İslâm Şehidi Şeyh Said (1865-1925)

Önderlerimiz – Cihan Malay / 2015 Kasım / 36. Sayı

“Eğer Allah ve din için kavga vermişsem, basit dallarda asılmaktan perva etmem.” (Şeyh Said)

Tarihte bazı kimseler vardır ki, onlar vefatlarından sonra başkalarının kendi çıkarları uğrunda istismar ettiği ve kendi söyledikleri gibi bir kişiliğe sahipmiş algısı oluşturulmaya çalışılmıştır. İşte Şehid Şeyh Said’te şehadetinden sonra bu zulme maruz kalmış bir kişidir.

Bir insanı gerçek manada tanımak isteyenler için yaşarken yaptıkları ve onu gerçek manada tanıyanların -bu konuda Allah’tan korkan- şahitlikleri delildir. Bizler onların söylediklerine inanır, iftira ve kendi çıkarları uğrunda yalan söyleyenlerin yalanlarına tok olduğumuzu biliriz.

Malcom X ne güzel söylemiş: “Eğer uyanık olmazsanız, medya size iyiyi kötü, kötüyü de iyi gösterir.”

Kimi kendi siyasi çıkarları için Şeyh Said “Kürt davası uğruna yola çıkmış” diğer bazıları “İngilizlerin Bağımsız Kürdistan ve Musul’un işgaline zemin hazıramak için kendisini kullandığı”  gibi yalan dolanlarla bir şehidi karalamaya çalışmaktadır.

En çok öne sürülen bu iki sözün çürük bir iftira olduğu apaçıktır. Bunların çürütürüldüğüne şahit olacak delilleri de sizlere sunacağız. (İnşallah)

Allah kendi yolunda mücadele edenleri çeşitli imtihanlara tabi tutar. Şeyh Said’te imtihana tabi olan bir şehid olarak tarihte yerini aldı. Allah kendisine rahmet etsin. (Amin)

Hayatı

Şeyh Said’in dedesi Seyyid Haşim 1639 yılında Osmanlı Padişahı IV. Murat zamanında öldürüldü. Nedeni ise bölgenin tanınan bir âlimi olduğundan IV. Murat kendisinden Bağdat Seferi’ne icazet istemiş, istenen olmayınca Seyyid Haşim öldürülmüş ve medresesi yıkılmıştır.

Şeyh Said’in babası Şeyh Mahmud, hem dini eğitim verir hem de geçim için ticaretle uğraşırdı. Hayvancılıkla uğraştığından Hıns’a gider. Kardeşi Şeyh Hasan ise Palu’da kalır.

İkisi de babaları gibi Nakşibendiliğin gelişmesinde etkili olurlar. Ailesinin hizmetleri Muş’tan, Elazığ’a, Erzurum’dan Diyarbakir’a deniş alanda otorite sahibi olmuşlardır.

Şeyh Said’in yedi erkek kardeşin ilki olarak 1865’te Elâzığ ili Palo (Palu) ilçesinde doğdu. Adını “Muhammed Said” koyarlar. Hınıs’ta ilköğrenimini medresede alan Said; sarf, nahiv, tefsir, hadis gibi ilimleri öğrendikten sonra Hınıs tekkesinin varisi olarak yetiştirildi.

Daha sonra medreselerde ders vermeye başlar, halkını irşâd etmekten geri kalmaz.

Babasının vefatından sonra bu büyük ailenin bütün sorumluluğu, Şeyh Said’in üzerine kalır.

Şeyh Said’in ailesi çok zengin olup, hayvan sürüleri Erzurum’dan; Halep’e, Musul’a, Şam’a kadar götürüyordu.

Şeyh Said bu arada hem ticaret yapıyor ve ticâretle uğraşıp elde ettiği geliri medresesindeki talebelerin masrafları için kullanıyor, hem de gittiği yerlerde insanlarla ilişkilerini geliştiriyor, halkın irşâdıyla meşgul oluyordu. Bundan dolayı onu tanıyanlar ve sevenler çoktu. Birçok insan onun etkisinde kalıyordu.

Şeyh Said, 93 Harbi ve I.Dünya Savaşı’ndan sonra babaları vefat eden yetimleri ve yoksul aile çocuklarını, medreselerde istihdam ediyordu.

