İslam İdarecilerimizin Altın Tarihi -Cihan Malay / 2020 Ocak / 86. Sayı
Elhamdulillah, iki yıldır İslam Medeniyeti’nin Dünya Tarihi’nde yaptığı bilimsel çalışmaları tanıtmaya çalıştığımız “İslam Coğrafyasındakia Müslüman Kâşifler” başlıklı yazı dizimiz geçen ay itibariyle sona erdi.
Yeni yıldan itibaren de gücümüz nispetinde –inşallah-, İslam Medeniyeti’nin yönetim ve idare anlamında öne çıkmış bazı kişilerinin hayatlarında yönetimde başarılı olmalarını sağlayan özelliklerini aktarmaya çalışacağız. Rabbimizden niyazımız: “Aktaracağımız şahsiyetlerin hayatlarını anlamayı kolaylaştırması ve anladıktan sonra da bu nitelikleri yaşamada bizden yardımını esirgememesidir.”
Yakın Tarihte İdare ve İdareciliğe Kısa Bir Bakış
Tarihi süreç içerisinde insanlığın içinde bulunduğu sorunların çözümü adına çeşitli fikir ve düşünceler ortaya atılmıştır. Bu fikir ve düşüncelerin yönetimi ele aldıklarında yaptıklarıyla geride ne kötü iz ve mağduriyetler bıraktığı insanlık tarihinde malum olan bir durumdur.
Örneğin; 20. yy. da bütün halkı eşit göreceğini iddia ederek ortaya atılan komünizm fikrinin yönetimi ele aldıktan sonra geride ne kadar ağır izler bıraktığı malumdur. Milyonları bulan ölü, hapishanelere doldurulan insan kalabalıkları, iddia ettiklerinin tersine bir grubun aşırı zenginleşmesi karşında insanlığın içerisine düştüğü sefalet ve daha nice komünizmin getirdiği sıkıntılar.
Aynı şekilde komünizm düşüncesinden daha yaygın hale gelmiş bulunan kapitalizm düşüncesinin de insanlık tarihine kazandırdıkları ortadadır. Eşyanın üstünlüğünü insana tercih eden, her şeyin merkezine eşya ve parayı koyan, insanın ve insani değerlerin yozlaşmasına ve değersizleşmesine kadar varan durumlar, aşırı bir şekilde yaygınlaşan israf kültürü, aile ve toplum problemlerini, maneviyatı elinin tersiyle iterek maddi gözle meseleleri halletmeye (çözmeye) çalışmak ve daha nice kapitalizmin getirdiği problemler.
Yine toplumda liberalizm (bireysel özgürlük) düşüncesi ile toplumu idare etme fikri, bireyin ve idarenin başındaki kişilerin istediği zaman istediğini sadece menfaati gözeterek yapmasını öngörmektedir. Sırf menfaat adına hiç bir kural tanımadan merkeze menfaatin konulması da birçok zulmün ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Özgürlük adına bireyin istediğini yapabilme özgürlüğünü kendinde hissederek bir anlamda kişinin benliğini putlaştırması ya da bencilliğini ilahlaştırması sonucunu doğurmuştur. Bu fikir de diğer iki örnekte verildiği gibi topluma getireceklerinden çok, götürdükleriyle anılmıştır.
Kısacası toplumda idareyi ele aldıklarında topluma huzur ve mutluluğu vadetmek üzere yola çıkan örnekteki bu üç idare şekli ve idarecileri, toplumda kapanması zor yaralar açmışlar ve açmaya da devam etmektedirler.
Seyyid Kutub “Yoldaki İşaretler” eserinin önsözünde özetle şu sözlere yer vermektedir:
“Bugün beşeriyet derin bir uçurumun kenarında durmaktadır. Sebebi; değerler âleminde (maneviyatta) iflas etmiş olmasıdır. Bu durum Doğu’da da Batı’da da açıkça görülmektedir. O halde beşeriyet için yepyeni bir önderlik gerekir. Artık batılı insanın önderlik yapamayacağı ortadadır…
Beşeriyet adına sunulan önderlik için şunlar gerekir:
– İnsanların tarih boyu elde ettiği maddi medeniyeti (teknik vs.) hem koruyacak hem de geliştirecek,
– Beşeriyete daha önce duymadıkları yepyeni değerler sunacak (kula kulluktan Allah’a kulluğa çağrı),
– Köklü, olumlu ve gerçekçi bir metot sunacak.
Bu şartları sağlayacak düzen, İslam’dır.”
İslam İdaresinin Hâkim Olmasıyla Toplumda Meydana Gelen Değişiklikler
Kötü bir şekilde tecrübe edilen ve acısının tüm dünyayı kapladığı bu düşüncelerin tam karşısında yaşadığı çağa huzur ve mutluluk getiren, adaleti ve insanca yaşamayı öğreten bir hayat nizamı ve yönetim şekli durmaktadır ki onun adı İslam’dır.
İnsana sadece insan olduğundan dolayı değer veren, İslam’dır.
Bütün insanları, insan hakları hususunda bir tarağın dişleri gibi eşit gören, temel hak ve hürriyetlerine (can, mal, namus, din, akıl[1]) zarar veren her türlü adımı yasaklayan İslam’dır.
