Mal İle Cihad

Kapak Dosya – Hakan Sarıküçük / 2023 Şubat / 123. Sayı

Allah azze ve celle’nin dininde bilinen bir husus vardır ki; bir kimse inandığı dinin hak olduğuna kesin bir şekilde inanmadıkça, sadece merasim kabilinden olan ibadetleri yerine getirmesinin bir manası kalmaz. Bir kimse eğer bu dini hak din olarak biliyor ve hak din olarak iman ediyorsa, bu dini yeryüzünde hâkim kılmaktan başka çaresi yoktur.

Kişi, ya bu din uğrunda fedakârlıkla çalışacak, kendisinden istenilenleri yerine getirecek ve bu uğurda her türlü fedakârlığa katlanacak yahut da dünya menfaatleri gereği bu dini önemsemeyerek kendi elleri ile dinini yalnızlığa terk edecek, zelil bir hayat içinde dininden uzak bir şekilde yaşayıp gidecektir.

İşte gerçek samimiyet burada ortaya çıkmaktadır. Hakikatte bu inanç kalpten mi geliyor yoksa sadece dille söylemekten mi ibaret kalıyor, gerçek manada belli olacaktır. Böyle bir durum kişinin imanının sınandığı bir deneme tahtası ve bir mihenk taşı konumundadır. İşte bu vesileyle bu yüce dine inandığını söyleyen kimselerin imanı ve inancı sınanır.

Eğer kişinin itikadı ve imanı tam ve doğru ise, hiç kimse bu kişiyi zorla başka bir dine sevk edemez, velev ki zorla bu yola soksalar dahi bu kişi yattığı yeri sanki dikenlerden yapılmış gibi görür, sabahlara kadar gözüne uyku girmez, rahatı kaçar. Yiyip içtiği her şey zehir olur. Her an bu durumdan kurtulmanın çarelerini arar ve inandığı hak dini ayağa kaldırmak ve istiklalini elde etmek için olanca kuvvetiyle çalışır.

Öyleyse bir kimsenin sadakatli bir mümin olup olmadığını bilmek ancak Allah yolunda cihad için çalışması ile mümkün olur. Bu adam, kalkıp hak dinin kaim kılınması için çalışıyor mu? Çalışmıyor mu? Çalışıyorsa, var gücünü, her çeşit imkânını, varını yoğunu bu yolda sarf ediyorsa, gerektiğinde canını bile feda edebiliyorsa, her çeşit sıkıntılara ve üzüntülere katlanıyorsa, demek ki bu kimse hakiki iman sahibi sadâkatli bir mümindir. İster bu kimse gösterdiği gayret ve çalışmalarında muvaffak olsun, isterse de muvaffak olamasın. Çünkü bu dinin sahibi yüce Allah’tır. Dinini üstün kılacak olan da sadece O’dur. Kişiye gereken; bu yolda cihad etmesi, çalışması ve gayret göstermesidir.

Hiç kimse hak dini yeryüzüne yerleştirmek için karşılaşılan zorlukları bahane edip sıvışıp kaçmamalıdır. Allah’ın yoluna zıt olan batıl bir dini ortadan kaldırıp yerine hak dini yerleştirmek elbette ki kolay bir görev olmayacaktır. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in gösterdiği fedakârlıkların bir benzeri gösterilmeden ve sünnetullaha göre hareket edilmeden huzur ve rahatlık içinde oturup beklemekle bu iş kendiliğinden halledilemez. Hak dini ikame etmek ve yeryüzüne hâkim kılmak için çalışmak gerekir. Bu çalışmalarda bir hayli sıkıntılara katlanılacak, üzüntülerle karşılaşılacak, zararlar görülecektir. Her kim bu sıkıntılara göğüs gerer ise, her kimin bu zorlukları yenmek için yüksek himmeti var ise, o kimse çalışan kimsedir, o kimse Allah yolunda cihad eden kimsedir.

Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Yoksa sizden öncekilerin çektikleriyle karşılaşmadan cennete girebileceğinizi mi sandınız? Onlar öylesine yoksulluk ve sıkıntı çekmişler, öyle sarsılmışlardı ki peygamber ve yanındakiler, “Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?” demeye başladılar. Bilesiniz ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 214)

Bu ayette müminlere, nihaî başarının, iyilikler uğrunda gösterilecek özverilere bağlı olduğu şeklindeki ilâhî yasa hatırlatılmaktadır. Sonuna kadar imanlarında sebat edenler, Allah’ın yardımının geleceği konusunda ümitlerini yitirmeyenler, gösterdikleri sabır ve dayanıklılıkla hem Allah’ın yardım ve desteğini hem de cennetini kazanmışlardır. Bu, Allahu Teâlâ’nın bir kanunudur. Şu halde İslâm ümmeti de gerektiğinde bu tür sıkıntılardan geçecektir. Nitekim eski peygamberler ve onların ümmetleri gibi Hz. Muhammed ve ashabı da imanlarını ve kutsal değerlerini rahatlarının üstünde görmüşler; bu değerleri koruma ve güçlendirme uğruna maddî ve bedensel yararlarını sonuna kadar feda etmeyi göze almışlar; büyük acı ve sıkıntılara katlanmışlardır. Allah’ın rahmetinden asla ümitlerini kesmemişler, aksine “Allah’ın yardımı ne zaman gelecek!” diye sarsılmaz bir imanla onu bekleyerek, şartların gerekli kıldığı yöntemlerle mücadelelerini sürdürmüşlerdir. Nihayet bu büyük imanları, sabır, sebat ve fedakârlıkları da Allah’ın yardım ve desteğini elde etmelerine sebep olmuş, bu dünyada zafere ulaşıp Müslümanlıklarını Allah’ın isteğine uygun bir şekilde yaşamış ve yaşatmışlardır. Böylece hem İslâm’ı güçlendirmişler hem de cennete girmeye hak kazanmışlardır. Hatta içlerinden bazıları daha hayatta iken cennetle bile müjdelenmiştir.

Cennetle müjdelenmiş sahabeden biri olan ve Allah yolunda bütün malını harcayanlara en güzel örnek, Hazret-i Ebubekir radıyallahu anh idi. Malının tamamını cihad için Rasûlullah aleyhisselam’a getirmişti. Hazret-i Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Ebubekir’in malından istifade ettiğim kadar başka hiçbir kimsenin malından faydalanmadım…” ifadesi karşısında, gözyaşları içinde kalan Ebubekir radıyallahu anh: “Ben ve malım, yalnızca Sen’in için değil miyiz, ya Rasûlallah?”1 demek suretiyle kendisini her şeyiyle beraber Hazret-i Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e adadığını te’yîd etmişti.

Allah Rasûlü’nün: “Çoluk çocuğuna ne bıraktın ya Ebubekir?” sorusuna büyük bir imanla: “Allah ve Rasûlü’nü (bıraktım ya Rasûlallah)!..” şeklinde cevap vermişti.2

Aynı şekilde Hz. Ebubekir radıyallahu anh gibi cennetle müjdelenmiş diğer bir sahabe de Hz. Ömer radıyallahu anh idi. O da malının yarısını getirmişti. Bu defa infak hususunda Hz. Ebubekir radıyallahu anh’i geçeceğini düşünmüştü. Ama yine de onu geçememişti.

Hazret-i Osman radıyallahu anh da 300 deveyi tam teçhizatlı bir şekilde hazırlayarak orduya hibe etmiş ve ayrıca 1000 dinar da bağışta bulunmuştu.

Hazret-i Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onun hakkında da: “Osman’a (bu fedakârane infakı sebebiyle) bundan sonra yapacağı hiçbir şey zarar vermez!”3 buyurarak, büyük bir muhabbetle ona iltifatta bulunmuştu.

Ayrıca Hazret-i Osman’ın ailesi de bütün mücevherlerini Allah yolunda infak etmişti. Bütün hanım sahabiler de, ne kadar takıları ve ziynet eşyaları varsa, Hazret-i Peygamber aleyhisselâm’ın önüne getirmişlerdi.

