Kapak Dosya – Hakan Sarıküçük / 2025 Aralık / 157. Sayı
Rabbimiz Allah azze ve celle yeryüzünde işlenen en ufak bir haksızlıktan dahi razı değildir. Çünkü her haksızlık ister büyük ister küçük olsun bir zulümdür. Nitekim Rabbimiz azze ve celle yeryüzünü adâlet esasları üzere tesis etmiş ve kullarına asla zulmetmeyeceğini bildirmiştir.
“Allah insanlara hiç zulmetmez, fakat insanlar kendilerine zulmederler.” (Yunus, 44)
Yüce Rabbimiz kullarına zulmetmeyeceğini bildirdiği gibi onlara zulmedilmesine de asla razı olmayacağını bildirmiştir. Her şeyin yegâne sahibi olan Yüce Allah bir kudsi hadis-i şerifte “Ben zulmü kendime ve kullarıma haram kıldım; o halde siz de birbirinize zulmetmeyin.”[1] buyurmuştur.
Hiçbir bahane veya mazeret bir insanın kendi hem cinsi olan diğer insanlara zulmetmesine veya onlara akla hayale gelmeyecek işkenceler yapmasına bahane olamaz. Yüce dinimiz zulmün her türlüsünü yasaklamış, kişilerin ne kendilerine ne de bir başkasına zulmetmesine asla müsaade etmemiştir. Velev ki bu kişiler düşman dahi olsalar İslam’ın esaslarına ve prensiplerine uygun bir muameleye tabi tutularak cezalandırılmalarını emretmiştir. Hiçbir şekilde insiyatifi kişilere veya onların asla bitmeyecek olan nefsani istek ve arzularına bırakmamıştır.
Dünya üzerinde işlenen suçlardan en çabuk şekilde karşılığını görecek olan suç, zulümdür. Rabbimiz Allah, zulmün cezasını hem bu dünyada hem de ahirette verir.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz kudsî bir hadiste şöyle beyân buyurmuştur:
“Cenâb-ı Hak azze ve celle, izzetim ve celâlim hakkı için eninde sonunda zalimlerden mazlumun intikamını alırım. Yine böyle bir mazlumun zulme uğradığını görüp de mazluma yardım etmeye gücü yettiği halde yardımını esirgeyen katı yürekli kimseden de mazlumun intikamını alırım buyuruyor.”[2]
İşte bu sebepledir ki Peygamber efendimiz, Allah azze ve celle ile mazlum kişi ile arasında hiçbir hicabın olmadığını, kafir bile olsa sırf mazlum olması sebebiyle duasına icabet edeceğini bildirmiştir.
“…Mazlumun bedduasından sakın. Çünkü onunla Allah arasında perde yoktur.”[3]
Dünyada huzur ve sükunetin kaynağı zulümden uzak durmakla mümkün olur. Zulüm ise huzursuzluk ve mutsuzluğun kaynağıdır. Neticesi devam etmeyecek bir koşuşturmanın ve çaresizliğin sebebidir. Geceleri rahat uyuyamamanın adıdır. Her an ölümle karşı karşıya kalmaktır. Zulmetmek Yüce Rabbimizi öfkelendirdiği gibi, kullarında öfke ve gazabına ve intikam duygularının kalplerde yeşermesine sebep olur. Böyle bir ortamda da zalim kişi asla rahat edemez. Ya daha fazla zulmederek kendisine gelebileceğini düşündüğü zararları bertaraf etmeye çalışır ki bu da daha fazla zulüm demektir ve asla sonu yoktur. Böyle bir durumda zalim geleceğine yönelik planlar yapmaktan da geri kalamaz. Çünkü en ufak bir ayrıntıyı atlamak onun sonu demektir. Ya da çaresiz bir şekilde başına gelebilecek akıbetleri bekler ki bu da devamlı bir tedirginlik ve huzursuzluk halidir. Dolayısıyla hiçbir şekilde rahata ve sükûnete kavuşamaz. Aslında zalim böyle yapmakla hem dünyasını hem de ahiretini mahvetmektedir. Onlardan bazıları bunun farkında değilken zulümde aşırı giden diğer bazı kimseler ise bu yaptıklarının dünya ve ahiretlerine zarar verdiğini ve hüsrana uğrayacaklarını bildikleri halde yaparlar. Bizler her iki zümreden de Allah’a sığınırız. Çünkü bizleri onların şerlerinden koruyabilecek tek merci Allah azze ve celle’dir.