Şeyh Said Olayı (13 Şubat-15 Nisan 1925)

Şeyh Said olayı incelenirken şuna dikkat edilmelidir: “Cumhuriyet dönemi ait arşivin kapalı olmasından dolayı Şeyh Said olayı ile ilgili birincil kaynaklara ulaşılamamıştır…” 1

Şeyh Said’in söylediği şu sözler onun neden isyan ettiğini ispatlar niteliktedir: “Şimdiki hükümet İslâm hilafetini, saltanatı, Şeyhulislam makamını ve ilim medreselerini ilga etmiş (yürürlükten kaldırılmış) kadınların mesturunu(örtüsünü) kaldırmış, zinayı ve içki içilmesini, kadınların yabancılarla dans yapmasını mübah kılmış, bu gibi fuhşiyata mahsus mesala dans salonu, tiyatro, sinema, bar ve genelev gibi geniş binalar inşa etmişler, Allah(celle celaluhu) ve Rasûlü’nün(sallallah’u aleyhi vesellem)dini olan dinimizle istihza(alay) etmekte bulunmuşlar, onların namına ahkâmı İslâmiye’yi (İslâm hükümlerini) tahkir(küçür düşürme) ve İslâm’ın esaslarını değiştirmişler, erkanı(ileri gelenleri) sarsmışlar, dine ve bu dinin erbabına karşı ilan-ı harp(savaş ilanı) eylemişlerdir…” (2)

Olayın Başlangıcı

Şeyh Said, Piran’a kardeşi Şeyh Abdurrahim’e bir düğün icabı misafirliğe gelir.(5. Şubat 1925)  Misafir olduğu sırada jandarma, köyde askerlik işlemleriyle ilgili aranan kişilerin kendilerine teslim edilmesini ister. Bunun üzerine Şeyh Said, onlar arkadaşlarımızdır. Mâlumunuz bizim yörede eskiden beri kökleşmiş bir kültür bulunur ki; büyük bir insanın bulunduğu bir yerde ne adam götürülür ve ne de insan öldürülür. Misafirler ayrıldıktan ve o büyük zat gittikten sonra mahkûmlar teslim olunur.

Bütün bu yumuşak izahatlar bir türlü jandarmaları tatmin etmeyince jandarmalar silaha teşebbüs edip “Biz bunları silahla götürürüz!“ derler. Ateş açıp içeri girmeye çalışırlar. Fıtraten asabi olan Şeyh Abdurrahim, bu laftan anlamayan ve olay çıkarmak için planlı gönderilen müfrezeye silahla mukabele edince hadise patlamış oldu. (08.02.1925)

Bu çatışma, ayaklanma planının uygulanmasını sekteye uğratır. Aslında Şeyh Said, halkın genel bir ayaklanma için henüz daha hazır olmadığını biliyordu. Bu yüzden de, Piran’da meydana gelen olayı yerinde sınırlı tutmak ve başka yörelere sıçramasını önlemek için Piran’ı terk ederek Tunceli’nin Genç ilçesine gitti. Fakat kardeşi Şeyh Tahir, olayı duyduğu zaman haberin hükümete gitmesini önlemek için Lice postanesine el koyar. 200 adamla Genç’e gelerek el koyduğu bütün para ve belgeleri Şeyh Said’e teslim eder. Bu iki olay ayaklanmanın başlamasına neden olur. Şeyh Said, vaktinden önce başlayan bir ayaklanmanın başına geçer. (13 Şubat 1925)

İslâm’ın Namusu Ayaklar Altındadır

Şeyh Said kıyamın olduğu günlerde evine uğrar ve hanımı ile arasında şöyle bir dialog geçer: “Bey bey! Bizi bırakıp da nereye gidiyorsun? Sen gidersen bizim nâmusumuzu kim koruyacak? Bizim nâmusumuzu hiç düşünmez misin?”

Şeyh Said’in cevâbı ise çağları aşan bir cevaptır:“Hânım hânım! İslâm’ın nâmusu ayaklar altındadır.”

