İslamî Kimlik Nedir?

Kapak Dosya – Hakan Sarıküçük / 2026 Ocak / 158. Sayı

İslamî kimlik nedir? şeklinde bir tanım yapmadan önce “Kimlik nedir?” sorusuna değinmek gerekir. Öz benlik ve öz karakter anlamına gelen “kimlik” kavramı, kişinin şahsiyetini dışa vurarak oluşturduğu manevi faktörlerdir. Toplumsal bir varlık olarak insana özgü olan belirti, nitelik ve özelliklerle kişinin belirli bir kimse olmasını sağlayan koşulların tümü olarak da tanımlanmaktadır.

Genel olarak kimlik, fıtrî (irade dışı) kimlikler ve iradî kimlikler olmak üzere ikiye ayrılır. Fıtrî kimlik; bireyin beşer kimliği başta olmak üzere, etnik ve cinsiyet kimliklerini ifade eder. İradî kimlik ise başta inanç kimliği olmak üzere, medenî, meslekî vs. gibi bireyin tercihine bağlı kazanılmış kimliklerdir. İnsan eşini, işini, aşını ve dinini seçebilir ama annesini, babasını, akrabasını, cinsiyetini, ırkını seçemez. Zira bunlara ait kimliklerin kazanılmasında insanın hiçbir etkisi ve katkısı yoktur. Sadece Yüce Yaratıcının takdiri vardır. Bunun adı da kaderdir. İslam, irade dışı kimlikleri ne yüceltici ne de alçaltıcı olarak görür. Buna karşılık iradeye bağlı kazanılmış kimlik ve kişilikleri ise bir değer olarak kabul eder. Mü’min, münafık ve kâfir ayrımında bu değerin varlığını görürüz.

İnsan, sadece Müslüman kimliği ile yetinmemeli, aynı zamanda Müslüman kimliğinin gerekli kıldığı kişilik özelliklerine de sahip olmalıdır. İnsana nitelik kazandıran, onun sahip olduğu kişilik özellikleri, yani nasıl bir birey olduğudur. Çünkü insanın sahip olduğu kişiliksiz bir kimlik, onu suç ve günah işlemekten gerektiği şekilde alıkoymaz.

Kur’an’ı Kerim insanın inanç kimliği olan mü’minlik vasfını beyan ettikten sonra onun nasıl bir kişilik kazanması gerektiğini de bildirir. Mesela, Mü’minun Sûresi’nde Allahu Teâlâ, bir başlangıç cümlesi olarak sadece “Mü’minlerin kurtuluşa erdiğini/ ereceğini” ifade ettikten sonra, kurtuluşa erecek olan bu mü’minlerin sıradan herhangi bir mü’min olmadığını sadece dilde kalmayıp, özellikle “Namazlarını huşu içinde eda eden; malayani sözlerden uzak duran, zekâtlarını veren; iffetlerini koruyan, emanete ihanet etmeyen, sözlerini yerine getiren ve namazlarını devamlı kılan mü’minler” olduğu bildirilmektedir. [1]

Yine Kur’an’a göre mü’minler; “Allah anıldığında kalpleri titreyen, Rablerine güvenen, namazlarını kılan ve kendilerine verilen rızıktan infak eden kimselerdir.”[2]

Bu ayetler sadece kimliğin yeterli olmadığını, aynı zamanda kimliğin kişiliğe dönüştürülmesinin de gerekli olduğunu da göstermektedir.

Bu nedenle insanın kişiliği, kimliğinden öte bir öneme sahiptir. Doğru sözlülük, dürüstlük, ahde vefa, adalet, merhamet, cömertlik, sabır, tevazu, kanaatkârlık, paylaşma; insanların canlarına, mallarına, namus ve şereflerine saygı gibi erdemler, Müslüman kimliğinin gerekli kıldığı kişilik özelliklerinden bazılarıdır. Müslümana yakışan da bu erdemlere sahip olabilme uğrunda gereken bütün gayretini göstermesidir.

