Rabbin Seni Ne Kadar Seviyor?

Kapak Dosya – Ahmet İnal / 2020 Eylül / 93. Sayı

I) Allah (cc) – İnsan Arasındaki Sevgi

Kul, Allah’ın nimeti sayesinde rabbini sever. Bu sevgi gereğince O’na yaklaşmak için bütün benliğiyle kulluk eder. Allah’ı sevme nimetine nail olan kul ihlasla yaptığı amelleriyle daha büyük bir nimete mazhar olur ki bu da Allah’ın onu sevmesidir. Allah ile kul arasındaki sevginin kaynağı “Müsebbibul esbab” olan Allah’tır. Allah azze ve celle kendi azametine ve yüceliğine rağmen âlem içinde bir nokta bile teşkil edemeyecek kadar küçük ve bir o kadar da aciz kullarını sevmektedir. Seyyid Kutup’un ifadeleriyle “İslami tasavvurun ubudiyyetin hakikati ile uluhiyyetin hakikatini birbirinden ayırmak hususunda keskin oluşu Allah ile kul arasındaki o tatlı sevgiyi kurutmaz.”

Allah ile kul arasındaki sevgi “vüd” ve “hub” kelimeleriyle ifade edilmiştir. Sevgi anlamına gelen “vüd” yine sevgi anlamına gelen “hubdan” daha üstün ve derin anlamlar taşır. Esmaul Hüsna’da “Vedud” olarak karşılık bulmuş bu ismin iki anlamı vardır; seven ve sevilen. Birincisi ismi fail vezninde olup Allah’ın peygamberlerini ve salih kullarını sevmesidir. İkincisi ise ismi meful vezninde olup Allah’ın, kulların bütün sevdiklerinden daha üstün bir sevgiyi hak etmesidir. Hatta o kulun kendi gözünden, kulağından ve nefsinden daha sevimli olmasıdır.

II) Allah’ın Müminlere Olan Sevgisi

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, bilsin ki Allah yakında öyle bir toplum getirir ki Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler. Müminlere karşı yumuşak, kafirlere karşı da onurlu ve şiddetlidirler. Allah yolunda cihad eder, hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. Bu, Allah’ın bir lütfudur, onu dilediğine verir. Allah, geniş ihsan sahibidir, her şeyi çok iyi bilendir.” (Maide, 54)

Bu ayet için bazı alimler şöyle demiştir: “Ayette Allah’ın kula olan sevgisi kulun Allah’a olan sevgisinden öne alınmıştır. Bu demektir ki Allah’ın bir kulu sevmesi olmadan kulun Allah’ı sevmesi mümkün değildir. Kulun Rabbini sevmesi, Allah’ın bir fazlı ve ikramıdır. Kulun bu sevgide bir gücü, kuvveti ve müdahalesi yoktur. Zira tüm sebeplerin müsebbibi Allah’tır.”

Bir kutsi hadiste Allahu Teâlâ şöyle buyurdu: “Kim benim veli kuluma düşmanlık ederse ben de ona harp ilan ederim. Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma gideni, ona farz kıldığım şeyleri eda etmesidir. Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, sonunda sevgime erer. Onu bir sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı (aklettiği kalbi, konuştuğu dili) olurum. Benden bir şey isteyince onu veririm, benden sığınma talep etti mi onu himayeme alır korurum. Ben yapacağım bir şeyde mümin kulumun ruhunu kabzetmedeki tereddütüm kadar hiç tereddüte düşmedim. O ölümü sevmez, ben de onun sevmediği şeyi sevmem.”[1]

Bu hadis Allah’ın, veli kullarını ne kadar sevdiğini tarif etmede başka bir söze ihtiyaç bırakmayacak kadar şümullü bir hadistir. Sevginin gerektirdiği her ne varsa bunların tamamı kemal boyutunda Allah azze ve celle tarafından gerçekleştirilmiş. Bir düşünelim, bizi seven hangi insan bir an bile istisnası olmaksızın sürekli bizimle olmaya, tüm ihtiyaçlarımızı karşılamaya, düşmanlarımıza harp ilan etmeye ve sevdiğimizi sevip nefret ettiğimizden nefret etmeye güç yetirebilir ki? Bir insan bizi ne kadar çok severse sevsin yine de tüm bunları yerine getirmek istemez, istese de gücü ve kuvveti yetmez. Ama Allah azze ve celle veli kulunu o kadar çok seviyor ki tüm nimetlerinden ona ikram ediyor. Ne mutlu o kula ki Allah adına yürüyor, onun adına konuşup onun gözüyle hayata bakıyor, onun kulağıyla işitip onunla aklediyor.

