Serbest Köşe – Zeynep Karakaya / 2020 Mayıs / 90. Sayı
Babacığım,
Bugün aramızdan ayrılalı tam iki yıl oldu. Tarih 20 Mart 2020. Yine bu tarihte Recep ayının ikisinde ansızın kalbimize bir yük oturmuştu, şimdi o yükün kronik ağırlığını ailecek taşıma safhasındayız. Seni hep yazarken gördüğümden nereye bakarsam seni hala masanda oturmuş ve yazıyormuş gibi görüyor, bu nedenle de zaman zaman seninle –aslında kendi kendime- konuşuyorum. Tıpkı bu yazıda olduğu gibi…
“Toprağa nasıl gömeceğim babamı?” noktasından artık “babamın mekânı bu toprak parçası” noktasına ulaştım mesela. Taberi tefsirinde okuduğum rivayete göre nereden toprağın alındıysa oraya gömülüyormuşsun ve oradan tekrar diriliyormuşsun. Bu durumda aslında sen ‘asıl mekânına’ dönmüş oluyorsun. Mekânın o kadar sevimli geliyor ki girer girmez selamımı iletiyor ve sonra yanı başına koşarak yaklaşıyorum. Mezarların bu kadar huzurlu yerler olduğunu bilmezdim. Artık evin olarak gördüğüm mekânını her gittiğimde temizlediğimi, çiçeklerine gözüm gibi baktığımı biliyor musun? Neden güzel olmasın ki mekânın?
Sen gittikten sonra seni her gün ziyaret ediyordum ancak annem bundan huzursuz olacağını belirttiği için artık haftada bir kez görüyorum seni. Eskiden ben seni ziyaret ediyordum ve sen beni gözlüyordun şimdi ise rüyalarıma gelmen için her gün ben seni gözlüyor ve dua ediyorum. Her ziyarette mezarın başında oturmuş, bizi karşılıyormuşsun ve sonra da uğurluyormuşsun gibi bir hayalin var. Ayrılmadan önce tıpkı evden ayrıldığında kullandığın söz ile “Me’asselame” diyerek ayrılıyorum. Başında uçuşan serçeleri, çevrende dolaşan kedileri, çiçeklerine konan kelebekleri gördüğümde çok daha artıyor sevincim, nedenini biliyorsun. Daimî komşularını da tanıyorum, hepsinin kaç yıl yaşadığını, adlarını. Onlar da bizi tanımıştır zannımca. Ne kadar hızlı doluyormuş mezarlar. Hâlbuki hiç ölmeyecekmiş gibi bir sürü dünyevi planlar yapıyoruz. Kabir ziyareti bu nedenle güzel, ibret alıyoruz.
Her başucuna geldiğinde beni görebileceğin açıda duruyorum. Bunun önemi yok biliyorum ama ben yine senin gövdene yakın, gövdem sana dönük, bir elim başucundaki mezar taşında, tıpkı daha önce yaptığım başını ovalar gibi mekânında dua etmeye devam edeceğim. Uzaktan dua etmek tatmin etmiyor beni. Meleklerin ve senin de duyabileceğin ses tonunda ve hemen yanı başında dua etmek daha hevesli bir duacının yapacağı şey. Hayırla dua eden bir evlat olduğunda defterinin kapanmayacağını öğrendiğim günden beri bunu hiç bırakmadım. Hele ki ruhların gelen duaları çok büyük bir sevinçle karşıladığına dair okuduğum hadis sonrası. Umarım melekler de dualarımıza âmin diyordur ve dualarımız kabul oluyordur. Her şey bir yana tekrar kavuşacağımız ümidi olmasa senden ayrılma daha zor olurdu.
Babacığım, ölümün aile merkezimize bir işaret bıraktı. Hüznün işareti bu. Demiştim ya hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, evet olmuyor. Dostlarımızın dediği gibi bu işaret zamanla soluklaşmıyor mesela. Aralıklı depreşiyor, belirginleşiyor; yüzlerimiz soluyor, keyfimiz kaçıyor, iştahımız bozuluyor, hüznümüz artıyor ve bu işaret etrafında birbirimize yakınlaşıyor, birbirimizi avutuyoruz. Mutlu anlarımız olsa da o merkezi işaret bize çok da mutlu olamayacağımızı hatırlatıyor. Şimdi anlıyorum yetimlerin yüzlerine yansıyan o derin hüznü. Onlarda da aynı işaretten varmış. Göğsümüze aldık kabullendik o yüce kararı elbette ama artık gülümsemelerimiz sınırlı. Ölümünün anısına basılan dergi sayısı hemen elimin ulaşacağı mesafede duruyor 2 senedir. Onu rafa kaldıramıyorum mesela. Sanki içinden sen çıkacakmışsın gibi! Sakladığım eşyaların var tabi ki; kullandığın kalemin, kokunun sindiği tespihin, sürekli elinden düşmeyen tüm yolculuklarımızda hafızanı yenilediğin cep Kuran’ın.