Kişinin sadece Müslüman kimliğine sahip olmakla yetinmesi veya atalarının iyi bir Müslüman olduğunu iddia ederek kendisini onlara nispet etmesi de aldatıcı bir kuruntudan ibarettir.  Zira Allahu Teâlâ, “Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının.  Hiçbir babanın evladından fayda göremeyeceği, evladın da babasından hiçbir yayar sağlayamayacağı bir günden korkun. Allah’ın vaadi gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın, o yoldan çıkarıcı (şeytan) da Allah hakkında sizi ayartmasın.” (Lokman, 33) diyerek böyle bir kuruntu içinde olunmamasını gerektiğini bildirmektedir.

Hz. Peygamber aleyhisselam Müslümanın kim olduğundan bahsederken, “Dilinden ve elinden Müslümanların zarar görmediği kimsedir.”[3] şeklinde tanımlamıştır.

Bu nedenledir ki insan, sadece Müslüman kimliği ile yetinmemeli, aynı zamanda Müslüman kimliğinin gerekli kıldığı kişilik özelliklerine de sahip olmalıdır. Nitekim bu konuda Allahu Teâlâ bize Hz. İbrahim aleyhisselam ile Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i örnek olarak göstermekte ve “Allah’ın Rasûlü’nde, Allah’ı ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok ananlar için güzel örneklerin” (Ahzâb, 21) bulunduğunu bildirmektedir.

O’nun bize olan örnekliği; nasıl bir kul, nasıl bir insan, nasıl bir baba, nasıl bir eş, nasıl bir komşu, nasıl bir arkadaş, nasıl bir dost, nasıl bir yönetici, nasıl bir eğitici olduğu şeklindeki kişiliği ile ilgili yönüyledir. Nasıl bir insan, nasıl bir Müslüman, nasıl bir peygamber olduğu ile ilgili bir örnektir. O’nun örnekliği, adaleti, sevgisi, merhameti, doğruluğu, dürüstlüğü ve bütün bunların da ötesinde “El-emin” vasfıyla alakalıdır. O’nun ümmetine yakışan da peygamberinin sahip olduğu bu kişilik özelliklerine sahip olmaya çalışmalarıdır. Mekkeli müşrikler bile Hz. Peygamber’e güvenirken, ne acıdır ki Müslüman olmakla övündüğümüz ülkemizde bugün insanların çok azı birbirine güvenmektedir. Söz verip de sözünde durmayan insanlardan oluşan bir toplumda güvenin olmayışı çok acı bir durumdur. Müslüman olduğunu iddia ettiği halde İslam’a uygun yaşamayan ve yaptıkları hataları önemsemeden ve günah olduğunu dahi düşünmeden yapan bu insanlar yeri geldiğinde Müslüman kimliği daha çok öne çıkmış bir insanın bir günahını veya hatasını yakaladığında onu yerin dibine sokmaktan çekinmemekte, her türlü hakareti ve sözü esirgemeden pervasızca söyleyebilmekte, sözde o kişinin şahsına gerçekte ise İslamî kimliğine yönelik alçakça karalamayı rahatlıkla yapabilmektedirler. Oysa onun da bir insan olduğunu, kendilerinin önemsemeden daha çok işledikleri bu tür günahlara o eleştirdikleri insanların da düşebileceklerini düşünmeleri, neticede onların melek olmadıklarını anlamaları gerekir. Ancak kendi camını silmeyen insanlar, her nedense komşusunun camının kirli olduğunu zannederek onun hakkında ileri geri konuşmaktan çekinmezlermiş.  Yapılan bir araştırmada bunu açıkça gözler önüne sermektedir:

“Türkiye, kişiler arası güvenin, yani ‘çoğu insana güvenebilirim’ diyenlerin oranının, dünyada en düşük olduğu ülkelerden biridir. Türkiye, Dünya Değerler Araştırmasının 2005-2014 döneminde yapıldığı 29 ülke içinde sondan üçüncü sıradadır. Türkiye’de yaşayanların yalnız yüzde 8’i diğer insanlara güvendiğini belirtiyor. Bu oran ABD’de yüzde 37, Avustralya’da yüzde 49, İsveç’te ise yüzde 63’tür. Yani, bizler neredeyse, sadece ailemizin içindekilere güvenebilirken, İsveçliler ülkelerinin yarısından fazlasını kendi ailesi gibi görüyor, onlara güvenebiliyor.”[4]

İşte bu istatistikler, ne hale düştüğümüzün ve kafirlerden bile daha berbat hallere sürüklendiğimizin bir göstergesidir. Rabbim, bizleri bu durumdan bir an evvel kurtarsın ve İslamî kimliğimize kavuştursun.

