Gazze: Damardaki Kan ve Kalemdeki Mürekkep

Gündem Analiz – Muhammed Eyüp / 2025 Haziran / 151. Sayı

Bu satırları, Yahudi-Haçlı ittifakının Gazze Şeridi’ndeki soykırım savaşının 600’üncü gününe birkaç gün kalmışken yazıyorum. 600 gündür, yani takriben 20 aydır siz okur kardeşlerimizle buluştuğumuz tüm yazıların yazım sürecinde olduğu gibi, bu yazıyı yazarken de Gazze’deki ehlimiz bombaların altında yaşam mücadelesi veriyor. Bombalardan kurtulanlar açlıktan, susuzluktan, ilaçsızlıktan, hastalıklardan dolayı şehid oluyorlar.

Siyonist işgal şebekesi Gazze’nin yalnızca bugününü değil yarınını da öldürüyor. Kullanılan bombaların kimyasal ve radyolojik etkileri sebebiyle, bölgedeki Filistinli Müslümanların evlatları nesiller boyunca hastalıklardan muzdarip olarak dünyaya gelecek. Geçtiğimiz günlerde Gazze kuzeyindeki El Avde Hastanesi’nde sakat olarak dünyaya gelen bebek gibi… Benzer bir durumu 2004 yılında ABD’nin saldırılarına maruz kalan Irak’ın Felluce kentinde de görmüştük.

Siz okur kardeşlerimiz gerek Nebevi Hayat Dergisi’nde gerekse diğer İslami yahut gayri İslami medya platformlarında Gazze’de neler olup bittiğine dair birçok şey okudunuz. Birçok video izlediniz, birçok fotoğraf gördünüz. Şahsen artık dünya üzerindeki kimsenin Gazze’de neler olup bittiğine dair bilgilendirilmesi gibi bir ihtiyaç kaldığını zannetmiyorum. Belki de balta girmemiş ormanlarda yaşayan kabileler dahi Gazze’deki vahşetten haberdar olmuşlardır. Ben bu satırlarda sizlere bilmediğiniz neyi anlatabilirim, neyi aktarabilirim?

Açlıktan derisi kemiğine yapışan bebekleri mi?

Çadırlarda canlı canlı yakılarak öldürülen çocukları mı?

Hayata dair hiçbir umudu kalmayan genç kızları mı?

İşkence altında tecavüze uğrayan genç erkekleri mi?

Evlatları açlıktan ölmesin diye ağaç yaprakları pişiren anneleri mi?

Enkaz altında kalan evlatlarını küçük bir çekiç kullanarak kurtarmaya çalışan babaları mı?

Ailesinden ayrı düşen ve ağlayarak onları arayan kimsesiz yaşlıları mı?

Kıymetli okur kardeşim!

Ben sana Gazze ile ilgili bilmediğin hiçbir şey anlatamam. Zira her şeyi sen de en az benim kadar, hatta dünya üzerindeki diğer tüm insanlar kadar biliyorsun. Artık Gazze konusunda hiçbir şeyi anlatmaya ihtiyaç yok.

Ancak…

Ancak bazı ilahi hükümleri hatırlatmaya ihtiyaç var.

Kur’an-ı Kerim’in en büyük mucizelerinden biri de her çağda ve her koşulda arz ettiği canlılıktır. Bugün Kur’an’ı hakkıyla okuyan ve üzerinde tefekkür eden bir Müslüman, Allah azze ve celle’nin ayetlerinin bizim hayatımıza ve yaşadıklarımıza ne kadar yakından hitap ettiğini görecektir. Subhanallah! Sanki Allah’ın ayetleri henüz kısa bir süre önce nüzul oluyormuş gibi. Sanki bu ayetler doğrudan bizim vakamızla ilgili nüzul oluyormuş gibi.

Allah azze ve celle şöyle buyuruyor:

“Ey iman edenler! (Düşmana karşı) tedbirinizi alıp, küçük birlikler halinde yahut topluca seferber olarak savaşa çıkın.

