Gündem Analiz – Muhammed Eyüp / 2025 Temmuz / 152. Sayı
İran ve İsrail Çatışması Nasıl Okunmalı?
“Ey iman edenler! Sizden olmayanlardan sırdaş edinmeyin. Onlar size fenalık etmekten asla geri kalmazlar. Hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Onların öfkesi ağızlarından taşmaktadır, kalplerinin gizlediği ise daha büyüktür. Eğer aklediyorsanız, şüphesiz size ayetleri açıkladık. İşte siz öyle kimselersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri halde siz onları seversiniz. Siz bütün kitaplara inanırsınız; onlar ise, sizinle karşılaştıklarında ‘inandık’ derler, kendi başlarına kaldıklarında da size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: Kininizden ölün! Şüphesiz Allah kalplerin içindekini hakkıyla bilmektedir. Size bir iyilik dokunursa bu onları üzer. Başınıza bir kötülük gelse ona sevinirler. Eğer siz sabırlı olur, Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız, onların hileleri size hiçbir zarar vermez. Çünkü Allah onların işlediklerini kuşatmıştır.”
(Âl-i İmran, 118-120)
Siyonist işgal şebekesi İsrail, Haçlı müttefiki ABD’nin de desteğiyle, 13 Haziran günü İran topraklarını hedef alan geniş bir saldırı dalgası başlattı. Bu satırların kaleme alındığı dakikalarda halen devam eden bu saldırılarda İran rejiminin üst düzey komutanları, askeri merkezleri, nükleer tesisleri, nükleer bilimcileri ve diğer merkezler yoğun bir şekilde hedef alınıyor. İran da buna karşılık olarak İsrail işgali altındaki topraklara füze saldırıları tertip ediyor. Şüphesiz söz konusu saldırılara dair söylenmesi gereken oldukça fazla şey, açığa kavuşturulması gereken birçok husus bulunmaktadır.
Evvela belirtmek gerekir ki bu çatışmanın Müslüman zihinlerde karışıklığa yol açması normaldir. Zira bu çatışma hiçbir şekilde Müslümanları ilgilendirmeyen uzak bir coğrafyada cereyan etmemektedir. Ayrıca söz konusu çatışmanın tarafları Müslümanlar açısından bir kapalılık arz etmektedir. Örneğin bu çatışma Rusya-Ukrayna çatışması gibi bir çatışma değildir. Yahut Gazze’deki mübarek cihad gibi safların net olduğu bir durum da arz etmemektedir. Zira her ne kadar İsrail İslam alemi için apaçık bir düşman olsa da İran’ın Müslümanlara dostluğundan söz etmek mümkün değildir. İran’ın Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de, Yemen’de ve ötesinde Müslümanlara neler yaptığı, namuslara ve canlara nasıl el uzattığı herkesin malumudur. İran’ın İslam alemini işgal eden Haçlı Amerikalılarla olan iş birliği unutulmuş bir şey değildir. Henüz birkaç yıl önce, 2016-2017 yıllarında İran, “IŞİD’e karşı savaş” bahanesiyle Musul’da ABD ile kol kola girerek Müslümanları katletmiştir. Musul’da en az 40 bin Müslüman sivil havadan ABD, karadan ise İran güçleri tarafından hedef alınarak öldürülmüş, cesetleri enkazlarda kalmıştır. Bu küçük örnek bile söz konusu çatışmada her iki tarafın da İslam ve Müslüman düşmanı olduğunu görmeye yeter.
İran’daki rejim ile Müslümanlar arasındaki ihtilaf basit bir “mezhep ihtilafı” parantezine alınarak küçümsenemez. Zira İran rejimi:
Kendi ulusal ve dini çıkarları gereği Müslümanlara karşı kafirlerle iş birliği yapmakta sakınca görmemektedir.
İslam beldelerinin dış işgale uğramasından rahatsızlık duymamakta, bilakis bu dış işgallerde fiilen yer almaktadır.