Allah’ın, veli kuluna bahşettiği nimetler bununla da kalmıyor. O, sevdiği kulunu başkalarına da sevdiriyor. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellembuyurdu ki: “Şüphesiz ki Allah bir kulu sevdiği zaman Cibril’i çağırır ve ona “Ben falan kulumu seviyorum. Onu sen de sev” der. Ve o kulu Cibril de sever. Sonra Cibril semada seslenerek “Gerçekten Allah falan kulu seviyor. Onu siz de sevin” der. Artık onu göğün ehli de sever. Sonra yerdeki insanların gönlüne o kimse için sevgi ve kabul konulur. Allah bir kula buğzedip onu sevmediğinde de Cibril’i çağırarak “Ben falan kulu sevmiyorum ve ona buğzediyorum. Sen de ona buğzet” der. Ve Cibril de o kula buğzeder. Sonra Cibril sema ehli arasında “Allah falan kulu sevmiyor ve ona buğzediyor. Siz de ona buğzedin” diye seslenir. Onlar da o kimseye buğzederler. Sonra o kul içinde yeryüzündeki insanların kalbine buğz ve nefret konulur.”[2]

Bir kul için ne büyük bir izzet!  Âlemlerin Rabbi olan, azamet ve kibriya sahibi Allah’ın kuluna olan sevgisi semada yankılanıyor, kul görmediği binlerce meleğin sevgisine mazhar oluyor ve yeryüzünde insanların kalbine bu kulun sevgisi konuluyor. Ancak şu var ki Allah azze ve celle’nin bir kulunu sevmesi sayılan bunca nimetlerin yanı sıra zorlu imtihanları da beraberinde getirmektedir. Allah’ın habibi olan Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in buyurduğu gibi “Allah bir kavmi sevdiği zaman onları sıkıntıya uğratır. Kim (bu sıkıntılara) rıza gösterirse onun için (Allah’ın) rızası vardır. Kim de kızgınlık gösterirse onun için (Allah’ın) kızgınlığı vardır.”[3]

 İnsanlara olan sevgimiz bile imtihanlardan geçiyorken Allah’a olan sevgimiz nasıl imtihan edilmesin? İnsanları sevme iddiamız bile delil gerektiriyorsa Allah’a olan sevgimiz nasıl kuru bir laf olarak kalsın? İnsanları sevdiğimiz zaman bile bedel ödememiz gerekiyorken Allah’ı severken bunun bir bedeli olmadığı nasıl düşünülsün?

Sevgi bedel ister. Eğer kul Rabbini sevdiğini iddia ediyorsa Rabbi onu mutlaka imtihan edecektir, hem de en çok sevdiği şeylerle. Allah azze ve celle kulunu kıskanır, kulunun kalbinde kendi sevgisine gölge düşürecek hiçbir sevgiye razı değildir. Eğer kul Allah’ın onu imtihan etmesine karşın sabırlı olur ve sevgisinin gereklerini yerine getirirse mükâfat olarak karşısında Allah’ın, meleklerin ve insanların sevgisini bulacaktır. Başına gelen sıkıntılara rıza göstermediği takdirde de Allah’ı sevme iddiası içi boş, hiçbir anlam ifade etmeyen basit bir sözden ileri gidemeyecektir.

III) Allah’ın Sevgisini Celbeden Ameller

Sevgi Arapça’da “hub” kelimesi ile ifade edilmektedir. “Hub” kelimesinin fiil hali olan “ehabbe” ise Arap dilinde “ekin tanesinin gözükmeye başlaması” manasında da kullanılır.

Sevgi de bu manadan hali değildir. Zira soyut olan sevgi kendini ispat etmek için birtakım karinelere ihtiyaç duyar. Toprak altında gizli olan tohumun filizlenip başak içinde bir tane olarak kendini izhar etmesi gibi sevgi de kendini izhar etme durumundadır. Bu ise öncelikli olarak sevgiyi dile getirmekle ve sevgilinin rızasını almak için çabalamakla mümkündür. Kul, Rabbini sevdiği zaman ona olan sevgisini canlı tutmak ve onun da kendini sevmesini sağlamak için birtakım eylemlerde bulunur. Bu eylemlerine ihlasla devam etmesi sonucunda ise Allah’ın sevgisini kazanma şerefine nail olur. Allah kulunu bu ibadetler karşılığında sever. Kul, Allah’ın onu sevip sevmediğini ibadetlerine bakıp sezebilir. Halis olarak Rabbine ibadet eden kul Allah’ın ona olan sevgisini kalbinde hisseder. Amelden nasibini almamış kullar ise bu noktada ancak kuruntu içindedirler. Ehli Kitap’ın durumunda olduğu gibi: “Yahudiler ve Hristiyanlar ‘Biz Allah’ın oğulları ve O’nun sevdikleriyiz.’ dediler. De ki “O halde niçin Allah size günahlarınızdan dolayı azap ediyor?” Hayır, siz O’nun yarattıklarından bir beşersiniz. O, dilediğine mağfiret eder, dilediğine de azap eder. Göklerin, yerin ve ikisinin arasında bulunan her şeyin mülkü Allah’ındır. Ve varış O’nadır. (Maide, 18)

Şimdi, Allah’ın sevgisini celbeden bazı amellerden ayet ve hadisler ışığında bahsedeceğiz.