Malını Allah’ın dininin yüce olması için harcayan kişiler içinde bize örnek olacak diğer bir kişi de, Ebu Talha radıyallahu anh’dır. Medine’de Ensar arasında en fazla hurmalığı bulunan Ebu Talha radıyallahu anh idi. En sevdiği malı da Mescid-i Nebevî’nin karşısındaki Beyruhâ adlı hurma bahçesiydi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu bahçeye girer ve oradaki tatlı sudan içerdi. “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça, en iyiye eremezsiniz” ayet-i kerimesi nazil olunca, Ebu Talha radıyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına geldi ve:

– Ya Rasûlallah! Cenâb-ı Hak sana: “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça, en iyiye eremezsiniz” ayetini gönderdi. En sevdiğim malım Beyruhâ adlı bahçedir. Onu Allah rızası için veriyorum. Allah azze ve celle’den onun sevabını ve ahiret azığı olmasını dilerim. Beyruhâ’yı Allah’ın sana göstereceği şekilde kullan, dedi.

Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Aferin sana! Kârlı mal dediğin işte budur! Seni duydum, Ebu Talha. Onu akrabalarına vermeni uygun görüyorum.”

Ebu Talha radıyallahu anh: “Öyle yapayım, ya Rasûlallah” dedi ve bahçeyi akrabaları ve amcasının oğulları arasında taksim etti.4

Ebu Talha radıyallahu anh’ın verdiği bu hurma bahçesinin ne kadar değerli olduğunu şöyle anlamamız mümkündür. Peygamber Efendimiz Ebu Talha’ya Beyruhâ’yı akrabalarına vermesini tavsiye edince, aralarında Rasûlullah aleyhisselâm’ın şâiri Hassân İbni Sâbit ve Kur’ân-ı Kerîm’i en iyi bilen ve ashabın muallimi olarak tanınan Übeyy İbni Ka`b’ın da bulunduğu akrabalarına taksim etmişti. Hassân kendi hissesini sonraki yıllarda Muaviye İbni Ebu Süfyan’a yüz bin dirheme satmıştı. O günlerde beş dirhemin bir koyun ettiği düşünülürse, sadece Hassân’ın hissesi yirmi bin koyun alacak kadar değerliydi. Bugünün değeriyle bir koyunun üç bin türk lirası olduğu varsayılacak olursa bu miktar altmış (60) milyon TL’lik bir rakama tekabül etmektedir. İşte Ebu Talha radıyallahu anh, Allah’ın rızasını, onun cennetini ve cemâlini kazanmak arzusuyla en gözde malını seve seve vermişti.

Allah’ın dini uğrunda en sevdiği malı Allah rızası için veren sahabiler arasında, Hz. Ömer radıyallahu anh’ın faziletli oğlu Abdullah’ın da ayrı bir yeri vardır. Abdullah bin Ömer radıyallahu anh çok zengin biri idi. Kölelerinin, cariyelerinin hesabı yoktu. Bu cariyelerden Dümeyne adlı çok güzel bir kıza gönlünü kaptırmıştı. Abdullah İbni Ömer radıyallahu anh: “Allah yolunda sevdiğiniz şeylerden harcamadıkça iyiliğe asla eremezsiniz. Ne harcarsanız Allah onu hakkıyla bilir.” (Âl-i İmran, 92) ayetini hatırlayınca, Dümeyne’yi hemen azad etti ve onu mülkünden çıkardı. Daha sonra da onu azadlı kölesi büyük âlim Nâfi` ile evlendirdi.