Kişilik, aynı zaman da Müslüman’a ahlaki erdem kazandıran tutum ve davranışların tümünü kapsar. Onun hayatında İslamî kişilik yoksa geriye sadece ruhsuz bir beden gibi, ahlaksız bir dindarlık görüntüsü kalır. Tıpkı ruhsuz bir namazın jimnastikten; ruhsuz bir orucun aç kalmaktan ibaret oluşu gibi. Müslüman kişi, namaz kılıyor, oruç tutuyor, hacca gidiyor, kurban kesiyor fakat yalan söyleyerek ve çalarak bir kazanç elde ediyor; kişisel çıkarları için hak-hukuk tanımıyor, sözünde durmuyor, insanları sürekli aldatıyor ve bundan dolayı da becerikli ve açıkgözlü olmakla övünüyorsa, İslam’ın ruhunu yansıtan kişilikten uzak bir hayat yaşıyor demektir.

Nitekim Hz. Peygamber’in “Kim yalan söylemeyi, yalanla iş görmeyi terk etmezse, Allah’ın, onun yemesini ve içmesini bırakmasına (oruç tutmasına) ihtiyacı yoktur.”[5] hadisi de bunun da bir kanıtıdır.

Kısaca, doğru sözlülük, dürüstlük, ahde vefa, adalet, merhamet, cömertlik, sabır, tevazu, kanaatkârlık, paylaşma; insanların canlarına, mallarına, namus ve şereflerine saygı gibi erdemler, Müslüman kimliğinin gerekli kıldığı kişilik özelliklerinden bazılarıdır. Müslümana yakışan da bu erdemlere sahip olabilme çabasının içinde olmasıdır.

Daha ilk andan itibaren anne-babayı taklit etmeye başlayan çocuk zaman içinde anne ve babadan duyduğu ve gördüğü şeyleri benimsemeye ve onlar gibi olmaya başlar. Kullandığı kelimeler dahi onların sözlerine benzer. Şayet anne-baba kötü ve çirkin sözler konuşan ve küfreden birisi ise bu çocuk tarafından da normal kabul edilerek taklit edilir. Neticede çocuk da küfürbaz ve kötü sözler sarf eden biri olur. Şayet anne-baba gayet nazik, kibar, edepli ve ahlaklı iseler bu durumları çocuklarına da yansır ve çocukların da aynı vasıflara ulaşmasına neden olur. Dolayısıyla anne ve babalar çocuklarına iyi örnek olma durumundadırlar. Unutmayalım ki çocuklarımız bizim birer kopyamızdır. Öyleyse onların görüntüleri gerçekte bizim kişiliğimizin birer yansımasıdır.

Anne-babalar bu kimliğin ilk oluşum aşaması olan döneminde şayet çocuğa karşı titiz davranmaz ve umursamaz bir tavır takınacak olurlarsa ileriki süreçte çocuğa hâkim olmakta ve onu belli bir kıvama ulaştırmakta yetersiz kalabilirler. Örneğin, daha çocuk küçükken çocuğu kendi haline bırakacak olurlarsa çocuk yaşadığı hayatı, olması gereken en doğru bir hayat olarak görür. Kendi zevklerini ve isteklerini en doğru ve gerçek istekler olarak kabul eder. Bir de anne-baba kendi özlemini çektikleri halde hayatlarında bulundukları konum veya olmaları gereken rol nedeniyle bir türlü gerçekleştiremedikleri ve yapamadıkları şeyleri çocukları üzerinde gerçekleştirmek isterlerse ve kendi çocukluklarında özlemini çektikleri şeylerin çocukları tarafından da özlem duyulacak bir hale gelmemesi adına serbest ve kendi haline bırakacak olurlarsa bu özgür ortam çocuk üzerinde bir daha asla geri dönülemeyecek izler bırakacaktır.

