Kavramlar – Mahmut Varhan / 2025 Temmuz / 152. Sayı
Üçüncü Fasıl: Nifak Hastalığına Maruz Kalmaktan Korkmak:
Nifak hastalığı, bir kalbin maruz kalabileceği en tehlikeli hastalıklardandır. Kalpte bulunan nifak tohumu, bid’at ve masiyet suyuyla sulanırsa yavaş yavaş filizlenmeye başlar ve gittikçe kuvvetlenip kalbi tamamıyla kuşatır. İşte bundan dolayıdır ki her mü’min, kalbinin nifak hastalığına maruz kalmasından şiddetle korkmalıdır. Bunun içinde nifak hastalığını besleyip büyüten bid’atlerden ve masiyetlerden, özellikle de münafıkların alametleri olan masiyetlerden şiddetle kaçınmalıdır. Böyle bir masiyete düşmesi halinde, hemen tövbe etmeli ve kalbinde meydana gelen kiri-pası tevbe suyuyla yıkamalıdır.
Nitekim Allah azze ve celle’nin, işlenen bazı günahlar sebebi ile kişinin kalbine nifak hastalığını yerleştirerek onu cezalandıracağı şu ayet-i kerimede ifade edilmiştir: “İçlerinden, ‘Eğer Allah bize lütuf ve kereminden verirse, mutlaka bol bol sadaka veririz ve mutlaka salihlerden oluruz’ diye Allah’a söz verenler de vardır. Fakat Allah, lütuf ve kereminden onlara verince, onda cimrilik ettiler ve yüz çevirerek dönüp gittiler. Allah’a verdikleri sözü tutmadıkları ve yalan söyledikleri için O da kalplerine, kendisiyle karşılaşacakları güne kadar (sürecek) bir nifak soktu.”[1]
Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği hadiste Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de günahlara ısrar edilmesi ve tevbe edilmemesi halinde kalbin simsiyah olacağı ve pas ile kaplanacağı uyarısında bulunarak şöyle buyurmuştur: “Kul bir günah işlediğinde, kalbinde siyah bir nokta belirir. Eğer o günahından tevbe edip istiğfarda bulunarak uzaklaşırsa kalbi arınır. Tevbe etmeyip günah işlemeye devam ederse, o siyah nokta artar ve nihâyet kalbin her tarafını kaplar. İşte bu Allah Teâlâ’nın, ‘Hayır hayır, öyle değil. Aksine onların kazandığı günahlar kalplerinin üzerine pas olmuştur.’[2] Sözünde ifade buyurduğu ‘pas’tır.”[3]
Yine Huzeyfetu’l-Yemani radıyallahu anhu şöyle demiştir: Bize Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem iki hadis söyledi. Bunlardan birisinin gerçekleştiğini gördüm, diğerini de beklemekteyim. Bize “Emanetin adamların kalplerinin köküne indiğini, sonra da Kur’an’ın indiğini, onların Kur’an’dan ve sünnetten bir şeyler öğrendiklerini” söyledi.
Sonra bize emanetin kaldırılacağını anlatarak şöyle buyurdu: “Kişi uykuya dalar ve emanet de kalbinden alınıverir, onun etkisi kabarcık gibi kalır; sonra yine uyur, emanet kalbinden alınır, onun etkisi ayağının üzerine bir kor yuvarlanıp da bir kabarcık hasıl olup, sen de onun içinde bir şey bulunmadığı halde kabarmış olarak gördüğün kabarcık benzeri bir izi kalır.” -Sonra da bir çakıl taşı alıp, onu ayağının üzerine yuvarladı.-
“İnsanlar birbiriyle alışveriş yapacaklar, hemen hemen emaneti eksiksiz yerine getiren hiç kimse kalmaz. Öyle ki “Filan oğulları arasında güvenilir bir adam var” denilecek hale gelinir; hatta kalbinde iman adına bir hardal tanesi ağırlığınca hiçbir şey bulunmayan kişi hakkında: “Ne sağlam ve gayretli, ne zarif, ne akıllı adam denilir.”
Andolsun ben öyle bir zaman geçirdim ki, hanginizle alışveriş yaptığıma aldırmazdım. Eğer alışveriş yaptığım kişi Müslüman birisi ise onun dinine bağlılığı dolayısıyla bana varsa hakkımı geri çevirirdi. Şayet Hristiyan ya da Yahudi ise onun amiri ondaki hakkımı bana geri verirdi; ama bugün aranızdan ancak filan ve filan kişi ile alışveriş yapabiliyorum.”[4]
Görüldüğü üzere bu hadis-i şerif, emanetin kalplerden peyderpey çıkacağı ve kalpte hardal tanesi ağırlığınca dahi imanın kalmayacağı, bununla beraber kalbin içinde bir hayrın var olduğunun zannedileceği ve böyle bir kalp sahibinin insanlar arasında çeşitli övgülere mazhar olacağı ifade edilmiştir. İşte bu o kişinin, emanet ve imanını kaybettiği halde münafıklık yaparak kendisinde bir hayır varmış gibi çevresine yansıtmasından kaynaklanmaktadır. Günümüzde bu hastalık insanların çoğunluğunu kaplamıştır.