Artık benim hayalimde iki türlüsün babacığım. Birincisi fiziksel olarak bedenin ve bu bedenle ilişkili zengin anılarımız; ikincisi ise bir kuş olarak hayal ettiğim ruhun. Umuyorum bu ruh diğer mümin ruhlarla beraber cennette uçuyordur (inşallah). Dolayısı ile artık bende iki hal üzeresin. Bu iki şeklinle ölümüne bir nebze alışmış durumdayım. Alışmak duygusuzlaşmak değil, bir nevi intibak etmek, uyum sağlamak. Her iki halin de hoş olduğundan, her iki halin de Allah rızası üzerine olduğundan kalbime esenlik geliyor. Esenlik ile soğukluk arasındaki farkı herkes bilir. Soğukluk yakar insanı, esenlik ise her zaman kalbe iyi gelir. Müslüman bir ebeveyne sahip olmak ne kadar esenlik hissettiren bir nimetmiş. Toprağa gömmüş olmak incitmiyor. Sadece maddi boyuttaki yokluğun incitiyor kalbimi.
Senden sonra sana söz verdiğim şeyleri adım adım yapmaya çalışıyorum ve Allah’a dua ediyorum ki bunlar sana bildirilsin ve ruhun bu konularda müsterih olsun. Umarım ruhuna bu bilgiler iletiliyordur. Belki de beni dijital bir ekrandan izliyorsundur. Okudum ki başında ziyarete gelenleri biliyormuşsun, bizlerin yapmış olduğu güzel şeylerden de haberdar oluyorsundur.
Bir şeyi çok merak ediyorum. Babaannemle, dedemle, amcamla buluşabildin mi? Kaybettiğin bir şeyini bulmuş gibi sevindin mi? Ya da diğer Müslüman kardeşlerinle? Aynı dava uğruna koşturanlarla, belki farklı zamanlarda yaşayıp aynı iradeyi gösterenlerle ve Allah’a olan ahdini tutanlarla. ‘’Yoldaki işaretler’’ kitabı ile iç içe olduğun gibi yazarı Seyyid Kutub ile de görüşebildin mi mesela? Sürekli hadislerini okuduğun İmam Buhari ile? Ya da senin anlattığın gibi frekansının tuttuğu diğer mümin ruhlarla oturup arkada bıraktıklarınız hakkında bilgi paylaşımı yapıyor musunuz? Bazen bu soruları kendime fısıldıyorum ve merak ediyorum. Rüyamda şahsen hiç tanımadığım, ismen bildiğim bir şehit ağabey ile yan yana atın üzerinde koştuğunuzu gördüm ve çok mutlu oldum, inşallah bu rüya sahih rüyalardandır. Yakınlarımız gördükleri güzel rüyaları paylaşıyor benimle ve çok mutlu oluyorum. İnşallah zannımızda yanılmıyoruzdur. İnşallah sen de hadis-i şerifte belirtildiği gibi arkada bıraktıklarına kendi iyi halini haber vermek için izin isteyen ve kendisine hadi ‘sen artık rahat uyu’ denilen kullardansındır.[1]
Telefonumda hala kayıtlısın alışamadım buna babacığım. Ara ara arıyor aradığınız numara kullanılamamaktadır yanıtını alıyorum. Sofrada düşen kırıntıları asla bırakmama sünnetini ben devraldım ailede. Senin yerini ise annem devraldı. Dini bir konuda soruları artık ona soruyoruz ve hala kritik kararları hep beraber alıyoruz. Tıpkı senin bıraktığın örfe uyarak her konuda istişare ediyor, babam olsa ne karar alırdı demeyi ihmal etmiyoruz. Yeri geliyor tok sesini yansılıyor, gülümsüyor ve hüzünleniyoruz. En çok da bayramlar bize ağır geliyor. Evimizin senle ve misafirlerinle dolup taştığı, mekânımızın küçük ama dostlarımızın muhabbetinin iyi sardığı, samimi günler.