Mesela, daha küçük yaşta İslamî bir örtünün farziyetine alıştırılmayıp kendi haline bırakılan bir kız çocuğu, alışveriş yaparken dahi kendi zevkine uygun kılık kıyafetleri tercih hususunda kendi tercihi ile hareket eder ve yönlendirilmeyecek olursa bu çocuk zamanla gerek kazandığı bu kimlik ile gerekse de süreç içinde çevrenin onu kabullendiği bu haliyle yaşamaya ve bunu gerçek kimliği olarak görmeye başlayacaktır. Daha sonradan anne- baba ne kadar gayret etse de olması gereken İslamî kimliğe ve yaşantıya yönlendirmede yetersiz kalacaktır. Çocuğu İslamî tesettüre uygun bir şekle sokabilmek, belki çocuk için büyük bir tereddüt ve anne-babanın istekleri doğrultusunda gerçekleşmiş olsa da toplum baskısı ve toplumun ilk andan itibaren onu kabullendiği ilk kimliği baskın gelecek ve çocuk, aile ve toplum arasında bir kimlik karmaşası yaşayacaktır. Maalesef bu da çocukta düzeltilmesi pek mümkün olmayan derin yaralar açacaktır. Ya bu yeni kimliği istememesine rağmen zorla kabullenecek ve özlemini duyduğu eski hayatına hasret çekecek ve ileride bulduğu ilk fırsatta sonradan edindiği bu kimliğinden kurtularak özgürleşecek (!) ya da daha ilk başta ve ilk zamanda elde ettiği özgürlüğü devam ettirmek adına anne-babasına isyan edecek, onlara karşı duracak, gerekirse onları yok kabul ederek yaşantısına uygun bir başka hayata yönelmekten geri durmayacaktır.

Günümüzde bu söylediklerimizin örnekleri bir hayli çoktur. Maalesef bu ilk yanlışı yapan anne-baba daha sonradan çocuklarına hâkim olamamakta ve çoğu zaman onları kendi hallerine bırakmaktadırlar.

Bundan daha kötüsü de maalesef aile reisi olan anne-babanın çocuklarının yaşantısına zaman içinde alışmaları, mücadeleyi bırakmaları, çocuklarını ikaz ve uyarmadan vazgeçmeleridir. Bu durumda çocuk da yeni özgürlüklere kapı açmakta, daha da özgür(!) giyinmekte, daha geç saatlerde eve gelmekte, anne-babaya selam dahi vermez bir halde, bencil ve egoist bir yaşantı içinde kendine özel bir yaşam sürmektedir. Kendisini merkez, diğer tüm insanları ise yörünge kabul eden, tatminsiz ve önü durdurulamaz bir şahsiyete dönüşmektedir. Allah böyle bir duruma düşmekten bizleri ve çocuklarımızı korusun.

Diğer bir acı tarafı da çocuğa istedikleri şekli veremeyen anne ve baba zamanla çocuklarının yaşantısına doğru bir sürece sürüklenmekte, alışkanlıkları kabullenme, onlarda da şekilsel ve fikirsel değişikliklere sebep olmaktadır. Maalesef bu türden olayları da toplum içinde görmekteyiz. Daha önceden tam bir tesettüre sahip olan annenin zamanla yanındaki kızının açıklığını değiştiremediği için değiştiğini, kılık kıyafetinin süreç içinde gitgide olması gerekenin tersine doğru gittiğini gözlemlemekteyiz. Önce tesettürdeki renklerin siyahtan lacivert ve kahverengiye doğru, daha sonra da gitgide açılarak renkten renge girdiğini, kıyafet boylarının zamanla diz altına inen tuniklere ve başa sarılan ince ve kısa şallara dönüştüğünü ne acıdır ki görüyoruz. İşte bu durum da bize şu hadisi hatırlatmaktadır:

Ebû Hureyre’den nakledildiğine göre, Rasûlullah aleyhisselam şöyle buyurmuştur: “Kişi dostunun dini üzeredir. Bu yüzden her biriniz, kiminle dostluk ettiğine dikkat etsin.”[6]

Oysa Rabbimiz bizleri ikaz edip uyarmaktadır. “Allah’a ve ahiret gününe inanan bir milletin, babaları veya oğulları veya kardeşleri ya da akrabaları olsa bile Allah’a ve Peygamberine karşı gelenlere, sevgi beslediklerini görmezsin. İşte Allah, imanı bunların kalplerine yazmış, katından bir nur ile onları desteklemiştir. Onları, içlerinden ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları cennetlere koyar. Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da Allah’tan hoşnut olmuştur. İşte bunlar, Allah’tan yana olanlardır. İyi bilin ki, saadete erecek olanlar, Allah’tan yana olanlardır.” (Mücadele, 22)

Diğer taraftan Ebu Musa radıyallahu anh’tan nakledildiğine göre, Hz. Peygamber aleyhisselam şöyle buyurmuştur: “İyi arkadaşla kötü arkadaş misk taşıyan kimse ile körük üfüren kimse gibidir. Misk taşıyan ya sana onu ikram eder yahut sen ondan (miski) satın alırsın ya da ondan güzel bir koku duyarsın. Körük üfüren kimse ise ya elbiseni yakar ya da ondan kötü bir koku duyarsın!”[7]

İşte bu iki hadis insanların birbirlerinden etkilendiklerini, olumlu yahut olumsuz birbirlerine tesir ettiklerini göstermektedir. Öyleyse sizler karşınızdaki kişiyi kendinize doğru çekmezseniz bilin ki o sizi kendisine doğru çekecektir. Yani etkilemezseniz, etkilenirsiniz gerçeğini idrak etmeli ve buna uygun bir tavrın içine girmelisiniz. Lokomotif olmaz ve bunun için çalışmazsanız, vagon olmaya razı olmak zorunda kalırsınız.

“Sadece mü’minle arkadaş ol! Yemeğini de ancak takva sahibi olan yesin!”[8] hadisi de dost ve arkadaş seçiminin iyi yapılması, sadece Allah’tan korkan mü’min vasıflı insanlarla gerçek dostluğun kurulmasına dair tavsiyede bulunmaktadır.  

İslamî Kimliği Oluşturan Etkenler Nelerdir?

Öncelikle İslamî kimliğin oluşmasına etki eden ilk şey teslimiyetçi bir anlayışla İslam’a teslim olmak, onun bizim için belirlediği kimliğe uygun bir şekle girmemizdir. Bu hususu Rabbimiz şu şekilde bildirmektedir.

“Allah ve Rasûlü bir işe hükmettiği zaman gerek mü’min olan erkek gerek mü’min olan kadın için (o hükme aykırı olarak) işlerinde kendilerine muhayyerlik yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlüne isyan ederse muhakkak ki o, apaçık bir sapıklıkla yolunu sapıtmıştır.” (Ahzab, 36)

Bizler Rabbimizin bize verdiği kimliğe razı olmalı; bu kimliğe ne bir ziyade de ne de bir eksiltmede bulunmamalıyız. Yanına ekler alan “şucu” ve “bucu” gibi takılardan veya yumuşatılmış ve şirin gösterilmeye çalışılarak özünden koparılan ve İslam’ın aslına zarar veren söylemlerden uzak durmalıyız. Bizler salih amel işleyen ve insanları sadece ve sadece Allah celle celaluhu’ye davet ederek “Allah’a çağıran, salih amel işleyen ve ‘Şüphesiz ben Müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?” (Fussilet, 33) ayeti kerimesinin ışığında her mü’min erkek ve kadını kendimizden kabul etmeli ve onları ötekileştirmemeliyiz. İslam’ı toplum olarak bir bütün olarak anlamalı ve yaşamalıyız. İslam’ın özünde olanlara topluca sarılmalı, ona sonradan ilave edilmek istenen her türlü bidatten ise şiddetle sakınmalıyız. İslam’a uygun olmayan taraflarımızı dinin “nasihat olduğu” kaidesi ışığında törpüleyerek düzeltmeli, birbirimizden İslam’ın tevazusunu ve merhametini esirgememeliyiz.