Şeyh Said, şu sözleri söyleyerek hânımından ve evinden ayrılır:“Hânım! Yarın ben kıyâmet gününde Allâh’ın ve Peygamberi’nin huzuruna suçlu olarak çıkmak istemiyorum. O zaman Allah bana ‘Ey Said! İslâm dîninin hükümleri ayaklar altına alındığında sen niçin sessiz kaldın, gücün ve imkânın olduğu hâlde niye başkaldırmadın?’ diye sorduğunda ben ne cevap vereceğim?

Cehennem zebanîleri beni sarığımdan tutup cehenneme çektiklerinde ben ne edeceğim? Hayır! Andolsun Allah’a ki, yalnız ben ve elimdeki âsâ bile kalsa bâtılın karşısına çıkıp kıyâm edeceğim.

Şehîd olana kadar da mücâdelemden de asla dönmeyeceğim. Hem, ne ben Hz. Hûseyn’den daha makbulum ve ne de siz O’nun Ehl-i Beyt’inden daha makbulsünüz. Ben üzerime düşeni yapmak zorundayım. Allâh’a emânet olun!”

Kıyam Büyüyor

Şeyh Said, 14 Şubat’ta sayıları on bine varan direnişçi ile Genç’e el koydu. Genç şehrini geçici başkent yapan Şeyh, her Müslüman’ı Allah yolunda mücahit olarak kabul etmeye başladı.

Kendisi “Emîr’el- Mûcâhîdîn Seyyîd Mûhâmmed Said el- Naqşibendî” ve “Hâdîm’ul- Mû’mînun (Mü’minlere hizmet eden) Şeyh Said-ê Pîranî” adıyla çevredeki aşiret reisleri, hoca ve Şeyhlere, reislere mektuplar gönderdi.

Şeyh Said, halk arasında büyük bir memnuniyetle karşılandı ve halkın pek çoğu yönetime karşı silaha sarılmaya başladı. Direnişçiler omuz omuza yönetime karşı çarpıştılar.

Batılı bir gazeteci olan Armostrong, “Kürdistan illerinde alevlenen ayaklanma, önünde titreyen cumhuriyetin temelleri sarsılmaya başladı.” diye yazdı.

1925 Şubat ortalarında, Şeyh Said kendi önderliği altında Lice ve Hani’ye el koydu. 28 Şubat’ta Palu,  Şeyh Said’in ve o zaman seksen bin kişiye varan Şeyh Said ordusunun karargâhı oldu.

Şeyh Said ve arkadaşları, aldıkları her yerleşim merkezinde geçici idareler kuruyorlardı.

Kurtarılmış bölgelerin halkı Şeyh Said’e çok bağlıydı. Ona büyük destek veriyorlardı.

Şeyh Said Mart ayında Diyarbakır şehrini almak için saldırıya geçti fakat bir türlü mümkün olmadı. Aynı gece 150 Şeyh Said taraftarı, ordu tarafından öldürüldü. Diğerleri geri çekilmek zorunda kaldılar.

Çeşitli bazı nedenler Türk ordusunun daha hızlı ilerlemesine neden oldu. Aşiret reislerinin hükümet kuvvetlerine yardımı ve Şeyh Said taraftarlarını arkadan vurdular.

İran; Yine İhanet! Yine İhanet!

Tarih boyunca Ehl-i Sünnet’e olan ihanet ve desiseleri hiç bitmeyen İran tekrar ihanet etti.

T.C Hükümeti, İran Şahı Şah Rıza’ya haber göndererek sınırı geçenlerin cezalandırılmasını ister. Şah Rıza daha önce kendisine verilen haber üzerine kendilerine geçiş izni verir. Hoy şehrine kadar güvenle gelirler. Oradan askeri bir kışlaya giderler. Kışlada bulunan komutan maslahat gereği silahlarını teslim etmelerini ister ve bazı işlemlere başvurduktan sonra kendilerine silahlarının geri iade edileceğini söyler. Önce itiraz ederler; ama başka çareleri olmadığı için söyleneni yaparlar. İşte o an onların üzerine mermi yağdırılır. Bir anda kışla ölüm mezbahasına döner.