Toplumun saadetini bulacağı ve emniyet içerisinde rahat bir yaşamı bulacağı adresi, İslam’dır.
Ailelerin aradığı huzuru, her yönden kendilerini sardığı problemlerinin çözümü de İslam’dır.
Bu söylediklerimizin ispatını şöyle delillendirebiliriz:
İnsanlığın acılar içerisinde kıvrandığı, kopkoyu karanlıklar içinde kalakaldığı, cahiliyet adına adeta insanlığın zirveleri yaşadığı, öyle ki kendi öz evladını diri diri toprağa gömecek kadar alçaldığı, insana verilen değerin mal ve mülk üzerinden olduğu, basit ve değersiz nedenlerle insanların ölümle tanıştığı, kadının eşyadan dahi değersiz görüldüğü bir toplumda İslam idaresi geliyor ve bunların tamamını yıkıyor.
Önceleri birbirini basit sebeplerle öldürenler, gün geliyor İslam ile kardeş olup birbirleri için kendilerini feda eder hale geliyor.[2]
Kız çocuklarının yüzü gülüyor ve artık öldürülme endişeleri ortadan kalkıyor.
Eşyadan dahi değersiz görülen kadınlar, el üstünde tutulur hale geliyor.[3]
Cahiliyenin koyu karanlıklarının yerini, ilmin ve âlimlerin aydınlattığı bir toplum meydana geliyor. Ve bu toplum insanlara faydalı olmayı kendisine şiar edinmiş bir mertebeye ulaşıyor.[4]
Kapitalizmin o asırdaki hali olan kişiye mal ve makamdan dolayı değer verme anlayışının yerini, sadece Allah için sevmek duygusu alıyor.[5]
İslam toplumunun çekirdeğini oluşturan sahabe toplumunda meydana gelen çok büyük değişiklikler ve bu değişikliklerin insanların dikkatini çekmesi, zamanla Müslüman olmayanların da İslam’a girmelerine vesile olmuştur.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve O’nun önderliğinde oluşturulan Müslümanlar topluluğu, Mekke’de yaşanılan zorlukların ardından Medine’ye hicret ederek devletleşme adımını atmışlar, zamanla Medine’de sözü dinlenilir bir konumu elde etmişlerdir. Bu ilerleme hızla büyüyerek, Müslümanların tekrar Dünya Tarihi’nde adının duyulmasını sağlamıştır.[6]
Müslümanların Dünya Tarihi’nde İdareyi Ele Almalarında Öne Çıkan Üç Unsur
Müslümanların Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ardından gelen dönemde hızla idareyi ele almalarında etkili olan faktörler çoktur. Ancak biz burada çok önemli gördüğümüz üç unsura değineceğiz. Bunlar:
1. İnançlarına Olan Bağlılıkları
Müslümanlar devletleşme/idareyi ele alma ve ardından yayılmalarını sürdürdüğü dönemlerde çoğunlukla sayı olarak az olmuşlardır. Nitekim bunu Bedir, Uhud, Hendek, Mute gibi savaşlarda görmekteyiz. Hatta bu duruma daha sonra Moğollara karşı yapılan Seyfuddin Kutuz komutasındaki Ayn-ı Câlut Savaşı’nda, Yusuf b. Taşfin komutasında Kastilya Krallığı’na karşı yapılan Zellakâ Savaşı’nda, Bizans ordularına karşı Alpaslan komutasındaki Malazgirt Savaşı’nda da şahit olmaktayız. Daha nicelerini sayabileceğimiz birçok savaşta Müslümanların, karşılarındaki düşmana karşı sayıca az olduklarına şahit olmaktayız.
Peki, Müslümanların az olmalarına rağmen idare ettikleri alanın genişlemesinde ne gibi bir faktör vardı acaba? Bu sorunun cevabı, elbette ki Müslümanların inançlarına olan bağlılıkları idi. Çünkü Müslümanlar için savaşta mağlubiyet yoktu: Ya bu yolda şehadet gibi yüce bir mertebeye ulaşmak ya da gazi olup da bu yola bir daha girmeye fırsat tanınmış olmak duygusu hâkimdi.
Ömer radıyallahu anh, Müslümanların galibiyetlerdeki bu durumunu şu sözlerle ifade etmektedir: “Allah bizi İslam ile izzetlendirdi. Biz izzeti Allah’ın bizi izzetlendirdiği şeyin dışında ararsak, Allah bizi zillete düşürür.”[7]
Evet, Müslümanların asırlar boyu idareyi ele almalarındaki en büyük etken bu. Zira Allah azze ve celle’nin devre dışı bırakıldığı yönetimlerde idareye zulüm bulaşacaktır. Zulmün bulaştığı yönetimler de son bulmaya mahkûmdur.
Müslümanların inançlarına olan bağlılıklarının zayıflaması, beraberinde göze gelen düşmanın sayısının ve teçhizatının fazlalığı korkuyu doğuracaktır. Doğal olarak da düşman karşısına çıkmaya güç bulamayacak, güçlü karşısında boyun eğmeye mahkûm kalacaktır.