Diğer bir hadiste Huzeyfe şöyle demektedir: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinledim: “Fitneler kalplere hasırın dokunduğu gibi çubuk çubuk/parça parça arz edilir. Onlar hangi kalbe içirilirse o kalpte siyah bir leke oluşur. Hangi kalp onları reddederse o kalpte de beyazlık oluşur. Nihayet iki kalpler ikiye ayrılır: Biri mermer taşı gibi bembeyazdır, gökler ve yer devam ettiği sürece hiçbir fitnenin ona bir zararı olmaz; diğeri ise alacalı siyahtır, ters yüz olmuş bir testi gibidir. Kendisine içirilen hevası dışında ne bir marufu bilir ne de bir münkeri reddeder.”[5]
Burada da fitnelerin ve bid’atlerin peyderpey ve yavaş yavaş kalplere arz edileceği, bu fitneleri baştan reddetmeyen ve ilk başta küçümseyerek bazı fitnelere kalplerini açan kimselerin, işin sonunda kalplerindeki nifak tohumunun iyice yeşereceği ve kalplerini tamamen kuşatarak, artık hevaları dışında ne marufu tanıyacakları ve ne de herhangi bir münkeri reddedecekleri bildirilmiştir.
Ezcümle; masiyetler, bid’atler ve fitneler kalpleri hastalıklı hale getirir. Tevbe edilmemesi halinde iman yavaş yavaş kalpten çekilir ve kalpteki siyahlık ve katılık artarak devam eder. İşin sonunda böyle bir kalp kir-pasla kaplanarak kılıflanıp kapanır; artık içindeki münker dışarı çıkmadığı gibi, dışarıdan bir maruf da onu etkileyip içine sızmaz. Masiyet, bid’at ve fitnelerde ısrar edilmesi neticesinde bu hale gelen bir kalpte nifak tohumu yeşerip o kalbi yutar.
Günahlardan masum olamayan ve beşer olması sebebiyle şaşması muhakkak olan mümin kişi, bu günahların kalbinde böyle bir hastalık meydana getirmesinde şiddetle korkar ve bu vahim neticeye maruz kalmamak için sürekli tevbe-istiğfarda bulunur.
Nitekim Ömer radıyallahu anhu çağrıldığı bir cenaze namazına katılmak isteyince, Huzeyfe radıyallahu anhu onun elbisesinden tutarak, “Otur/gitme ey mü’minlerin emiri; zira bu kişi de onlardandır (münafıklardandır)” der. Bunun üzerine Ömer radıyallahu anhu, “Allah için söyle, ben de onlardan mıyım?” diye sorunca; Huzeyfe şöyle der: “Hayır. Ancak senden sonra/senin dışında hiç kimseyi temize çıkarmayacağım.”[6]
İbni Ebi Müleyke der ki: “Ben, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabından 30 kişiye yetiştim ki, onların hepsi kendileri hakkında nifaktan korkmaktaydılar.”[7]
Hasan el-Basri’nin de şöyle dediği zikredilmektedir: “Kendisinden başka ilah bulunmayan Allah’a yemin ederim ki, geçmiş mü’minler de şu anda hayatta bulunan mü’minler de muhakkak surette nifak hastalığına maruz kalmaktan çekinmektedirler. Ölmüş münafıklar gibi şu anda hayatta bulunan münafıklar da nifak hastalığından emindirler. Dolayısıyla nifak hastalığına maruz kalmaktan korkmayan kişi münafıktır.”[8]
Dördüncü Fasıl: Münafıkların Tehlikesi
Kalp için nifak hastalığı ne kadar tehlikeli ve öldürücü ise, ümmet için de münafıklar o kadar tehlikelidirler. Dolayısıyla müslümanların münafıklara karşı çok dikkatli ve ihtiyatlı olmaları gerekir. Kalplerini nifaktan korumak için titiz davrandıkları gibi, toplumlarını da münafıkların şerrinden korumak için titiz ve ihtiyatlı davranmaları elzemdir.