Şeyh Said’in kardeşi Diyaeddin, oğlu Abbas da aralarında bulunduğu 50 kişiye yakın Şeyh Said taraftarları hunharca, kalleşçe şehit edilir. Katliamdan kurtulmak için kaçmaya çalışanlardan hemen hepsi tutuklanır ve malları kısa sürede yağma edilir. Tutuklananlar aç ve çıplak bir vaziyet altında altı ay Tahran zindanlarında bekletildikten sonra serbest bırakılırlar.

Kıyamın Kısa Sürede Bastırılmasının Nedenleri

1- Kıyâm’ın düşünülen zamandan önce, hazırlıksız ve bir provokasyonla başlaması

Bunu Şeyh Said’in kardeşini ziyaretinden sonra başlayan olaylarda ve çeşitli zamanlarda yaptığı itiraflarda görmekteyiz.

2- Sonu gelmeyen ihânetler

Şeyh Said’in kıyamının hızlı bastırılmasının en büyük sebebi budur. İlk olarak Şeyh Said’e biât eden birçok aşiret, şeyh ve ağalar kendilerini para ve makam karşılığında rejime satarak Şeyh Said’e ve kıyâma ihânet ettiler. Şeyh Said ve erlerini arkadan vurdular.

Şeyhin “… Maksadım bu dine hizmet etmekti ve şimdi anladım ki muvaffak olsaydık bu ahali ile bir şey olmazdı… Ahaliden sıdkım sıyrıldı, şeriate razı olan ahali kalmamıştır.” dediği söylenir.

3- Rejimin yalan – yanlış propagandaları:

Rejimin kıyâm bölgesinde yaptığı propaganda şöyledir: “Şeyh Said, Ermenîler’le işbirliği içindedir. İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlar’dan destek görüyor. İsyânın dînî motifleri sizi yanıltmasın!”

Devletin Avrupa’da yaptığı propaganda ise : “Doğu’daki isyân hareketi, Şeriât için yapılmıştır. Eğer isyânı bastırmak için bize yardım etmezseniz, sizin baş düşmanınız olan İslâm, yeniden vücûd bulacaktır!”

4- Rejim askerlerinin Şeyh Said askerleri kılığına girerek soygun ve talana girişmesi:

Kıyâmı durdurmakta epey zorlanan rejim, çok sinsî bir yönteme başvurarak kendi askerlerine Şeyh Said askerlerinin giydiği kıyâfetleri giydirmek suretiyle soygun ve talana sevketti. Bu durumu görenler;”bunlar hem, biz Şeriât için kıyâm ediyoruz diyorlar, hem de kızlarımıza tecâvüz ediyorlar” deyip rejimin safına geçtiler.

Bu İftiranın Şeyh Said Tarafından Reddi: Halka Karşı Gösterdiği Hassasiyet

Onun halka olan hassasiyetini kardeşi Şeyh Abdurrahim’e gönderdiği şu mektup ispatlamaktadır: “Mücahidlere İslâm şeriatının sınırları içerisinde hareket etmelerini tavsiye ederim. Müslümanların mallarını telef etmekten kesinlikle uzak dursunlar. Eğer zaruret hali olur, zor durumda kalırlarsa ödeme vesikası vermek kaydıyla ambarlardan gerekli erzak alınabilir. Daha sonra alınan miktar kadar mal  ya da karşılığı olan para o kimselere ödenir.” (3)

İhanet ile Gelen İdam Kararı

Kıyam boyunca kıyamı destekliyor gibi bir görüntüye bürünen Binbaşı Kasım, kıyamın bastırılması üzerine Şeyh ve arkadaşlarına hain bir plan kurdu. Onlara İran’a kaçmalarını önerdi. İran’a geçmek isteyen Şeyh Said ve arkadaşlarıyla birlikte yol aldı.

Kafile, Muş’ta Abdurrahman Paşa Köprüsü’ne geldiğinde Binbaşı Kasım havaya ateş ederek kafileyi durdurdu. Bölgede bulunan 12. Fırka’ya Şeyh Said ve arkadaşlarının kendi elinde esir olduğunu haber verdi. Şeyh Said Efendi ve beraberlerindekileri tutuklattırdı.

Diyarbakır’da kurulan Şark İstiklal Mahkemesi’nde onların aleyhine tanıklık etti.