1- Farzları İhlasla Yerine Getirip Nafilelerle Allah’a Yaklaşmaya Devam Etmek

Kulu Allah’a en çok yaklaştıran ameller farz olanlardır. Kul yapmakla mükellef olduğu bu amelleri işlemeden Allah’ın rızasına erişemez. Peygamberler de dahil bütün irade sahibi hür kullar bu amelleri işleme mecburiyetindedir. Kalbin temiz olma iddiası bu amelleri kul üzerinden düşüremeyeceği gibi Allah’ın veli kullarından olma iddiası da düşüremez. Allah bu hakikati şu şekilde ifade etmiştir: “Sana yakin (ölüm) gelinceye kadar Rabbine kulluk et.” (Hicr, 99)

Allah kullarından son nefeslerini verinceye kadar kendisine kulluk etmelerini istemiştir. Kim bu kulluğun en büyük gerekleri olan farzları eda eder ve nafilelerle Allah’a yaklaşmaya devam ederse kurtuluşa erer.

Talha b. Ubeydullah radıyallahu anhın şöyle dediği rivayet edilmiştir“Necidlilerden, saçları dağınık bir adam Rasûlullah’a geldi. Sesinin fısıltısı duyuluyor fakat iyice yaklaşmadıkça ne dediği anlaşılmıyordu. (Yaklaşınca) bir de ne görelim! Rasûlullah’a İslam’ın (farzlarından) soruyor. Rasûlullah:

– Gece ve gündüzde beş (vakit) namaz (sana farzdır), buyurdu. Adam:

– Bana onlardan başkası yok mu?

– Hayır ama nafile kılarsan müstesna.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Ramazan ayının orucunu söyledi. Adam yine:

– Bana ondan başkası yok mu? 

Nafile tutmandan başka yok, buyurdu ve sonrasında zekâtı zikretti. Adam:

– Bana ondan başkası yok mu?

– Hayır fakat sadaka vermen müstesna. Bunun üzerine adam:

– Vallahi ne bunu artırırım ne de eksiltirim! diyerek dönüp gitti. Rasûlullah (arkasından):

-Eğer doğru söylüyorsa kurtuldu,

buyurdu.”[4]

Kul farzları tam olarak eda ettiği zaman kurtuluşa erer. Ancak bu, nafile ibadetlerin fazlalık ya da gereksiz olduğu manasında değildir. Zira nafileler bizi menzile yaklaştıran, Allah’ın bize olan sevgisini arttıran ve farzlardan eksik olanlarının yerini dolduran amellerimizdir. 

2- Namaz:

Namaz, kul ile Rabbin buluştuğu en özel andır. Namaz vakti geldiğinde kul Rabbiyle buluşmak için bütün meşguliyetlerinden sıyrılır. Kul, ellerini kaldırıp “Allahu Ekber!” dediğinde Rabbi dışındaki her şeyi elinin tersiyle arkaya iter. Zihni ve kalbi meşgul eden her ne varsa artık geride kalmıştır. Kul için tek bir hedef vardır; Allah ile hemhal olmak, onun huzurunda durmanın haşyetini iliklerine kadar hissedebilmek…

Bu hissi vücudunun en ücra köşelerine dahi ulaştıran kul artık bu özel anların gözetleyicisi olacaktır. İnsanların birçoğunun zoruna giden namaz, bu kul için hayatın vazgeçilmezleri arasındaki yerini alacaktır. Soğukta namaz kılmak için abdest almak, ticaretini en yoğun saatinde bırakıp namaza vakit ayırmak bu kul için zorluk değil şeref için bir paye olacaktır. Allah’ın şu ayetlerde övgüyle bahsettiği kişiler gibi: “Öyle erler vardır ki onları ne ticaret ne alım satım, Allah’ı anmaktan ve namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymaz, gönüllerin ve gözlerin döneceği günden korkar onlar. (Nur, 37)

“Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz o (sabır ve namaz), Allah’a saygıdan kalbi ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir görevdir.” (Bakara, 45)

İbn Hacer rahimehullah namazın önemi hakkında şöyle demiştir: “Namazın kıymeti ne kadar da büyüktür! Kulun kendisiyle Allah’a yaklaşmasına vesile olan muhabbetullah ondan neşet eder. Çünkü namaz, münacat ve Allah’a yakınlaşmanın mahallidir, kul ile Rabbi arasında hiçbir vasıta söz konusu olamaz. Kul için ondan daha güzel bir şey yoktur.