Abdullah bin Ömer radıyallahu anh’in Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den rivayet ettiği hadiste: “Zulüm, zalim için kıyamet gününde zulmettir.”[4] buyurulmuştur. Zulüm, bu hadiste geçen “karanlıklar” manasıyla da içinde kalan herkesi etkileyen zifiri bir karanlıktır. İnsan o karanlığa düşmeye görsün. Her tarafından kendisini kuşatan o karanlık, kişinin nereye gideceğine karar veremeyeceği, hatta önünü dahi görmekten aciz bir duruma getirir insanı. O çaresiz insan ise o karanlıkların içinde, ürkek, çekingen, şaşkın ve aciz bir halde hangi tarafından geleceğini bilemediği darbelere karşı yerinden kımıldamadan bekler durur. Çaresiz bir halde başına gelecekleri gözetler. Ancak ne çare ki karanlık onun bunların hiçbirini görmesine fırsat vermez. Bu anlatılanlar zulmün dünyevi boyutudur. Bu durumun bir de uhrevi boyutu vardır ki buda zulmün günahıdır.
İbn-i Cevzî zulmün iki günahı ihtiva ettiğini söylemiştir.
1. Haksız yere başkasının malını almak veyahut mazluma, dövmek gibi herhangi bir suretle başkaca eza etmektir.
2. Adâleti emreden Allah Teâlâ hazretlerine muhâlefet ve mübâreze etmektir ki bunun günahı evvelkinden daha büyüktür. Hiç şüphe yoktur ki Cenâb-ı Hakk’ın emânında olan mazluma zalimin zulmetmesi Hak Teâlâ hazretlerinin emânında olmasını tanımamak demektir ki bu da pek büyük bir günahtır. Bunun derecesi de işlediği zulmün ve mazlumun haline göre şiddet kesbeder.
Acaba kul hakkıyla Rabbinin huzuruna gelen kişinin zulmettiği insanlarla helalleşmesi mümkün müdür? Onlara bunca eziyeti ve işkenceyi yapıp zulmettikten veya öldürdükten sonra geçerli bir mazereti olabilir mi? Allah’a karşı olan bu muhalefetinin ve ona karşı duruşunun hesabını verebilecek midir?
Öyleyse karanlıklardan kurtulmanın çaresi nedir? İşte bunun çaresi İslam ve onun aydınlattığı yolda yürümektir. Işığında aydınlanmak ve ısısından faydalanmaktır. İslam’ı hayatın merkezine ve her şeyin önüne almaktır. Dünyadan ve onun etkileyici cazibesinden kurtulmak, onun gelip geçici zevklerine aldanmamaktır. Azıcık ve tükenmeye mahkûm nimetlerine esir olmamaktır. Kendine gelip aklını başına almak, şu kısacık hayatı hem dünyada hem de ahirette zindana çevirmemektir. Maalesef mala, makama, zenginliğe, liderliğe, paraya, itibara kısacası aldatıcı tüm şehvetlere esir olan insanlar bunları elde etmek uğruna türlü türlü zulümler gerçekleştirmişlerdir. Tarih bu tür insanlarla ve akıbetleri ile meşhurdur.
Kur’an da bize haberi ve akıbeti anlatılan Firavun bütün zalimlerin atası olarak tüm zalimler için bir ibrettir. Nitekim yaptığı zulümler dünyada yanına kâr kalmamış, akıbeti Kızıldeniz’in sularında boğulmak olmuştur. Kur’an-ı Kerim, Firavunu, tüm zalimler için bir ibret vesikası kılmıştır. Firavun’un bedeni mumyalanarak günümüze kadar muhafaza edilmiştir. Cesedi Londra’daki British Museum’da teşhir edilmektedir. Halen insanlar tarafından ibretle seyredilmektedir. 3.000 seneden fazla bir zaman önce ölen bu Firavun’un cesedi, mumyalanmış olarak değil, ibret-i âlem için mumyasız olarak çürümeden korunmuştur. Tam bir ibret vesikası olarak vücudu hiç bozulmamış, etleri çürümemiş ve tüyleri dahi dökülmemiş şekilde ve secde eder vaziyette bulunmuştur. Çünkü Firavun ölürken secdeye kapanmıştı. Kur’ân-ı Kerîm de buyuruluyor ki: “İsrailoğullarını denizi yararak geçirdik. Firavun ve askerleri zulmetmek ve saldırmak üzere onları (yarılan denizde) takip etti. Firavun denizde boğulurken, “İsrailoğullarının inandığından başka ilâh olmadığına iman ettim, ben de Müslüman oldum.” dedi. Ona, “Şimdi mi inandın, daha önce isyan eden bir bozguncu idin.” denildi. (Denizde boğulan Firavun’a Allahu Teâlâ buyurdu ki): “Senden sonrakilere bir ibret teşkil etmesi için, bugün senin (denizdeki) cesedini (çürütmeden) çıkarıp (sahile) atacağız. Buna rağmen insanların çoğu âyetlerimizden gafildir.” (Yunus, 90-92)
Nemrut’un akıbeti de zalimler için diğer bir ibret vesikasıdır. İslam kaynaklarında onun İbrahim aleyhisselam’ı ateşe attıran zalim bir kral olduğu bildirilir. Allah’a meydan okuyan Nemrud’un burnundan başına giren bir sivrisinek tarafından öldüğü kabul edilir.