Şüphesiz, aranızda öyle kimseler var ki (savaşa gitme konusunda) hakikaten pek ağır davranırlar. Eğer sizin başınıza bir musibet gelirse ’Allah bana lütfetti de onlarla beraber bulunmadım’ der. Eğer Allah’tan size bir lütuf (zafer) erişse bu sefer de sizinle kendisi arasında hiç tanışıklık yokmuş gibi şöyle der: ’Keşke ben de onlarla beraber olsaydım da büyük bir başarıya (ganimete) ulaşsaydım.’

O halde, dünya hayatını verip ahireti almak isteyenler Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona büyük bir ecir vereceğiz.

Size ne oluyor da Allah yolunda ve ‘Ey Rabbimiz! Bizleri halkı zalim olan şu memleketten çıkar, katından bize bir dost ver, bize katından bir yardımcı ver’ diye yalvarıp duran mustazaf erkekler, kadınlar ve çocukların uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz? İman edenler Allah yolunda savaşırlar. İnkâr edenler de tağut yolunda savaşırlar. O halde siz şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.

Kendilerine, ‘Elinizi savaştan çekin, namazı kılın ve zekâtı verin’ denilen kimseleri görmedin mi? Sonra onlara savaş farz kılınınca bir de gördün ki içlerinden bir grup Allah’tan korkar gibi, hatta daha fazla bir korkuyla insanlardan korkuyorlar da ‘Rabbimiz! Savaşı bize niçin yazdın, bizi yakın bir süreye kadar geri bıraksan olmaz mıydı?’ diyorlar. Onlara de ki: ‘Dünya geçimliği azdır, Allah’tan korkanlar için ahiret daha hayırlıdır ve size zerre kadar haksızlık edilmez.” (Nisa, 71-75)

Bu ayetler ışığında durup düşünelim.

– Bizler düşmana karşı tedbirimizi hakkıyla alıyor muyuz? Cihad saflarını tanzim etmiş halde miyiz? Askeri, siyasi, fikri, sosyal, psikolojik, sosyolojik, ekonomik olarak savaşa hazır mıyız? Düşmanlarımızla yüz yüze gelecek halde miyiz?

– Allah yolunda musibete uğrayan kardeşlerimiz hakkında “iyi ki ben burada selametteyim” gibi bir psikoloji içinde değil miyiz? Aynı kardeşlerimiz bir zafere eriştiğinde “ah ben de orada olsaydım” demiyor muyuz? Davanın musibetine değil nimetine talip olmuyor muyuz?

– Bize ne oluyor da Allah yolunda ve mustazaflar uğrunda savaşmıyoruz? Dünyanın gelip geçici nimetlerine mi kapılıyoruz? Nefsimize mi esir oluyoruz? Dünya hayatını asıl hayat zannetme yanılgısı içerisinde miyiz? Neden dünyaya saplanıp kalıyoruz?

– Allah bize savaşı yazdığı ve zaferi vadettiği halde neden Allah’tan korktuğumuzdan daha fazla düşmanlarımızdan korkuyoruz? Öyle ki neredeyse bize savaşı yazdığı, cihadı bize farz kıldığı için Allah’a isyan edecek bir hale geliyoruz.

Kıymetli okur kardeşim!

Gazze’de damardaki kanlar dahi kurumuş durumda. Oysa bizlerin mürekkepleri bitecek gibi görünmüyor. Yazmaya, çizmeye, göstermeye devam ediyoruz. Bunu bir tür kazanç sayıyoruz. Bir şeyler yazıp çizmekle cihad ettiğimizi düşünüyoruz. Sorumluluğumuzu yerine getirdiğimizi zannedip vicdanımızı rahatlatıyoruz.

Oysa izzet ve cihad peygamberi olan Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem, hak davetini bu şekilde yapmadı. Mücadelesini bu şekilde vermedi. Uzak bir köşeye çekilip toplumu mektuplarla, yazılarla, elçiler göndererek düzeltmeye çalışmadı. Düzeltmek istediği toplumun tam kalbinde yer aldı. Mübarek başına pislik atılmasına karşın yılmadı. Taşlanıp kovulmasına rağmen geri adım atmadı. Kavminin en şereflisi olmasına rağmen türlü iftiralara uğraması onu mücadeleden koparmadı. Mekke’den Medine’ye yaklaşık 500 kilometrelik yolu yürümekten gocunmadı. Uhud’da mübarek yüzüne kılıç darbesi aldı, dudağı yarıldı, dişi kırıldı, dizleri yaralandı. Tüm bunları göğüsleyerek cihadına devam etti. Mücahidleri yetiştirdi, onları seferlere yolladı, sancaklarını mübarek elleriyle kendisi bağladı, onları cihada bizzat kendisi sevk etti.

