temeli olup sonuçları bakımından çok daha vahimdirler. Allah azze ve celle bütün bu günah çeşitlerinden bizleri muhafaza buyursun!
Diğer taraftan emir ve yasaklar, taalluk ettikleri ve onlara riayet edilmesini talep eden cihet itibarıyla da iki kısma ayrılmaktadırlar. Zira emirlere imtisal etmek ve yasaklardan sakınmak ya Allah’ın hakkı olarak gereklidir ki, bu itibarla bunlara “Hukûkullah/Allah’ın Hakları” denilmektedir. Veya kulların haklarına riayet etmek için gereklidir ki, bu itibarla bunlara “Hukûku’l-ibad/Kul Hakları” denilmektedir. Bütün kul haklarında, bu hakların yerine getirilmesini emreden Allah azze ve celle olduğu için O’nun hakkı da söz konusudur. Ancak bu hakların yerine getirilmesini talep eden ve vazgeçmeleri halinde hakkın sakıt olacağı kimseler kullar oldukları için bunlara kul hakları denilmiştir. Diğer taraftan Allah azze ve celle kulların haklarının yerine getirilmesini, kendi haklarının yerine getirilmesine öncelemiştir.
İnsan, çok yönlü bir varlıktır. Kendisine yerleştirilen ilâhî nefha açısından melekûtî bir yapısı olmakla birlikte, imtihan için kendisine musallat kılınan nefsani duyguları açısından şeytani bir yönü de vardır. Diğer taraftan yeryüzünden alınmış topraktan yaratılmış olması açısından hayvani bir yönü olup, kendisini savunmak için donatılmış olduğu bir vahşilik tarafı da bulunmaktadır. Yani insanın bir taraftan meleklere benzeyen yönü olduğu gibi diğer taraftan şeytana çeken yönü de vardır. Aynı şekilde hayvanların genel özelliklerini taşıdığı gibi vahşi hayvanların saldırganlıklarına da sahiptir. İşte insanın işlemiş olduğu tüm günahlar da bu yönlerinin ilahi murakabe altında, Kur’an ve sünnete uygun bir şekilde terbiye edilmemiş olmasından kaynaklanmaktadır. İbni Kayyım el-Cevziyye insanın bu yönlerine ve bu yönlerinden kaynaklanan günahlara değinerek şöyle demektedir:
“Bu günahların tümü şu dört kısma ayrılır: Melekiyet yönünün terbiye edilmemesinden kaynaklanan günahlar, şeytanî günahlar, vahşi (yırtıcı) hayvanlara çekmekten kaynaklanan günahlar ve hayvanî güdülerle işlenen günahlar. Günahların hiçbiri bu dört kısmın dışında değildir.
1) Melekiyet yönünün terbiye edilmemesinden kaynaklanan günahlar: Kişinin sadece Rabbe ait olan ve kendisinin sahip olmasına izin verilmeyen büyüklenme, kibirlenme, ceberût, kahredip hâkim olmak, yücelik ve insanları kul edinerek zelil yapmak gibi Rab Teâlâ’nın sıfatlarına göre hareket ederek yaptığı günahlardır. Bu kısma Allah’a şirk koşmak da girer ki, şirk iki çeşittir: Birisi; Allah’a isim ve sıfatlarında ortak koşmak ve O’nunla birlikte başka ilâhlar edinmektir. İkincisi ise; O’nunla muamelede ortak edinmektir ki, bu İkincisi cehenneme girmeye sebep olmayabilir. Fakat başkasını Allah’a ortak edinerek yaptığı ameli boşa gider. Birincisi günah türlerinin en büyüğüdür. Aynı şekilde bu kısma yaratması ve emirleri (şeriatı) hususunda Allah Teâlâ hakkında bilgisizce bir şeyler söylemek de girer. Bu günahların sahibi, Rububiyeti ve hükümdarlığı hususunda Allah’la mücadeleye girişerek, O’na ortak edinmiştir. Bu ise günahların en büyüğüdür ve bunun olması durumunda hiçbir amel kâr etmez.
2) Şeytanî Günahlar: Şeytanî günahlar ise; hased, düşmanlık, aldatma, hilekârlık, kandırma, tuzak kurma, kin, Allah’a isyanı iyi gösterip emretmek, O’na itaatten nehyedip onu çirkin göstermek, dinde yeni şeyler/bidatler türetmek, bid’at ve sapıklığa çağırmak gibi hususlarda şeytana benzemektir. Bu kısım, günahlar arasında zarar ve kötülüğü yönünden birinci türe en yakın olanıdır. Ama zarar ve kötülüğü birinciden daha azdır.
3) Vahşi (yırtıcı) hayvanlara çekmekten kaynaklanan günahlar ise; düşmanlık, gazap/kızgınlık, kan dökme, aciz ve zayıfların üzerine çökmek/saldırganlık gibi günahlardır. İnsan türüne karşı çeşit çeşit eziyetler, zulüm ve işkence cesareti bu tür günah ruhundan neş’et etmektedir.
4) Hayvanî güdülerle işlenen günahlar; oburluk, mide ve tenasül uzvunun arzusunu haram yollardan tatmin etme şehveti gibi duygulardan kaynaklanan günahlardır. Zina, hırsızlık, yetim malı yeme, cimrilik, bencillik, korkaklık ve tamahkarlık gibi şeyler bundan doğar. Birinci ve üçüncü kısımdaki günahları işlemekten aciz olduklarından dolayı insanların çoğu bu dördüncü kısımdaki günahları işlerler. Diğer kısımlardaki günahlara da bu kapıdan girerler. Bu kısımdaki günahlar, adeta insanları bağlarından tutup diğer kısımlardaki günahlara götürür. Böylece buradan üçüncü kısımdaki günahlara, sonra şeytanî günahlara girerler. Sonra Rububiyetinde Allah ile mücadeleye girişir ve vahdaniyetinde O’na şirk koşarlar. Bu hususu iyice düşünen kişi, günahların şirk, küfür ve rububiyetinde Allah’la çekişmenin bir koridoru olduğunu görür.[3]
Devam Edecek….
[1]. Tabii ki burada İslam’ın hâkim olduğu Afganistan İslam İmareti vb. yerler istisna edilmektedir.
[2]. Zariyat, 56-60.
[3]. İbn-i Kayyim el-Cevziyye, ed-Dâu ve’d-Devâ: 287-289.