Münafık, açık kafirden daha şerlidir. Çünkü kafirin küfrü zahir ve düşmanlığı açıktır. Bundan dolayı ona karşı tedbir alınması mümkündür. Münafığın küfrü ise gizli ve düşmanlığı kapalıdır. Hatta en nazik zamanda daha öldürücü bir darbe indirmek için fırsat kollayan münafık, dost suretinde gözükmeye önem verir. Onun bu dostane yaklaşımına ve yanıltıcı konuşmalarına pek çok Müslüman aldanır. Nitekim Allah azze ve celle şu ayet-i kerimelerde bu hususu beyan etmiştir:
“Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki dayanmış keresteler gibidirler. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın. Allah onları kahretsin! Nasıl olup da döndürülüyorlar?”[9]
“İnsanlardan öyleleri vardır ki, dünya hayatıyla ilgili sözleri senin hoşuna gider ve kalbinde olana Allah’ı şahit tutar. Gerçekte ise o düşmanların en yamanıdır. Yanından ayrılıp gittiğinde de yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli yok etmeye çalışır. Allah ise bozgunculuğu sevmez. Ona “Allah’tan kork” denildiği zaman gururu onu günaha sürükler. Artık ona cehennem yeter. O ne kötü bir yataktır.”[10]
“Onlar eğer sizinle savaşa çıksalardı aranızda bozgunculuk yapmaktan başka size bir katkıları olmazdı ve içinizde fitne çıkarmak için çabalarlardı. İçinizde onlara kulak verenler de vardır. Allah zalimleri bilir.”[11]
Tarih boyunca ümmetlere en çok zarar verenler ve ümmetlerden büyük bir kesimin sapmasına sebep olanlar, münafıklar olmuşlardır. Örnek olarak Hz. İsa aleyhisselamdan sonra onun ümmetinin içine sızarak, İsa’yı gördüğünü ve onun tarafından davetçi olarak vazifelendirildiğini iddia eden Pavlos, Hristiyanların büyük çoğunluğunu saptırmayı ve Hz. İsa’nın getirmiş olduğu Tevhid dinine teslis inancını sokmayı başarmıştır. Halbuki Pavlos daha önce Hristiyanların en amansız düşmanlarından olan bir Yahudi idi. Nifak elbisesini giymiş ve ona karşı gafil davranan Hristiyanların dinini ifsad etmiştir. Yine tarihin en büyük münafıklarından birisi de Hristiyanlık dinini Roma putperestliği ile sentezleyen Konstantin olmuştur. Bu ikisi Hristiyanlığı asıl mecrasından çıkararak putperest bir din haline getirmeyi başarmışlardır.
Rasûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in hayatında münafıkların oynadıkları olumsuz rolleri Kur’an’ı Kerim’de tafsilatlı bir şekilde beyan edilmiştir. İfk hadisesinde olduğu gibi çok ağır bir ithamı, Hz. Peygamber’in tertemiz eşi hakkında yaymaya cür’et edecek kadar hadlerini aşmışlardır. Münafıkların lideri Abdullah b. Ubeyy b. Selul’un çevirdiği dolaplar ve kaynattığı fitne kazanı geberip gidinceye kadar durmamıştır. Ondan sonra da yetiştirmiş olduğu münafıklar nifak yolunu devam ettirmişlerdir. Münafıkların gittikçe artan tehlikeleri Hz. Peygamber’in vefatından sonra da durmadan devam etmiştir. Ancak İslam’ın en güçlü dönemi olan Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer dönemlerinde inlerine saklanıp sinmişler ve fırsat kollamaya devam etmişlerdir. Hz. Osman’ın hilafetinin ikinci yarısında yakaladıkları fırsatı çok iyi değerlendirmiş ve İslam toplumunu karıştırmayı başarmışlardır. Özellikle de Yemen Yahudilerinden olan Abdullah b. Sebe ve adamları Müslümanları birbirlerine düşürmek için bin bir türlü hile ve desiseye başvurmaktan geri durmamışlardır. Nihayet müminlerin emiri Hz. Osman’ın şehid edilerek en büyük fitne kapısını sonuna kadar açmışlardır. Hz. Ali’nin hilafeti döneminde Cemel ve Sıffin gibi Müslümanlar arasındaki savaşların meydana gelmesinde önemli roller icra etmişlerdir. Bu olaylar mü’minlerin emiri Hz. Ali’nin de şehid edilmesi ile sonuçlanmıştır.
Bundan sonraki süreçte münafıklara gün doğmuş ve ümmet-i Muhammedî bölmeyi başarmışlardır. Çeşitli kollarıyla birlikte Şia mezhebinin ve diğer pek çok bid’at fırkalarının oluşumunda tesirli roller oynamışlardır. Özellikle Meymun b. Kaddah denilen büyük münafık, batınî hareketlerin kurulmasını sağlamıştır. Tarih boyunca günümüze kadar İslam alemini herc ü merce veren İsmailiyye/Fatımiler, Karamita/Ubeydiler, Haşhaşiler, Nusayriler, Dürziler, Kızılbaşlar, Bahailik ve Bâbîlik gibi pek çok yıkıcı örgütün kurulmasına yol açmıştır.