Nemrut, acıdan kurtulmak için başını duvarlara vura vura sonunda kendini öldürür. Yüce Rabbimiz onun hakkında şöyle buyurur: “Allah kendisine hükümdarlık verdi diye, İbrahim’le Rabbi hakkında tartışmaya gireni görmedin mi? İbrahim: “Benim Rabbim dirilten ve öldürendir” dediğinde “Ben de diriltir ve öldürürüm” demişti. Bunun üzerine İbrahim: “Allah güneşi doğudan getirir, sen de onu batıdan getir bakalım” deyince o inkâr eden şaşırıp kaldı. Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.” (Bakara, 258)
Kur’an âyetlerini yalanlayan ve Peygamberimizin öldürülmesini planlayan ve müşriklerin muharebe ihtiyaçlarının büyük bir kısmını bizzat kendisi karşılayan Ebu Cehil, Bedir Savaşı’nda Ensardan Afrâ’nın oğulları Muâz ve Muavviz tarafından öldürülmüştür. Bu iki kardeşin onu yaraladıkları ve başının Abdullah b. Mes‘ûd tarafından kesildiği de rivayet edilmektedir. Ebû Cehil, katledilen diğer müşriklerle beraber Bedir’deki kör kuyulardan birine atılmıştır. Hz. Peygamber aleyhisselam’ın bu ümmetin firavunu olarak vasfettiği Ebû Cehil hakkında, İslâmiyet aleyhindeki faaliyetleri, Rasûl-i Ekrem’e ve ashabına yaptığı zulüm ve haksızlıklar sebebiyle pek çok âyet nâzil olmuştur.
Ebu Leheb, Peygamberimiz Muhammed aleyhisselam’ın on iki amcasından biridir. Yaşamında İslam dinine ve Muhammed’e çok şiddetli muhalif bir tavır almıştır. Kur’an’da, peygamberler dışında adı geçen nadir kişilerden biridir. Ebû Leheb, Bedir’e katılmamış ve yerine Âs b. Hişâm’ı göndererek Mekke’de kalmıştı. Kureyş ordusu, İslâm ordusu karşısında büyük bir hezimete uğrayıp Mekke’ye dönünce, Ebû Leheb, Ebû Süfyan bin Hâris’i yanına çağırarak, “Ey kardeşimin oğlu, halkın işi nasıl oldu, bana anlat?” dedi.
Ebû Süfyan bin Hâris, “Vallahi” dedi, “biz o cemaâtle karşılaşınca, bozguna uğradık. Onlar da kimimizi öldürdüler, kimimizi de esir ettiler. Fakat, ben halkı kınamam ve ayıplamam. Zira kır atlara binmiş, ak benizli bir alay süvarî ile karşılaştık ki, onlara karşı koymak mümkün değildi!” O sırada Hz. Abbas’ın zevcesi Ümmü Fadl ile kölesi Ebû Rafi’ de orada bulunuyorlardı. Ebû Rafi’, “Vallahi, o gördüğün süvâriler, melekler idi.” deyince Ebû Leheb hiddetlenip yüzüne şiddetli bir tokat indirdi. Sonra da üzerine çöküp dövmeye başladı.