Onların mallarından sadaka al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin. Ve onlar için dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir (onları yatıştırır). Allah işitendir, bilendir.” (Tevbe, 103) ayeti nazil olunca, bu teşvikin de tesiri ile sahabiler arasında sırtıyla yük taşıyıp sadaka vermek için çırpınanlar oldu. Hatta bir keresinde Ebu Akil el-Ensârî isimli bir sahabi, bir sa’ yani bir ölçek hurma getirdi. Oysa Ebu Akîl, o gün çalışıp kazandığı hurmaların yarısını getirmişti. Bir ölçeğini ev halkına, bir ölçeğini de orduya bağışlamıştı. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Allah senin getirip verdiğini de alıkoyduğunu da bereketlendirsin!” buyurdu ve getirilen hurmanın toplanan yardımlar içine dökülmesini emretti.5 Münafıklar “Allah bu adamın bir sa’6 hurmasına muhtaç değildir” diye onu küçümsediler. Abdurrahman İbni Avf radıyallahu anh, servetinin yarısı olan dört bin dirhem gibi epeyce yüklü bir parayı getirip tasadduk etmişti. Bu kez de münafıklar: “Bu bir gösterişten ibarettir” dediler. Bunun üzerine şu ayet indi: “Sadakalar hususunda, müminlerden gönüllü verenleri ve güçlerinin yettiğinden başkasını bulamayanları çekiştirip onlarla alay edenler var ya, Allah işte onları maskaraya çevirmiştir. Ve onlar için elem verici azap vardır.” (Tevbe, 79)

Aslında münafıkların çekemedikleri, ashab-ı kiramın zenginiyle fakiriyle mal veya kazançlarının yüzde ellilik bölümünü tasadduk etmeleriydi. Bu iki örnekte sadaka olarak verilen miktar değişse de, sadaka verenlerin fedakârlık oranları değişmiyordu. Yüzde elli oranında bir tasadduk gayreti…

Ahirette acı bir azaptan kurtulmanın yolu iyilik yapmaksa, bunun azına çoğuna bakılmamalıdır. İyilik niyeti ile yapılacak her hayır mutlaka bir güzel sonuca ulaşacaktır. Nitekim Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allah’ın rızasını kazanmak ve ruhlarındaki cömertliği kuvvetlendirmek için mallarını hayra sarf edenlerin durumu, bir tepede kurulmuş güzel bir bahçeye benzer ki, üzerine bol yağmur yağmış da iki kat ürün vermiştir. Bol yağmur yağmasa bile bir çisinti düşer (de yine ürün verir). Allah yaptıklarınızı görmektedir.” (Bakara, 265)

Yine fakir Müslümanlardan Ulbe bin Zeyd, gecenin bir kısmı geçince kalktı, namaz kıldı ve şöyle yalvardı: “Ey Allah’ım! Sen cihada çıkmayı emir ve teşvik buyurdun. Hâlbuki beni, üzerine binip Rasûlün ile birlikte cihada çıkabileceğim bir hayvana sahip kılmadın! Rasûlü’nün elinde de beni üzerine bindirecek bir hayvan bulundurmadın! Ben her zaman mal, beden ve eşyadan üzerime düşen sadakayı vermişimdir. Ey Allah’ım! Kulların içinde bana nasip ettiğin şu bir parça malımı tasadduk ediyorum!”

Sabah olunca Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına gelip: “Ya Rasûlallah! Elimde sadaka olarak verebileceğim bir şey yok. Şu bir parça eşyamı tasadduk ediyorum! Bundan dolayı beni üzen veya bana kötü söz söyleyen ya da benimle alay eden kimseye de hakkım helal olsun!” dedi.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu sözler karşısında sâdece: “Allah sadakanı kabul etsin!” buyurdu ve başka bir şey söylemedi. Ertesi gün de ona: “Ben senin sadakanı kabul ettim. Seni müjdelerim! Muhammed’in varlığı kudret elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, sen sadakası kabul olunanların divanına yazıldın.” buyurdu.7

Allah yolunda harcanan mal, sahibi için Allah katında büyük bir ecre vesile olur. Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Mallarını Allah yolunda harcayanların örneği, her başağında yüz tanenin bulunduğu yedi adet başak çıkaran bir tohum tanesi gibidir. Allah dilediğine katlayarak verir, Allah (zât ve sıfatlarında) sınırsızdır, her şeyi bilmektedir.” (Bakara, 261)

Nitekim bir hadisi şerifte de : “Allah yolunda kim bir nafaka verirse, onun için yedi yüz katı sevap vardır,” buyurulmaktadır.8

Yine bir başka hadiste: “Kim, Allah yolunda bir gaziyi donatırsa, (kendisi de) gaza etmiş (demek)tir. Kim de (savaşa katılan) gaziye ailesi hakkında hayırla halef olur (geride kalanların ihtiyacını giderir) se (o da) gaza etmiş (demek)tir,” 9 buyurulmaktadır.