İslam Tarihi boyunca pek çok nifak/zındıklık hareketi kurulmuştur. Bunların arasında en tehlikeli olanlarından biri de Osmanlının son döneminde Jön Türkler, İttihatçılar ve Kemalistler eliyle oluşturulup sürdürülen Batıcılık hareketidir. Türk, Arap, Kürt ve daha pek çok kavim arasından çıkan bu batıcılar, Osmanlı İslam Devletini yıkmayı ve o büyük devletin geniş toprakları üzerinde irili ufaklı pek çok ulus devlet kurmayı başarmışlardır. Bu da Rasûlullah efendimiz zamanından devam edip gelen ve çok çeşitli şekillere giren nifak hareketlerinin zirve yapması ve İslam ümmetine öldürücü son darbeyi indirmeye teşebbüs etmesidir. Böylece siyasi, iktisadi ve askerî açıdan İslam’ın Müslüman toplumlar üzerindeki tesirini kırmış ve İslam aleminde açık veya gizli olarak seküler devletçiklerin kurulmasını sağlamışlardır. Tabi ki bütün bunları batılı efendileri olan Yahudi ve Hristiyanların açık veya gizli destekleri ile yapmışlardır. Nitekim anlatıldığına göre Fransız bir kafir, bir gün İttihatçı bir münafığa şöyle der: “Şu Osmanlı Devleti ne kadar güçlü/dayanıklı bir devlettir ki, biz dışarıdan siz de içeriden onu yıkmaya çalıştığımız halde yıkılmıyor!”
Günümüzde “Siyasal İslamcılar” denilen ve politika yoluyla İslam’a ve Müslüman toplumlara hizmet edeceğini zanneden kesimlerin içerisinde de kuvvetli bir nifak unsuru bulunduğu aşikardır. Zira İslam düşmanlarıyla dostane ilişkiler kuran ve Allah yolunda cihad edenlere “Terör Örgütleri” muamelesi yaparak kin ve düşmanlık besleyen bu kesimler nifak hastalığının mahkûmu olmuşlardır. Özellikle bazı ülkelerde yönetime gelen ve her türlü dünyevi imkana kavuşan bu tür kimselerin, laiklik ve demokrasi gibi küfür olduğunda şüphe bulunmayan batı menşeli rejimleri Müslüman toplumlara kabul ettirmek için her türlü hile ve desiseye başvurdukları görülmektedir. İşte İslam alemi için en tehlikeli olan bir nifak hareketi de budur.
el-Hasıl: Tarihleri boyunca Müslümanlar münafıklardan çok büyük darbeler yemişlerdir. Bağdat’ın Moğol hükümdarı Hülagu gibi bir zalimin eline düşerek Müslüman halifenin bütün çevresiyle birlikte öldürülmesine ve yüzbinlerce Müslümanın katledilmesine sebep olan Vezir İbnu’l-Alkami gibi nice münafık vezirler, sultanlar ve komutanlar bu ümmetin başına büyük belalar sarmışlardır. Aynı şekilde Abdullah b. Sebe ve Meymun el-Kaddah gibi zahiren ilimle meşgul olan büyük münafıklar ve şeytanın oyuncağı haline gelen kimi ibadetle meşgul gibi gözüken müteşeyyihlar bu ümmetin başına büyük çoraplar örmüşlerdir. Bütün bunlar münafıklara karşı titiz ve ihtiyatlı davranmamanın neticesinde meydana gelmiştir. İşte bunların meydana gelmemesi ve ümmet-i Muhammed’in münafıklara karşı uyanık ve tedbirli davranması için Allah azze ve celle Kur’an’ı Kerimin yüzlerce ayetinde bu tehlikeli ve maskeli örgütten bahsetmiş, münafıkların bütün özelliklerini ezeli ve ebedi kitabında beyan etmiştir. Allah azze ve celle hakkıyla ders alabilmeyi ve bu amansız düşmanlara karşı uyanık ve tedbirli davranabilmeyi bütün Müslümanlara nasip eylesin!
Devam Edecek…
[1]. Tevbe: 75-77.
[2]. Mutaffifin: 14.
[3]. Tirmizi: 3334; İbn-i Mace: 4244; İmam Ahmed, Müsned 7952. Tirmizi dedi ki: Bu hasen-sahih bir hadistir.
[4]. Buhari, 6497, 7086, 7276’da muhtasar olarak; Müslim, 143; Tirmizi, 2179; İbn Mace, 4053
[5]. Müslim: 144.
[6]. Bezzar: 2505. Heysemi dedi ki: Bu hadisi Bezzar rivayet etmiş olup, isnadındaki raviler güvenilir kimselerdir.
[7]. Buhari: Bab 36.
[8]. Fethu’l-Bari, 1/235. İbn-i Hacer bunun isnadının sahih olduğunu söylemektedir.
[9]. Münafikûn: 4.
[10]. Bakara: 204-206.
[11]. Tevbe: 47.