Ümmü Fadl, gayrete geldi, “Biçâre köleyi, efendisi burada yok diye dövüyorsun.” diyerek bir çadır direği ile Ebû Leheb’in başını yardı. Ebû Leheb, zelil ve perişan bir halde kalkıp gitti. Hemen sonra da Bedir mağlubiyetinin gam ve kederinden ağır hasta oldu. Bir hafta sonra da Rasûlullah aleyhisselam’a ve Müslümanlara yaptığı şiddetli düşmanlığın hesabını vermek üzere ölüp gitti. Oğulları ölüsünü, iki veya üç gün beklettiler. Evinde cesedi kokmaya başladı. Hastalığının bulaşmasından korktukları için kimse yanına yaklaşmak istemiyordu.
Kureyşlilerden biri bir gün oğullarına, “Yazıklar olsun size, babanız evinde koktuğu halde, onun yanına uğramaktan utanıyor musunuz?” diye sordu.
Onlar, “Biz, onun hastalığından korkuyoruz” deyince adam, “Haydi gelin ben size yardım edeyim” dedi birlikte gittiler. Fakat yanına yaklaşılacak gibi değildi. Onu ne yıkadılar ve ne de el sürdüler. Uzaktan üzerine su serptiler. Sonra sürükleyerek götürüp Mekke’nin yukarı taraflarında bir yere gömdüler. Üzerini taşla kapattılar.[5]
Günümüz yakın tarihin en kanlı diktatörlerinden birisi olan Adolf Hitler, II. Dünya Savaşı’nda tüm dünyaya büyük acılar yaşatmıştır. Hitler’in saldırgan dış politikası, Avrupa’da II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesinin ana nedeni olarak kabul edilir. Onun Yahudi karşıtı politikaları ve ırkçı ideolojisi, aşağı ırk mensubu olarak gördüğü en az 5,5 milyon insanın ölümüne neden oldu. 1945 Nisan ayı sonunda, Almanya’nın yenilgisi kesinleşip Ruslar Berlin’de ilerlerken, son anlarda evlendiği Eva Braun ile beraber intihar etti.
Çin Komünist Devrimi lideri olan Mao Zedong, iktidara geldiği ilk beş yılda 5 milyondan fazla insanı ya idam ederek ya da işçi kamplarına göndererek öldürdü. “İleri Büyük Atılım” ve “Kültür Devrimi” adını verdiği iki adet sosyal programı vardı. Birinci hedefi Çin’i süratle endüstriyelleştirmek idi. İşte bu nedenle de bu programların uygulama safhasında 20 milyondan fazla insan açlıktan öldü. Sonrasında “Sosyalist Eğitim” hamlesi adı altında kendisine muhalif entelektüelleri öldürmeye başladı. Bu program sonucunda da 4-7 milyon insan öldü. 100 Çiçek Harekâtı ile 30 milyon insanın birkaç ay içinde açlıktan ölmesine neden oldu. Katlettiği insan sayısı 50 milyondan fazladır. İnsanlık tarihinin en kanlı diktatörü olarak bilinmektedir. Mao’nun hareketleri, hayatının sonlarına doğru tamamen anormalleşmeye başlamıştı. Ülkenin bütün meşhur doktorları baş başa vermişler Çin’in bu rakipsiz diktatörünün derdine çare arıyorlardı. Ne var ki, ellerinden hiçbir şey gelmiyordu. Çaresiz kalmışlardı. Mao’nun her gün yeni yeni hücreleri oluşuyor, yavaş yavaş tükeniyor, sonu yaklaştıkça da müthiş acı çekiyordu. Baskı ve cinayet dalgaları üç seneden fazla sürdü. Milyonlarca insan öldürüldü ve ekonomi dibe vurdu. Bu durum Mao’nun 1976’da Parkinson hastalığından ölüşüne kadar son hızla devam etti.
Günümüzde de Çin’in bu zulümleri bitmiş değildir. Çoğunluğu Uygur olan bir milyondan fazla Müslümanın herhangi bir yasal işlem olmaksızın, gizli gözaltı kamplarında tutulmaktadır. Uygurlulara karşı uygulanan şiddet, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana etnik ve dini kimlikleri nedeniyle en fazla kişinin tutuklandığı, şiddet gördüğü ve öldürüldüğü olaylardandır. Uygur halkı zorla kısırlaştırma ve doğum kontrolü gibi insan hakları ihlalleri ile karşı karşıya kalmıştır.
Avrupa’nın ilk faşist lideri olan Benito Mussolini de İtalya’da 1922’de başa geçmesiyle baskı ortamı başladı. Duçe, Faşist Parti dışındaki diğer partileri kapattı. Sendika hareketlerini kanun dışı ilan etti, kitap ve gazetelere sansür getirdi, eğitimi sıkı kontrol altına aldı ve bunun gibi birçok düzenleme yaptı. Mussolini ile sevgilisi, 28 Nisan 1945’de İtalyan mukavemetine mensup savaşçılar tarafından öldürüldü. Ertesi gün Mussolini, sevgilisi ve birkaç yandaşının cesedi Milano’da Loreto Meydanı’nda sallanıyordu.