Malla cihad diğer bütün cihad çeşitlerinin adeta baş şartı durumundadır. Hadisi şerifte: “Ahir zaman olduğunda insanlar için gümüş ve altın paralar gerekli olur. Kişi onlarla dinini ve dünyasını ayakta tutar,10 buyurulmuştur.

Öğretim ve eğitim yoluyla yapılan cihad da, kitap temin etmek, öğretmek ve öğrenmek için paraya ve mali güce ihtiyaç vardır.

Kalemle ve dille yapılacak olan cihad da, kitap basımı, telifi, yayıncılık, gazete ve dergi, konferans ve seminerler için mali güce ihtiyaç vardır.

Elle yapılan cihadda her türlü silah için, hazırlık için, şehitlere ve esirlere harcamak için mali güce ihtiyaç vardır.

Mali güçten ve gerekli olan bütçeden yoksun olan bir cihad yürümez. Bunun içindir ki Allahu Teâlâ mal ile cihadı can ile yapılan cihad ile bir tutmuş ve şöyle buyurmuştur: “Allah, kendi yolunda çarpışırken öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını, karşılığında cennet vermek üzere satın almıştır. Bu, Allah’ın Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da yer almış gerçek bir vaadidir. Kim Allah’tan daha fazla sözüne bağlı olabilir! O halde yaptığınız bu alışverişten ötürü sevinin. İşte büyük bahtiyarlık da budur.” (Tevbe, 111)

Müslümanlar derece derecedirler. Kimi sadece malı ile cihad eder. Kimi sadece canı ile cihad eder. Kimi yalnızca ilmi ile cihad eder. Kimi yalnız dili ile cihad eder. Kimi de cihadın her türlüsünü yapmaya çalışır ve buna gücü yeter. Şurası bilinen bir gerçektir ki Allahu Teâlâ hiçbir nefse gücünün üzerinde olan bir şeyi yüklemez.

Nefse en ağır gelen amel, amellerin en üstünüdür. Sevdiği malı Allah yolunda harcamak ise yiğit adamların işidir. Çünkü mal sevgisi insana cazip gösterilmiştir. Çoğu insana göre malını başkasına vermek, hele en güzelini ve en çok sevdiğini gözden çıkarmak canından bir parça vermek kadar zordur. Hakikatte mümin kişi cimri değildir. Nitekim hadisi şerifte: “İki haslet vardır ki müminde bir arada bulunmazlar: Cimrilik ve kötü ahlak,”11 buyurulmaktadır. Yeter ki bu husustaki cehaleti giderilmiş ve ikna edilip inandırılmış olsun.

Bundan dolayı cihad vazifesini yüklenen kişiler kendilerine uygun olan yollarla bu davaya hizmet etme arayışı içinde olmalıdırlar. Herkes gücü nispetinde Allah’ın dininin yardımcısı olmalı, bu uğurda elinden gelen bütün fedakârlığı göstermelidir. Ne mutlu bu dine malı ve canı ile destek veren mücahidlere… Ne mutlu bu dinin yardımcıları olan Ensarullah’a…

1. İbn-i Mâce, Mukaddime, 11

2. Tirmizî, Menâkıb, 16/3675

3. Tirmizî, Menâkıb, 18/3700; Ahmed, V, 63

4. Buhârî, Zekât 44, Vekâlet 14, Vesâyâ 10, 17, 26, Tefsîru sûre (3) 5, Eşribe 13; Müslim, Zekât 42, 43

5. Taberî, Tefsîr, X, 251

6. Yaklaşık 2,917 gramdır.

7. İbn-i Hacer, el-İsâbe, II, 500; İbn-i Kesîr, es-Sîre, IV, 9; Vâkıdî, III, 994

8. Tirmizi, Nesai

9. İmam Malik dışında altı Hadis kitabında zikredilmiştir.

10. Camiu’s-Sagir

11. Tirmizi, Birr, 41; Buhari, Edebü’l Müfred, 282