Kendisine bağlı Şii milisler üzerinden Müslümanlara karşı saldırılar, suikastlar, tecavüzler, ihlaller gerçekleştirmektedir. Yemen’de medreseler yıkmakta, Pakistan’da alimlere suikastlar tertip etmektedir.
İran içerisinde yaşayan Ehl-i Sünnet Müslümanlara yaşam hakkı tanımamaktadır. Tahran’da Müslümanlar için bir cami yapmayı bile fazla görmektedir. Beluç, Kürt, Türkmen vd. Müslümanlara karşı akıl almaz katliamlara girişmektedir. Sadece geçtiğimiz birkaç sene içerisinde yüzlerce Beluç Müslüman meydanlarda katledilmiş, cezaevlerinde uydurma suçlamalarla idam edilmiştir.
Kendi yasalarını demokrasiye, Batılı zihniyete, küfür adetlerine uydurmakta bir sakınca görmemektedir.
Yalnız ve yalnız Allah azze ve celle’ye ait olan hüküm koyma yetkisini kendi din adamlarının heva ve heveslerine teslim etmiştir.
Hülasa, ortada sahte söylemler haricinde İslam’a aidiyeti olan bir yapı yoktur. Söylemler ise tek başlarına bir anlam ifade etmemektedir.
Yaşanan çatışmalarda Müslümanların tutumu, İslami hareketin ve Müslümanların genel maslahatını sağlamaya yönelik olmalıdır. Elbette hiçbir Müslümanın söz konusu Siyonist-Haçlı saldırganlık karşısında coşku yaşaması düşünülemez. Zira hedef alınan coğrafya İslam coğrafyası içerisindedir. Her ne kadar bölgede, İslam’a ve Müslümanlara düşmanlık besleyen Rafıziler çokça bulunsa da İran’da masum ve mazlum insanların sayısı da azımsanamaz. Keza İran’da mevcut saldırgan Rafızi rejimin yıkılması halinde, benzer derecede saldırgan olan Amerikancı bir rejimin de kurulması mümkündür. Hal böyleyken, yaşananların doğrudan Müslümanların faydasına olması zordur. Elbette Allah azze ve celle’nin Müslümanlar için ne takdir ettiğini bilmemiz mümkün değildir. En büyük temennimiz, Allah azze ve celle’nin iki zalimi birbirine kırdırmasıdır. Hem İran rejiminin hem de ABD ve İsrail’in bu süreçten ağır yara alarak çıkmasıdır.
Allah azze ve celle şöyle buyurmaktadır:
“Eğer Allah’ın insanların bir kısmıyla diğerlerini savması olmasaydı fesada uğrardı. Ancak Allah bütün alemlere karşı lütuf sahibidir.” (Bakara, 251)
Yine Allah azze ve celle, zalimleri birbirine düşürüp onlara nasıl azap edeceğine dair şöyle buyurmaktadır:
“De ki: ‘O (Allah) size üstünüzden veya ayaklarınızın altından bir azap göndermeye veya gruplar halinde sizi birbirinize katıp kiminize kiminizin hıncını tattırmaya gücü yetendir.’ Bak, ayetleri iyice anlasınlar diye nasıl türlü türlü açıklıyoruz.” (Enam, 65)
İmam Malik rahimehullah şöyle söylemiştir:
“Allah bir zalimi başka bir zalimle cezalandırır, sonra da ikisinden birden intikam alır.”
Tüm bunlar söylenirken, Müslümanlar içerisinden bazı kimselerin, bu hatırlatmaları yapanlara tepki gösterdiğine şahit oluyoruz. Bu kimseler, İsrail’e karşı İran’ın savunulması gerektiğini çeşitli iddialarla dillendiriyorlar. Onlara deriz ki: Zulüm, küfür, ihanet ve saldırganlık İsrail’den mi ibarettir? İsrail, Âdem aleyhisselam’dan bu yana Müslümanların karşılaştığı tek zalim midir? Firavun’dan Ebu Cehil’e, Rumlardan Moğollara, Haçlılardan Siyonistlere kadar, Müslümanlar tür tür zalimle karşı karşıya kalmıştır. Hal böyleyken zulmün bir türüne karşı seferber olmak, zulmün diğer bir türünü meşru görmeyi mi gerektirir? Müslümanların hak üzere sebat etmesi, zulüm nereden gelirse gelsin ona karşı çıkması gerekmez mi? Küfür ve şirkin her türüne karşı kıyam etmesi gerekmez mi?