2. Adalet
Müslümanların idareyi ele almalarında ve sürdürmelerinde önemli ikinci husus, her durumda adaleti gözetmeleridir.
Müslümanların idaresinde bulunan topraklarda işlenen herhangi bir hata ve suç karşısında esas olan, adaletin gözetilmesidir. Adaletin gözetilmesi sırasında kim olduğuna bakılmaksızın adaletin çarkı işler. Bu bir yönetici olabileceği gibi herhangi bir sıradan vatandaş da olabilir.
Hayat kitabımız olan Kur’an’da müminlerde olması gereken bu vasıf şu şekilde belirtmiştir:
“Ey iman edenler! Kendinizin veya anne babanızın ve akrabanızın aleyhine de olsa adaletten asla ayrılmayan, Allah için şahitlik eden kimseler olun. (İnsanlar) zengin olsunlar, yoksul olsunlar Allah onlara sizden daha yakındır. Öyleyse siz hislerinize uyup adaletten ayrılmayın. Eğer adaletten sapar veya üzerinize düşeni yapmaktan geri durursanız, bilin ki Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.”(Nisâ, 135)
Müslümanlar idareyi ele aldıkları topraklarda adaleti gözeterek bulunmuşlardır. Adalet karşısında gün gelmiş Mecusi bir adamla davalaşan Ali radıyallahu anh gibi bir halife, gün gelmiş verdiği kararın doğruluğu tartışılan Yavuz Sultan Selim ve Fatih Sultan Mehmet gibi bir padişah, gün gelmiş valiler geçmiştir. Karşısında kim olursa olsun adaleti uygulamada hiç bir taviz vermeyen kimseler tarafından kararlar alınmıştır.
Adalet karşısında Müslümanların bu tutumları, insanları hayrette bırakacak düzeye ulaşmıştır ve bunu gören diğer toplumlar da bu adalet karşısında boyun bükmüşlerdir.
3. Merhamet
Müslümanların idarelerinde bulunan halklara karşı uyguladığı merhamet, diğer yerlerde insanların da dikkatini celp etmiştir. Hatta öyle bir duruma gelmiştir ki Fatih’in İstanbul kuşatması sırasında Rum halkı, şu sözleri söylemiştir: “Müslüman sarığını görmek, Latin serpuşunu görmekten evladır.”
Müslümanlar daha gittikleri yerlere varmadan, oraların idarelerini ele almadan önce Müslümanların merhametli olduğu onlara ulaşmıştı. Bu da gidilen bazı yerlerde çok fazla kanlı mücadeleye girişmeden ve kan akıtmadan fetihler yapılmasına, Müslümanların idareyi ele almalarının kolaylığına zemin hazırladı.
Müslümanların gittikleri yerleri yakıp yıkmamaları, oranın halkına herhangi bir zarar vermemeleri yani imha değil de inşada bulunmaları, onların idarelerinde uzun süre kalmalarına olanak sağlamıştır.
Müslümanların Endülüs’te (İspanya ve çevresinde) yaklaşık sekiz asır, Hristiyanların çoğunlukta olduğu Balkan topraklarında dört asır idarede bulunmaları bu durumun göstergesidir. Nitekim Müslümanların bu topraklardan ayrılmalarının ardından yaşanan katliam ve zulümler şu sözlerin söylenmesine sebep olmuştur: “Ah! Eski günler.”
Müslümanlara merhamet etmeleri gerektiğini şu hadis onlara öğretmişti: “Allah, insanlara merhamet etmeyene rahmette bulunmaz.”[8]
[1]. İslam bu beş maddeyi, makasıd-ı şeria (dinin şeri delillerinde yer alan ameli hükümlerinin gayeleri) olarak adlandırmıştır.
[2]. “Sizden biriniz kendisi için arzuladığı şeyi din kardeşi için de istemedikçe (tam) iman etmiş olamaz.” (Buhârî, “İman”, 17)
[3]. Enes b. Malik radıyallahu anh’dan rivayet edilir ki Enceşe isimli bir sahabe Veda Haccı dönüşünde Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hanımlarını taşıyan develeri sürmekteydi. Yanık sesi ve hızlı ritmiyle söylediği şarkılarla develeri koşturdu. Rasûlullah: “Ey Enceşe! Yavaş sür, kristalleri kırma” dedi. (Dârimî, “İstizan”, 65; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 19/96, 143, 207; İbn Esîr, Üsdü’l-Gâbe, 1/284, 285)
[4]. “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır.” (Buhârî, “Mağâzî”, 35)
[5]. “Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki siz, iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de olgun mümin olamazsınız…” (Müslim, “İman”, 22)
[6]. Müslümanların daha önce de idareyi elinde bulundurduğu zamanlar olmuştur. Daha önceki hükümdar bazı peygamberlerden olan Davud ve Süleyman aleyhumesselam döneminde olduğu gibi.
[7]. Hâkim, Sahih, 1/61-62.
[8]. Buhârî, “Tevhid”, 2, “Edeb”, 27; Müslim, “Fedâil”, 66; Tirmizî, “Birr”, 16.