3- Zikir:

Dil kalbin aynası kalp ise muhabbetin tarlasıdır. İnsan sevgiyi kalbine eker. Dilden dökülen ise kalpte bulunandan başkası değildir. Seven sevdiğini daima anar, yad eder. Rabbini seven kul onu anar, zikreder; Rabbi ise onu daha hayırlı meclislerde zikreder. Zikir, kulu Rabbe yaklaştıran en büyük vesilelerden biridir. Kul Allah’a olan sevgisini onu anıp zikretmekle izhar eder. Peygamberimizin buyurduğu gibi: “Allahu Teâlâ’ya muhabbetin alameti zikrullahı sevmek, nefretin alameti ise zikrullahı sevmemektir.” 

Şüphesiz Allah’ı en çok seven Nebi sallallahu aleyhi ve sellem ağzı daima zikirle ıslak kalan bir peygamberdi. Zikir, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in hayatında daima var olan bir ibadetti. Yatağa girerken, yataktan çıkarken, elbise giyerken ve çıkarırken, eve girerken ve evden çıkarken, yolculuğa başlarken ve yolculuktan dönerken, sevinç ve üzüntü anında, sabah-akşam her daim Rabbiyle hemhal olmuş bir dil ve kalp…

Allah’ı zikretmekten uzak olan kalpler Allah ile irtibatı kopmuş katı kalplerdir. Allah iman eden kullarını bu duruma düşmekten sakındırmaktadır: 

“İman edenlerin Allah’ı anma ve O’ndan inen Kur’an sebebiyle kalplerinin ürpermesi zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onlardan birçoğu yoldan çıkmış kimselerdir.” (Hadid, 16)

4- Tevekkül: 

Allah’ın sevgisini celbedecek bir diğer amel “tevekkül”dür. Çünkü Allah azze ve celle Kur’an-ı Kerim’de kendisine dayanıp güvenen mütevekkil kullarını sevdiğini belirtmiştir. Tevekkül; sebeplere sarıldıktan sonra işlerin sonucunu Allah’a bırakmak ve sadece Allah’tan yardım dilemektir. Kul Rabbine güvenip dayandığı ve işlerine onu vekil kıldığı zaman muhakkak ki Allah kuluna yetecektir: “Hâlbuki kim Allah’a güvenip dayanırsa Allah ona yeter. Şüphe yok ki Allah mutlak galiptir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.” (Enfal, 49)

Tevekkül, peygamber ve salihlerin azığıdır. Zorlu mücadelelerinde peygamberlerin en büyük silahı Allah’a tevekkül etmeleriydi. Çünkü onlar Allah’ın kendilerine yeteceği hususunda en küçük bir şüphe bile duymuyorlardı. Nitekim Hz. İbrahim’in ateşe atılması olayı tevekkülün önemi hakkında çok önemli dersleri ihtiva etmektedir. İmam Buhari’nin rivayetine göre Hz. İbrahim’in ateşe atılmadan önce söylediği son sözü “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir.” olmuştu. Ateşe atılırken dahi Allah’ın kendisini yalnız bırakmayacağına olan imanı o kadar kesindi ki Allah mükafat olarak yakma özelliğini verdiği ateşi onun için serinlik ve esenlik kılmıştı.

5- Ziyaret: 

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hiçbir karşılık beklemeden sırf Allah rızası için kardeşinin ziyaretine giden kişiyi Allah’ın sevgisiyle müjdelemiştir: “Adamın biri, bir başka köydeki (din) kardeşini ziyaret etmek için yola çıktı. Allahu Teâlâ, adamı gözetlemek için onun yolu üzerinde bir meleği görevlendirdi. Adam meleğin yanına gelince, melek:

– Nereye gidiyorsun? dedi. Adam:

– Şu (ileriki) köyde bir din kardeşim var, onu ziyarete gidiyorum.

– O adamdan elde etmek istediğin bir menfaatin mi var?

– Yok, hayır. Ben onu sırf Allah rızası için severim, onun için ziyaretine gidiyorum.

– Sen onu nasıl seviyorsan Allah da seni öylece seviyor. Ben, bu müjdeyi vermek için Allahu Teâlâ’nın sana gönderdiği elçisiyim, dedi.”[5] 


[1]. Buhârî, Rikak, 38

[2]. Müslim, Birr, 157

[3]Tirmizî, Zühd, 56

[4]Buhârî, İman, 3; Müslim İman, 8-9

[5]Müslim, Birr, 38