Elbette Müslümanlar siyasi ve stratejik önceliklerini belirlemeli, düşmanları arasında öncelik sıralaması yapmalıdır. İsrail ve ABD elbette İran’dan çok daha öncelikli ve büyük bir düşmandır. Kaldı ki bizler zaten, İran topraklarına yönelik Siyonist saldırganlığa bunun için karşı duruyoruz. Bunun için İran’ın Siyonistlere darbe vurmasını temenni ediyoruz. Ancak bunu yaparken İran rejimini ve İslam’a karşı düşmanlığını meşrulaştırmaya çalışmıyoruz. Bunu meşrulaştıracak her türlü söz ve girişimden uzakta duruyoruz. Bu noktanın çok iyi anlaşılması gerekir. Aksi takdirde İran’dan sonra Müslümanlar başka zalimlere meyledecektir. Çözümü başka zalimlere perestişte arayacaktır. Ancak bu asla çözüm olamaz. Zalimler yeryüzünü ıslah edemez. İfsad edicilerden ıslah ummak büyük bir yanılgıdır. Allah azze ve celle hiçbir ifsad edicinin işini başarıya ulaştırmaz.
Bu satırların ardından bir kişi şöyle sorabilir: Olanları değerlendirirken hep İran’dan bahsettiniz, İsrail’e yönelik düşmanlığı satırlara hiç taşımadınız. Onlara deriz ki: Aylardır yazdıklarımıza ve çabalarımıza dönüp bir bakın. İsrail’e neler denildiğini kolayca göreceksiniz. Kaldı ki İsrail’in şerrini anlatmaya artık gerek var mıdır? Yeryüzündeki en gafil kimse bile Siyonistlerin hakikatini bilmektedir. İsrail’e karşı gereken şey uzun uzadıya izahlar yapmak değil, apaçık bir cihaddır. Sokaklarımızda başlayıp mübarek Mescid-i Aksa’nın avlularına uzanan tertemiz, apaçık bir cihad…
Son olarak söylemek gerekir ki yaşanan süreç bize Allah azze ve celle’nin dünyaya takdir ettiği sünneti açıkça göstermiştir. Zulmeden zulme uğrar. Müslümanlara karşı kafirlerle iş birliği yapana, gün gelir o kafirlere bizatihi musallat olur. Müslümanların kanını dökenin kendi kanı dökülür. Müslümanların namusuna el uzatanın kendi namusu tehlike altına girer. Allah azze ve celle, hiçbir zalimin yaptığını yanına bırakmaz. Zulüm, küfür, şirk asla dünyada hakimiyetin ve galibiyetin yolu olamaz. Allah azze ve celle’nin tertemiz yolundan saparak zafer kazanacaklarını zannedenler sonunda dünyada ve ahirette hüsrana uğrarlar. Bu Allah azze ve celle’nin değişmez sünnetidir. Nihayetinde yeryüzü Allah azze ve celle’nin salih kullarına miras kalacaktır.
Sözlerimizin sonunda İran’daki mazlum ve masum Müslümanları korumasını Allah azze ve celle’den niyaz ediyoruz. Yaşanan çatışmanın ilk ve en temel olarak Siyonist ve Haçlıların, ardından ise İran rejiminin hezimetine yol açmasını temenni ediyoruz. Şüphesiz günler, İslam ve Müslümanların zaferini getirecektir. Yeter ki hakkıyla çalışalım ve Allah azze ve celle’nin yolundan ayrılmayalım.
Dualarımızın sonu alemlerin Rabbi olan Allah azze ve celle’ye hamd etmektir.