26 Mayıs’ta yakalandıktan sonra Diyarbakır’da Engizisyon Mahkemelerini andıran, üyeleri milletvekillerinden oluşan İstiklal Mahkeme’lerinde yargılanmaya başlar.

Şeyh Said ve arkadaşlarının avukat tutmalarına izin verilmez.

Türkçe bilmeyen sanıklardan bazıları savunmalarını Arapça ve Kürtçe olarak yapar, fakat tercümanın gelmediği zamanlarda savunmalarını yapamazlar ve verilecek karara razı olmak zorunda kalırlar. Mahkemenin üyelerinden Avni Doğan, bir gencin Türkçe bilmediğini, kendisini savunamadığını ve bu yüzden idam cezası verdiklerini daha sonra Dünya Gazetesi’ne verdiği mülakatında açıklayacaktır.

İdamlık Adamın Son Günleri

Namusu Ekber, Dinimizdir

Şeyh Said’in, Diyarbakır zindanı günlerinde kendisini görmeye gelen kızının; “Namusumuz ayaklar altına alındı” feryadına karşılık, ‘Arkamızdan ağlayıp da zalimleri sevindirmeyin. Kıyamımızı iyi anlayın ve bizden sonrakilere anlatın. Bizim için ‘Namusu ekber, İslâm dinimizdir. ” demiştir.

Ve… Şehitler Ölmez

Elleri ve ayaklarından zincirlere bağlı olarak 47 idam mahkûmu sehpalara götürülür.

Hanili Mustafa Bey, “son arzusu” sorulduğunda, “Önce beni asın. Oğlumu ipte görmeyeyim”

dedi. Fakat isteği kabul görmüyor. Önce oğlu Mahmud asılıyordu. Mustafa Bey, oğlunun darağıcına yürüyüşünü, boynuna sicimin geçirilişini, taburenin çekilmesini seyrediyor, son haykırışını dinledikten sonra, ipin ucunda sallanmasını görüyordu. Sonra idam sehpasına yürüdü ve kendisi de idam edildi. 

Şeyh Said idam edileceklerini duyunca namaz kılmak ister ve namaz kılması için kendisine izin verilir. Namaz kıldıktan sonra kendisine “ne hissediyorsunuz” sorusunu soran Akşam gazetesinin muhabirine dönerek “Asıldığıma acıma. Zira asılmam Allah ve din içindir” der.

Şeyh Said ip geçirilmeden mahkeme üyelerinden Ali Saib Bey ve Diyarbakır valisi Mürsel Bey’e dönerek “MAHŞERDE HESAPLAŞACAĞIZ” (29 Haziran 1925) der, idamdan önce kendisine uzatılan deftere “Bu dünyadaki hayatımın sonu geldi. Şu basit ağaç dallarına asmanıza perva etmem.” yazar ve ayağının altından tabure çekilerek idam edilir.

İşin ilgi çeken yanı ise şudur: “Karar açıklanmadan birkaç gün önce Darkapı’daki meydana idam sehpaları hazırlanır. Sanki darağacını hazırlayanlar kaç kişinin idam edileceğini biliyorlarmış gibi 47 kişi için darağacı kurulmuştur.”

Şeyh Said’in Mezarı Nerede?

Şeyh Said ve arkadaşlarının mezarı nerede hala bilinmiyor. Hatta kişisel eşyaları dahi ailesine teslim edilmemiş.

İhanetin Bedelini Allah Bu Dünyada Tattırıyor

Peki, sizce Binbaşı Kasım’ın hainliğinin mükâfatı ne oldu?