Avrupa’nın son diktatörlerinden Nikolay Çavuşesku ise komünist lider Gheorghiu-Dei’nin 1965’te ölümünden sonra, Romanya’nın lideri ve Devlet Konseyi Başkanı oldu. Serbest düşünce ve medya üzerinde çok sıkı kontrol uygulamaya başlayan Çavuşesku, her şeyi karneye bağladı. Bu uygulama, ciddi yiyecek, giyecek ve ilaç sıkıntısı doğurdu. Halk açlık sınırında yaşarken Çavuşesku lüks ve ihtişama dayalı bir yaşam sürdürdü. Doğu bloğunun göçmesiyle birlikte Çavuşesku’nun iktidarı sallanmaya başladı. 1989 yılında Çavuşesku, Macar asıllıların yaşadığı Timaşvar’da gösteri yapan halka ateş açılmasını emredince, başlayan devrim hareketi dalga dalga yayıldı. 22 Aralık 1989 tarihinde karısıyla birlikte kaçmaya çalışırken yakalandı ve ihtişamlı yaşamı, eşiyle birlikte idam mangası önünde son buldu.
Balkanları kan gölüne döndüren eski Yugoslavya’nın, savaş suçu işlemek suçundan Lahey’deki mahkeme tarafından yargılanan eski devlet başkanı diktatör ruhlu Slobodan Miloseviç, 11 Mart’ta hücresinde kalp krizi geçirerek öldü.
Portekiz’de 1932 yılında iktidara gelen Antonio de Oliveria Salazar, 36 yıllık iktidarında halkına büyük acılar yaşattı. 1968’de beyin travması geçirdikten sonra 27 Temmuz 1970’te öldü.
Paraguay’ı 1954-1989 arasında diktatörlükle yöneten General Alfredo Stroessner, 35 yıllık iktidarın ardından 1989’da devrildi ve Brezilya’ya kaçtı. Bu diktatör, 93 yaşında sürgünde hayatını kaybetti.
Etiyopya İmparatoru Haile Selasiye’yi 1974’te deviren askeri yönetimin önde gelen ismi olan Mengistu Haile Mariam’ın, 1975’ten 1991’e kadar süren yönetim süresince yüz binlerce Etiyopyalı ülkesini terk ederek, çeşitli ülkelere sığınmak zorunda kalmışlardı. 1991 yılında devrilen ve Zimbabve’ye sığınan devrik diktatör, ülkesinde yapılan gıyabi yargılamasında ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.
Saddam Hüseyin, Duceyl kasabasına düzenlediği saldırıda 140 kişiyi ortadan kaldırarak evleri yıktırdı. Enfal Harekâtı sırasında yaklaşık 182 bin Kürt öldürüldü, çok daha fazlası tarifsiz dehşetler yaşadı. Halepçe gibi Kürt kentlerine yönelik kimyasal saldırılarda yaklaşık 5 bin kişi öldü, binlerce kişi de kalıcı hasar gördü. 5 Kasım 2006’da Saddam Hüseyin, Duceyl’e yönelik misilleme nedeniyle insanlığa karşı suçlardan suçlu bulundu. Temyiz başvurusu başarısızlıkla sonuçlanınca, Saddam Hüseyin, 30 Aralık 2006 tarihinde Kurban Bayramı’nın ilk gününde(!) asılarak idam edildi. İdamından çok kısa bir süre önce Amerikalılar tarafından Iraklılara teslim edilen Saddam Hüseyin’in idam cezası, Bağdat’ın kuzey mahallelerinden Kazımiye’de bulunan bir askeri üste yerel saatle sabah 06:00’da infaz edildi.