Kıymetli kardeşim!

Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem, vefatına sebep olacak hastalığının şiddetlendiği günlerde, onca sıkıntısına rağmen ne ile meşgul oluyordu hatırlıyor musun? Canını Rabbine teslim etmesine çok kısa bir süre kala Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem halen neyin derdini çekiyordu? Rasûlullah o günlerde fiilen, Usame bin Zeyd radiyallahu anh’ı komutan tayin ettiği ordunun, çağın süper gücü Bizans’a karşı Suriye üzerine sefere gitmesi hazırlıklarıyla meşguldü. Orduyu bizzat hazırladı, Usame bin Zeyd’i bizzat komutan tayin etti, ordu ile ilgili ortaya çıkan problemleri gidermek için ağır hastalığına rağmen bizzat uğraştı.

Yani Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem vefat edeceği güne kadar Allah azze ve celle yolunda cihad ile meşguldü. Mekke fethedildi, Müslümanlar rahata erdi, herkes fevc fevc Allah’ın dinine girmeye başladı, durup dinlenelim diye düşünmedi. Düşmanımız bizden güçlü, nasıl muzaffer oluruz diye düşünmedi.

Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in vefatından sonra halife seçilen Ebubekir radiyallahu anh’ın da ilk faaliyeti, bu orduyu cihada göndermek oldu.

Kıymetli okur kardeşim, düşünmeni rica ediyorum. Ebubekir radiyallahu anh’ın biricik yoldaşı, önderi, canından çok sevdiği arkadaşı ve peygamberi Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem vefat etmiş olmasına rağmen, Ebubekir radiyallahu anh hüzün ve yas gibi bir yola girmedi. Aklına gelen ilk icraat Rasûlullah’ın oluşturduğu orduyu cihada göndermek oldu. Bunu tüm Müslümanlar Rasûlullah’ın vefatından dolayı üzüntü içerisindeyken ve Arap Yarımadası’nda mürtedlerin isyan hareketleri başlamışken yaptı. Allah azze ve celle yolunda cihadı her şeyin önüne koydu.

Kıymetli kardeşlerim!

Ben Gazze hususunda, damardaki kanların dahi kuruduğu bu belde hakkında sizlere bilmediğiniz hiçbir şey anlatacak durumda değilim. Akacak kan kalmayan ve mürekkebin ise gürül gürül akmaya devam ettiği bir vasatta, sizleri Allah yolunda “gerçekten” seferber olmaktan başka bir şeye davet edemem.

Gazze’deki soykırımın üzerinden 600 gün, yani toplamda 14 bin 400 saat geçti. O günden bu yana bir buçuk milyarlık İslam aleminde her bir Müslüman her saat başı birer çakıl taşı fırlatmış olsaydı bugün ne İsrail’den ne Amerika’dan söz ediyor olurduk. Fakat biz zillet içerisinde öylece beklemeyi tercih ettik.

Hikâyeyi bilirsiniz. Moğol istilasının İslam alemini kasıp kavurduğu yıllar… Bir Moğol askeri, bir Müslümanı köşe başında tutuyor ve şöyle söylüyor: “Kılıcımı alıp seni öldürmeye geleceğim, burada bekle!” Müslüman adam korkudan hiçbir yere kıpırdayamıyor ve Moğol askeri kılıcıyla gelip onu katlediyor.

Yıllardır bu hikayeleri hayretle okuduktan sonra, bugün Gazze karşısında düştüğümüz hal, aslında bizim de katledilen bu Müslüman adamdan farksız olduğumuzu gösteriyor. İnşallah bir gün, kurtuluşun bizim heva ve hevesimizden ürettiğimiz yollarla değil, Allah’ın dinine dönmekle ve cihada sımsıkı sarılmakla mümkün olduğunu idrak ederiz.