İşte cevabı: “Yaptığı büyük(!) iş sonucu kendisine makam verilmesini bekledi ancak makam verilme umudu haberi gecikince Ankara’ya gitti. “

Sonrasını dönemi yaşayan bir şahit anlatıyor: “Hüseyin Abdullah Akdeniz anlatıyor: “‘İdamlardan sonra herkes bana düşman kesildi, kötü bir duruma düştüm. Akrabalarımdan dahi güvenim kalmadı, ne yapacağımı şaşırdım. Mustafa Kemal Paşa ile görüşmek için randevu talep ettim. Özel Kalem Müdürü, Mustafa Kemal’e durumu bildirdi. Mustafa Kemal randevu vermeyi reddetti. ‘Kasım, İsmet Bey’le görüşsün’ dedi. Bunun üzerine Başbakanlığa çıktım, İsmet Bey’le görüşmek için randevu istedim. Olumlu karşılandım, İsmet Paşa’nın makamına gittim, selam verdim. İsmet Paşa ne elimi tuttu, ne de beni oturttu. Bana baktı, ‘Kasım, ne istiyorsun?’ dedi. Ben de ‘Memleketim, devlete karşı isyan etti. Devlet kuvvetleri ile çarpıştı. Ben, devletin yanında yer aldım. Devlete büyük yardımlarım dokunduğu için memleketim bana düşman kesildi. Can güvenliğim kalmadı, ayrıca ailemin geçimini temin etmem zorlaştı. Bir emekli subayım, rastgele çalışmam mümkün değil,  devlet tarafından bana bir iş verilmesini diliyorum.’ dedim. İsmet Paşa bana bakarak ‘Kasım, sen gençsin, kendine bir iş bul, çalış, devlet kapısında sana iş yoktur, gidebilirsin’ dedi. O zaman nasıl büyük bir hata yaptığımı anladım. Pişman olarak çıktım.” (4)

Daha sonrası ise daha bir ibretlik olay…

Kasım, Varto’da verimli ve geniş arazilere sahiptir. Devlet, vazife vermediği gibi hain Kasım’ın babasından kalma Varto’daki arazilerine el koyar. Bu el koyuştan sonra Kasım’a, Aydın Söke civarında “çiftlik” diye içinde birkaç ağacın bulunduğu bir sözde incir bahçesi verilir ve orada zorunlu ikamete tabi tutulur.

Adnan Menderes’in ayaklanma çıkaranlara af çıkarması sonucu 1955’te Elazığ’a gelir. Orada umduğunu bulamayınca Varto’ya gider.

Hain Kasım, Varto’da iken yatağa düşer, iki-üç yıl hasta kalır, sahip çıkan kimse olmaz, kadın bir yeğeni onu evine alır, orada perişan vaziyette can verir.

İdam Sonrası Gelen Ölüm Yağmuru

Şeyh Said’in torunu olan A.Melik Fırat ne diyor: “Şeyh Said’in yakalanıp idam edilerek şehit olmasından sonra askeri birlikler büyük operasyonlar düzenlerler. Şeyh Said ile uzaktan yakından ilgisi bulunan birçok kimse bu operasyonlarda hayatlarını kaybederler. Bölgede operasyon yapan askerlere geniş yetkiler verildiği için, Kürt halkı çetin bir baskıya mahkûm kalır ve şahid olunan, yaşanan hadiseler halkın tam anlamıyla sinmesine neden olur…

Şeyh Said’in akrabalarından kadın, çocuk ve yaşlılar dışındakiler ya tutuklanmış, ya da değişik yerlere dağılmış oldukları için kalanlar, dağlarda gizlenmek ihtiyacı duymuşlardır. Bu sahipsiz ve kimsesizler gizlendikleri yerlerden toplanıp tutuklandıktan sonra batıya sürgün edilirler. Milas onların sürgün yeri seçilir. Ege denizinin kenarında geçirdikleri beş yıllık sürgün hayatından sonra af edilirler. Bu sırada Şeyh Said’in Bağdat’taki oğlu Şeyh Ali Rıza ve sürgündekiler geri dönmüşlerdir. Aradan beş sene geçtikten sonra yeniden sürgün edildiler.

1935-36 yıllarında Bulgaristan sınırındaki ıssız bir köy onların jandarma nezaretindeki yeni sürgün bölgesi olarak seçildi. Burada on üç yıl kaldıktan sonra, 1947 yılında mecburi iskân zorunluluğuna dair kanunun yürürlükten kaldırılmasıyla birlikte, gözleri korkutulmuş bir vaziyette yeniden yurtlarına dönmelerine izin verildi. Ancak el konan mal varlıklarından herhangi bir kısmı bile geri iade edilmedi…

Kimi araştırmacılar ayaklanmadan sonra yörede gerçekleştirilen taramalar sonucu 30.000 insanın katledildiğini söylüyorlar. Şeyh Said’in torunu M. Kasım Fırat, Şeyh Said’in kâtibi olan Fehmi Bilal’in bu süre içerisinde 80.000 insanın öldürüldüğünü söylediğini bildiriyor.