Muammer Kaddafi, çok partili siyaseti ortadan kaldırdı, kararnamelerle yönetti ve muhalifleri bastırmak için güvenlik güçlerini kullandı. Muhalif aktivistler, gazeteciler ve muhalif olduğundan şüphelenilen kişiler tutuklanma, işkence, kayıplar ve yargısız infazlarla karşı karşıya kaldı. İnsan hakları grupları tarafından da belgelenen sistematik ihlalleri arasında işkence, özet infazlar, adil olmayan yargılamalar ve ifade ve toplanma özgürlüğünün kısıtlanması yer alıyor. Yaklaşık 27 yıl önce, dönemin Devlet Başkanı Muammer Kaddafi’ye bağlı özel kuvvet ekibi, rejime muhalif bin 269 siyasi mahkûmun kaldığı başkent Trablus’un dış mahallesi Ebu Selim’de yer alan Ebu Selim Hapishanesi’ne baskın düzenlemiş, mahkumların üzerine ateş açmıştı. Söz konusu katliam, Libya mahkemelerinde görülen ünlü bir dava olmuştu. Arap Baharının etkisiyle ülkede bir iç savaş yaşandı. 23 Ağustos 2011 tarihinde Trablus’un düşmesiyle Kaddafi rejimi yıkıldı. 20 Ekim 2011 tarihinde, Sirte’de, NATO destekli Ulusal Geçiş Konseyi askerleri tarafından yakalanarak feci bir şekilde linç edildi ve sonrasında vuruldu.
Yakın tarihimize baktığımızda, Libya’nın devrik lideri Muammer Kaddafi’nin 42 yıllık iktidarının ve 69 yıllık yaşamının ardından memleketi Sirte’de canlı yakalanıp asiler tarafından linç edilmesi tarih sayfalarında kalmış eski diktatörlerin sonlarını akla getirdi.
Diktatörlerin feci sonlarına yakın tarih içindeki en acı örneklerden biri de devrik Irak lideri Saddam Hüseyin’in idamı oldu. Irak’ı 24 yıl boyunca demir yumrukla yöneten devrik lider Saddam Hüseyin, bir yıl süren Duceyl davasında aldığı ölüm cezasının temyiz makamı Yüksek Mahkeme tarafından da onaylanmasından sonra 30 Aralık 2006’da asılarak idam edildi.
Enver Sedat, Mısır’da devlet başkanı olduğu zamanda İsrail’in o zamanki Filistin devleti üzerinde hâkim olduğu bölge sınırlarını tanımış ve diğer Arap ülkelerini de bu görüşe davet etmiştir. Bu çağrısı sonrası Enver Sedat “Hain” ilan edilerek 6 Ekim 1981 tarihinde Kahire’de resmî tören geçidi sırasında suikast sonucu ölmüştür. Mısır ordusunda görevli olan subay Halid el İslambuli ve birlikte olduğu silah arkadaşları, resmî geçit töreninde kaskının içine gizlenmiş el bombasını Sedat’a, üst düzey yetkililere ve komutanlara atarak suikast girişiminde bulunmuşlardır. El bombaları atıldıktan sonra otomatik silahlarla protokolün üzerine ateş açmışlardır. Olay anında Enver Sedat’ın vücuduna 72 adet mermi isabet etmiştir.
Ariel Şaron: Sabra ve Şatilla’da en sonda Cenin’de yaptıkları insanlık tarihinin şahit olduğu katliamların en vahşilerinden sadece biridir. Katliamlarda hayatını kaybedenlerin sayısı 3500 olarak ifade edilse de cesetlerin çoğunun toplu mezarlara gömülmüş olmasından ve parçalanmış cesetlerin yıkıntılar arasında kaybolmasından dolayı hiçbir zaman net bir sayıya ulaşılamadı. Ariel Şaron, 1982 yılında gerçekleştirdiği bu katliamın ardından “Beyrut kasabı” olarak anılmaya başlandı. Birçok kaynak, saldırılarda fosfor bombası kullanıldığını belirtirken katliam sırasında bölgede bulunan Dr. Emel Şama, “Bebekleri alevlerden kurtarabilmek için hemen su dolu kovalara koymak zorunda kaldım. Yarım saat sonra kovalardan çıkardığımda, vücutları hala yanıyordu. Hatta morgda bile için için yanmaya devam ediyorlardı.” diyerek, duruma daha da açıklık getirmişti. 18 Eylül 1982’de Sabra ve Şatilla kampında bulunanlar için Şaron, ardında şişmiş cesetler, tecavüz edilmiş, işkenceye uğramış ve sonra da katledilmiş kadınlar ve bebekler bırakan bir kasaptır. Neticede bunca yaptığı zulümler onun da yanına kalmadı. Tıp uzmanları, bilişsel yeteneklerinin muhtemelen felç tarafından yok edildiğini belirtti. Durumu 2013’ün sonlarından itibaren kötüleşti ve artık Şaron 1 Ocak 2014’te böbrek yetmezliğinden muzdaripti. Şaron sekiz yıl komada kaldıktan sonra 11 Ocak 2014’te öldü. Medyaya da yansıyan en son hali gerçekten ibretlik halini ortaya koymuştur. Kudüs’te bulunan Ein Kerem Hastanesi’nde çekildiği öne sürülen görüntülerde, bandajı doktor tarafından açılan ve kurtlanmış bir erkeğin görüntüleri bulunmaktadır. Arial Şaron olduğu iddia edilen kişinin halen canlı olduğu ve sol gözünün kurtlar ile örtülü olduğu görülmüştür. Bandajları açılırken acı çektiği görülen kişilerin inleme sesleri gelirken doktorların kendi aralarında konuştuğu gözleniyor. Fanatik bir Yahudi olan bu katil liderin bizzat kendi eliyle de infazlar gerçekleştirildiği bilinmektedir. Ömrünün son sekiz yılını yatağa bağlı olarak geçiren eski İsrail Devlet Başkanı’nın doktorları tarafından yapılan açıklamada defalarca kafatasının kırılarak beynine müdahaleler edildiği ve defalarca kafatasının açılma ve tekrar kapanma sürecinin yaşandığı da bildirilmiştir.