Sanma ki artık evde sesin sedan kesilmiştir, hala her gün sesini duyar gibiyiz, hem de daha derinlerden. Biraz garip bir şey söylediğim ama şimdileri anlıyorum. İnsan yakınındaki sesten ziyade bazen özlediği birinin sesini daha güçlü duyabiliyormuş. “Zeynep hadi kızım kalk sabah namazı, namaz yolda koymaz, namaz seni daha başarılı kılar’’ diyen ve nazlayan sesin, bazen ise “kızım alaca renkli kitap var içerde onu bana bir getir” deyişin. Asla rengini tutturamadığın ve hep renkler üzerinde tartıştığımız. Her şeyi sarıya yakın görmenin nedenini biliyorum. Şimdi o renkleri senin gibi yanlış söyleyesim var. Keke kek değil de ‘’ka’k’’ diyesim var.
Son iki yılın muhasebesini yaparsak mutlu anlarımız, başarılarımız olmadı değil. Hayata tutunduk bir şekilde. Şimdi olsaydın elde ettiğim her sınav başarısını sana heyecanla anlatır, takdir etmeni bekler ve aldığım bu sevinci hiçbir şey ile değişmezdim. Babaların takdiri -hangi yaş olursa olsun- çocuklarının gözünde çok değerlidir. Artık başarılar çok da sevindirmiyor. Her dünyevi başarının geçici olduğu gerçeği daha da hissettirir oldu kendini. Eğer bu dünyevi başarı ahirette fayda sağlamayacaksa hele, tehlikeli bile olabilir. O nedenle başarı hedeflerimizi Kuran’ın merceğinden geçirmeliyiz. Bu mercek ki gerçek bir başarıyı diğer sıradan tüm başarılardan süzerek Müslüman bir gence hakiki anlamda derece ve üstünlük sağlayacaktır. Allah’ın nuruyla aydınlanmış kalbin hakikatleri görme yeteneği anlamına gelen basiret, aslında bu mercekten bakmayı bilenlerin işi. İşte senin ölümün de bende başarı hususunda böyle bir farkındalık oluşturdu babacığım.
Sen gittikten sonra ülkede çok değişiklik olmadı. Zaten senin ‘’ülken’’ tüm İslam coğrafyası, ‘’ülkün’’ ümmetçi olmak idi. Irkçılıktan nefret eder, ümmet ruhunu herkese aşılardın. Şimdi o ruhun çok az insanda yaşadığını ve tıpkı bahsettiğin gibi Müslümanlar arasında ırkçılığın kolay fitili ateşlenebilir bir konu olduğunu görüyorum. İslam coğrafyasında da çok değişiklik oldu sayılmaz, zulüm hala Filistin’de devam ediyor ve hala Suriyeli, Yemenli, Türkistanlı çocuklar savaştan ve malnutrisyondan ölüyor. Ama bıraktığın gençlerde duyarlılık muhteşem. Gün geçmiyor ki hayır için yarışan gençler çoğalmış olmasın. Yokluğun bir şefin yokluğu gibi ancak Müslümanlar başlarına bir şef beklemeden kendi sorumluluklarını Kur’an ve sünnet çizgisinden ayrılmadan yapacak şuura ulaşmış olmalılar. Şimdi olsaydın o dik duruşun, hakkı söylemekten çekinmeyen cesur kalbinle yine gençlere ilham olurdun. Sen yanında azığından başka bir şey götüremeyeceğin bilinci ile hep güzel işler peşinde koştun. İnsan senin gibi bir babayı, abiyi veya kimine göre kardeşi yanında destekçi olarak arıyor. Dünyada bıraktığın dava arkadaşlarının da seni özlediğini duyar gibiyim. Sensiz yalnızız ama kimsesiz değiliz babacığım, Allah var. Şairin de dediği gibi “Kim demiş her şeyin bitişi ölüm, destanlar yayılır mezarımızdan”. Sen olmasan da yetiştirdiğin Müslüman gençlerden beklentimiz destan yazmak olacaktır.
Daha da uzayacak bu konuşmalarım, kendi kendime fısıldamalarım, yalnızken senle konuşmalarım. Şimdilik seni Allaha emanet ediyorum babacığım. Bir daha ki ziyaretimde görüşmek üzere “me’asselame”.
Kızın Zeynep Karakaya
[1]. Hasan Karakaya, İslam Akaidi, s. 536-537