Eski Van mebusu İbrahim Arvas’ın “Tarihi Hakikatler” kitabının 30. sayfasında şu satırlar yazılıdır: “Ne kadar baba oğul mahkûm varsa önce babanın gözü önünde oğlu astırılır, sonra babayı asarlardı. Bu hususta babanın veya oğlun feryat ve figanları katı kalplerine tesir etmezdi. Eski ismi Darahini olan Genç ilçesinde Zıqti aşiretinin toplu mezarlarının halen durduğunu belirtiyor Kasım Fırat. Günümüzde yaşayan canlı şahitler ise, evlere toplatılarak diri diri yakılan güçsüz çocuk ve kadınlardan, dinamitlerle parçalanan suçsuz insanlardan, ağaçların arasında gizlenmeye çalışırlarken üzerlerine benzin dökülerek ateşe verilen kadınlardan söz ediyorlar. Şeyh Said başkaldırısı gerçek bir Müslüman halk hareketi olduğu için ayaklanma bastırıldıktan sonra cezayı çeken de Müslüman Kürt halkı oldu.”

Şeyh Said’in kardeşi Hınıs Müftüsü Şeyh Bahaaddin evinde namaz kılarken şehid edildi.

Kendisinden Sonra Gelen İftiralar

Davası “Kürtçülük” idi, iddaası

Bunun iftira olduğunun ispatı Şeyh Said idam edilirken son sözü5dür: “Eğer Allah ve din için kavga vermişsem, basit dallarda asılmaktan perva etmem.” (Muhammed Said Palevi el Amedi; 28 Haziran 1925, saat: 02:30)

Ve yine “Eğer Diyarbakır’ı alsaydık, Şeriat’ı tatbik edeceğiz” sözüde onun ırkçı bir yaklaşıma sahip olmadığının delidir.

Şeyh Said, mahkeme savunmasında şu açıklamalarda bulunmuştur:

“Kıyamımızın (direnişimizin) sebebi şeriat meselesi… Hükümet şeriatın bir kısmını kaldırdı. Bunun iadesine sebep olursak sevaba nail olurduk diyordum…”

Yukarıdaki deliller onun davasının şahidler ve kendi diliyle ifade edilmesidir. Bundan sonra ona atılan “Kürtçülük davası için ayaklandı” sözünün şehide atılan ne büyük bir iftira olduğunu gözler önüne sermektedir.

İngiliz Ajanlığı İftirası ile İngilizlerin “Bağımsız Kürdistan Kurdurtma” İçin Bu Olayı Başlattığı İddiası…

Bu iddia da Şeyh’in İstiklal Mahkemesi’nde verdiği cevapla iftira olduğu gün yüzüne çıkan bir ifade olduğu gözler önüne sermekte.

Diyarbakır istiklal mahkemelerinde kendisine sorulan bir soru da şudur:

Mahkeme: “Bu isyanı zannetmiyorum ki yalnız başınıza yaptınız. İşin içinde elbette kışkırtanlar da vardır.”

Şeyh: “Hayır kimse yoktur. Ne içte ne dışta.”

Mahkeme: ” Demek ki bu ayaklanmayı yalnız başınıza yaptınız.”

Şeyh: “ Evet, bu yalnız bizim fikrimizdir. Kürdistan’ın âlim ve ileri gelenleriyle fikir birliğine vardık. Memleketin Müslüman halkıyla birleşerek bu kıyamı yaptık. Çünkü İslâmi eğitim müesseselerinin, İslâm mahkemelerinin, içki ve saire yasakların kaldırılması, nikâhta boşanma hükümlerinin değiştirileceğine dair sesler çıkması, Müslüman halkımızın kalbinde derin bir teessür uyandırmıştı. Artık bu durum karşısında Müslüman halk olarak ayaklanmayı, gerekirse Allah yolunda topyekûn şehit olmayı göze alarak bu işe kalkıştık. Bu bir Müslüman halkın kalbindeki inançtan, beynindeki fikirden doğan bir ayaklanmadır. Baştan söylediğim gibi ne içte, ne dışta bu işin içinde hiç kimse yoktur.”