İşte bütün bu zalimler ve yaşadıkları akıbetler bizlere şu ayeti kerimeyi hatırlatmaktadır.
“Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Allah, onları ancak gözlerin dehşetle bakakalacağı bir güne erteliyor.” (İbrahim, 42)
Tarih daha bunlar gibi nice zalimler ve akıbetleri ile doludur. Yaptıkları zulümleri yanlarına kâr kalmayan bu zalim diktatörler, halkları tarafından istenmeyen adam ilan edilmişler, çoğu ecelleriyle değil sonuçta kurşuna dizilerek, intihar ederek ya da idam edilerek ölmüşlerdir. Tıpkı Firavunun yanına kalmadığı gibi ona tabi olan yandaşları da tarih boyunca aynı akıbet ile karşılaşmışlardır. İnşallah Gazze’deki kardeşlerimizin kanlarına giren Netanyahu ve avanesi de hakkettikleri karşılığı bu dünyada alacaklardır. Rabbimizden onların feci akıbetlerini bizlere göstermesini diliyoruz.
Şunu hiçbir zaman unutmayalım ki zalimlerin sonu her zaman helak olmuştur. Yüce Rabbimiz bu hususta şöyle buyurmaktadır:
“Andolsun ki sizden önce nice nesilleri zulümleri sebebiyle helak ettik.” (Yunus, 13)
“Biz halkı zalim olan nice memleketleri kırıp geçirdik, onlardan sonra da başka topluluklar meydana getirdik.” (Enbiya, 11)
Yüce Rabbimiz “Düşmanlık ancak zalimlere karşıdır.” (Bakara, 193) buyurmakta ve zalimlere karşı durmak gerektiğini bildirmektedir. Bu nedenle bizler zalimlerin helak edilmesini sadece el açıp dua ederek beklememeliyiz. Rasûlullah aleyhisselam, zalimin karşısında durmayı ve ona karşı hakkı haykırmayı en büyük cihat saymıştır. Bu dünyada hepimiz birlikte yaşamaktayız. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyemeyiz. Adı üstünde, bu yılan elbet bir gün bizi de ısıracak. Öyleyse daha büyümeden başını ezmeli ve bizi ısırmasını beklememeliyiz. İşte bu sebeple de çok çalışmalı, kafirleri korkutacak bir güç olmalıyız. Ümmetin vahdetiyle, gücü ve kuvvetiyle birlik olması ve ümmet şuuru taşıması çok önemlidir. Yüz küsur yıl öncesi çizilen ve belli sınırlara hapsedilmiş bu ümmet, aralarına çekilen bu telleri koparmasını bilmeli ve tekrar o eski muhteşem yıllarına dönmenin gayretinde olmalıdır.