İşte böyle bir insana adeta İngiliz ajanı gibi muamele edilmektedir.

Zaten derler ya “Tarihi tarihçiler yazar.”  Bu iftira tam bu sözün ispatıdır.

Yine Ismet Inönü (Eski Cumhurbaşkanı ve o dönemin Başbakanı): “Şeyh Said isyanını doğrudan doğruya Ingilizlerin hazırladığı veya meydana çıkardığı hakkında kesin deliller bulunmuyor.” (6)

Musul İşgaline Zemin Hazırladı İddiası

“Musul ve Kerkük’ü Şeyh Said isyanı yüzünden kaybettik”  iddiasına tarihçi Mustafa Armağan şöyle cevap vermiştir:  “27 Kasım 1922’de Lozan’da İsmet Paşa şöyle demiş: “Türkiye fakir bir ülke; Musul petrollerinden pay istiyoruz.”

30 Ocak 1923’te ise: “Fasıla vererek Ankara’ya gelmek, vaziyeti bir müddet muallak bırakmak yahut Musul’dan feragatle başlayarak yeni bir sulh imkânı aramaktır. Ben Musul’dan feragat(Musul’u İngilizlere bırakmak) ederek sulh imkânı aramak fikrindeyim.”

Şeyh Said’in Sözleri

“İslâmi bir bilinçle donanmış halk kitlelerini hiçbir güç, hiçbir silah yenemez…”

“Sonradan sevineceğin bir gam, arkasından üzüleceğin sevinçten iyidir.”

“Aslan, mağarada can verse dahi, köpeğin ağzından artanı yemez.”

“Define ile yılan, gülle diken, sevinçle gam bir aradadır.”

“Rızk bilgi ile artsaydı, cahilden daha zor geçinen olmazdı.”

“Hayatında ekmeği yenmeyen kimsenin adı, ölümünden sonra anılmaz.”

“Söylenmediği müddetçe söze sen hâkimsin. Bir kere söylendi mi, o sana hâkim olur.”

“Düşmanın tatlı sözlerine bakma; balın içinde zehir de bulunabilir.”

“Testisi ister altından olsun, ister topraktan, temiz su değişir mi?”

“Ne karınca zayıf olmakla aç kalır, ne de aslanpençesinin ve kuvvetinin zoruyla karın doyurur.

Günahtan kaçınmayan bilgin, mes’ale tutan bir kördür; doğru yolu gösterir, kendisi görmez.”

“Meyve veren ağaca balta vurmazlar.”

“Beni bu değersiz dallarda aşmanıza pervam yoktur. Muhakkak ki mücadelem; Allah ve dinim içindir.”

————————-

Kaynakça:

Şeyh Said Kıyamı, İbrahim Sediyani

Şeyh Said, Bir Dönemin Anatomisi, Bahadır Kurbanoğlu, Ekin Yayınları

Şeyh Siad Kıyamı’ndaki İhanetlerin Bedeli,  Ahmet Yılmaz (makale)

1925 Şeyh Said Başkaldırısını Doğru Anlamak, M. Şakir KOÇER

Şeyh Said Gerçeği,1-9 (Yazı Dizisi), http://www.yalanyazantarihutansinn.org

1. Şeyh Said, Bir Dönemin Anatomisi, Bahadır Kurbanoğlu, Ekin Yayınları, s.19

2. Urfa’daki Milli aşireti reisi Halil Bey’e gönderdiği iddia edilen mektup

3. Dünya Gazetesi’nde yayınlanan anıları, 12 Haziran 1957

4. Melekan Şeyhleri, Hüseyin  Abdullah Akdeniz

5. Bu sözü Son Saat Gazetesi özel muhabirinin hatıra olsun diye uzattığı deftere Arapça olarak yazmıştır.

6. Hikmet Kıvılcımlı, Ihtiyat Kuvvet: Milliyet (Şark), Yol Yayınları, Istanbul 1979, sayfa 194.