Müslümanlar olarak bu dünyada hepimiz tıpkı bir geminin içindeki kişiler gibiyiz. Gemi batarsa hiç kimsenin bundan kurtulması mümkün olmayacaktır. Komşumuzda yanan yangına müdahale etmez isek o yangının mutlaka bizi de gelip bulacağı bir gerçektir. Bunun öncesi de dumanlar zehirli bulutları üstümüzde esmesidir. Bizler daha henüz yanmadan bu bulutları defetmesini ve yangını merkezinde söndürmesini bilmeli ve ona göre hazırlanmalıyız. Ve şunu unutmamalıyız ki Yüce Rabbimiz bir zalim nedeniyle bile toplumları helak edebilir. Onlara karşı durmayan ve bakıp seyredenler onlarla aynı akıbetleri yaşarlar. Bu gerçeği Peygamber efendimiz şöyle bildirmektedir:
“İnsanlar bir zalimi görürlerde onun zulmüne engel olmazlarsa Allah’ın onları genel bir azaba uğratması kaçınılmazdır.”[6]
“Zulmetmeyiniz, dua ettiğinizde duanız kabul olunmaz. Yağmur isteseniz (yağmur duası yapsanız) yağmur yağmaz. Yardım istersiniz, yardım olunmazsınız.”[7]
“İsrâiloğullarının dindeki bozuklukları şöyle başlamıştır. Bir adam başka birine rastlar ve: ‘Hey arkadaş, Allah’tan kork ve yapmakta olduğun şeyi terk et, zira o işi yapmak sana helâl değildir’ derdi. Ertesi gün aynı işi yaparken tekrar o adamla karşılaşır ve onu yaptığı kötülükten yasaklamadığı gibi onunla yiyip içmekten ve birlikte olmaktan da çekinmezdi. Onlar böyle yapınca Allah, onların kalplerini birbirine benzetti.” Sonra Rasûlullah aleyhisselam şu ayeti okudu: “(Allah’tan gelen gerçekleri örtbas etmeye şartlanmış olan şu) İsrâiloğulları Dâvud ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle lânetlenmişlerdir. Bu, onların isyan etmeleri ve hak, adâlet sınırlarını aşmalarındandır. Onlar birbirlerini işledikleri kötülüklerden vazgeçirmeye çalışmadılar. Yaptıkları şey gerçekten ne kötü idi ve şimdi onlardan birçoğunun Allah’tan gelen gerçekleri örtbas edenlerle dost olduklarını görebilirsin. Nefislerinin onlar için önceden hazırladığı şey ne kadar kötüdür ki Allah onlara gazap etmiştir, onlar azapta ebedî kalacaklardır. Eğer onlar Allah’a ve kendilerine gönderilen peygambere ve ona indirilen her şeye gerçekten inansalardı, Allah’tan gelen bu gerçekleri örtbas edenleri dost edinmezlerdi. Ama onların çoğu İlâhî sınırları aşan kimselerdir.” (Mâide, 78-81).
Bu ayeti okuduktan sonra Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Hayır Allah’a yemin ederim ki ya iyiliği emreder kötülüklerden sakındırır, zalimin elini tutup zulmünden el çektirir, hakka döndürüp hak üzerinde tutarsınız, ya da Allah kalplerinizi birbirine benzetir de İsrailoğullarına lânet ettiği gibi size de lânet eder.”[8]
Tirmizî’nin rivayeti ise şöyledir: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “İsrâiloğulları günahlara daldıklarında âlimler onları sakındırdılarsa da onlar izledikleri günahlara devam ettiler. Bu sefer âlimleri de onlarla birlikte oturdular, beraberce yediler, içtiler. Bunun üzerine Allah da onların kalplerini birbirine benzetti de Dâvud ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle onlara lânet etti. Bu, onların isyan etmeleri ve sınırları aşmaları sebebiyle idi.” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem dayanmakta olduğu yerden doğrulup oturdu ve: “Hayır, canımı gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, dil ile yasaklama yetmez, siz onları hakka boyun eğdirip hak üzere tutmadıkça bu lânetleme de devam edecektir.”[9] buyurarak kurtuluşun zulme karşı olmaktan geçtiğini bildirmiştir.
Rabbimiz bizleri zulme karşı duran, davasına gönül vermiş muvahhid ve mücahid kullarından eylesin.
Selam ve Dua ile…
[1]. Müslim, Birr, 55
[2]. İbn-i Abbas -radıyallahu anh-’ın rivayeti, Kitâb-ı Tevbih’
[3]. Buhârî, Zekât, 63
[4]. Tecrîd-i Sarîh Tercümesi, 7 / 805
[5]. Tabakât, 4/74; Taberî, 2/288.
[6]. Tirmizi
[7]. Et-Terğib ve’t-Terhip, c. 3 s. 184
[8]. Ebû Dâvud, Melâhim 17
[9]. Tirmizî, Tefsiru Sûre-i Mâide 6