Kur’an ve Sünnet merkezli bir hayat yaşamak da İslamî kimliğin teşekkülü için önemli hususlardandır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Kur’an’ı Kerim’in canlı bir örneğidir. Enes ibni Mâlik’in amcası Hişâm İbni Âmir’in oğlu Sa’d, Medine’ye gelmişken Hz. Aişe’yi ziyaret etmek ve ona zihnindeki bazı sualleri sormak istedi. Aişe annemize gece namazı ve vitir namazı hakkında da sorular sormuş olan Sa’d ona ilk olarak:

– Ey Mü’minlerin annesi! Bana Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ahlâkını (yaşayışını) anlat, dedi. Hz. Aişe:

– Sen Kur’an’ı okuyorsun değil mi? diye sorunca Sa’d:

– Evet, okuyorum, diye cevap verdi. Bunun üzerine Hz. Aişe radıyallahu anha:

– Nebiyy-i Muhterem sallallahu aleyhi ve sellem’in ahlâkı Kur’an idi, dedi.

Allahu Teâlâ da Peygamber efendimize tabii olmamızı emretmiş, onu bütün kullarına en güzel örnek olarak tavsiye etmiştir.

“Gerçekten Allah’ı, ahiret gününü arzulayanlar ve Allah’ı çok zikredenler için, size, Allah’ın Rasûlünde (takib edeceğiniz) pek güzel bir örnek vardır.” (Ahzab,21)

Bu sebeple İslamî bir kimliğin oluşmasında en etkin olan şeylerin başında her Müslümanın öncelikle Kur’an ahlakı ile ahlaklanması, Kur’an’ı en güzel şekilde öğrenmesi ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadislerini öğrenerek, onun izinden gitmesi, onun uygun gördüğünü yapıp, sakındırdığından kaçınmasıdır. Nitekim İslamî kimliğin oluşumu için sünnet de Müslümanlar için vazgeçilmez diğer bir kaynaktır.

Şunu da unutmamak gerekir ki; olduğu gibi görünme veya göründüğü gibi olma erdemliliğine, ancak İslamî kimlik ve kişiliğe sahip olanlar sahiptir. Kâmil manada İslamî kimlik ve kişiliğe kavuşabilmek için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’i her yönüyle ve samimi bir kalple takip ve taklit etmemiz şarttır. Eğer bunu başaramazsak İslamî şahsiyeti elde edebilmemiz mümkün olmayacaktır.

“İman edip dünya ve ahiret için yararlı işler yapanlar bilmelidirler ki, biz güzel iş yapanların ecrini asla zayi etmeyiz. Doğrusu, inanıp yararlı işler yapanlara, işte onlara, içlerinden ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Orada altın bilezikler takınırlar, ince ve kalın ipekliden yeşil elbiseler giyerek tahtları üzerinde otururlar. Ne güzel bir mükafat ne güzel yaslanacak yer!” (Kehf, 30-31)

Müslüman kişi, Kur’an ve Sünnet üzere yaşadığı müddetçe hem dünyevi hem de uhrevi güzelliklere sahip olacaktır. Tabii ki bu da İslamî eğitim ve öğretim ile mümkündür. Böylece insan gerek Rabbi olan Allah’a karşı gerekse de diğer insanlara karşı haddini bilecek, haddi aşacak hareketlerden ve sözlerden kaçınacaktır.

Eğer insan, İslamî bir terbiyeden geçmezse, haddini aşarak, büyüklük taslayacak, tıpkı firavun gibi davranarak çevresindekileri kendisine kul ve köle etmeye çalışacaktır. Bu zihniyetteki kişilere bir şey anlatmak veya bir şey öğretmek ise asla mümkün olmayacaktır. Çünkü onlar, öğretilecek her şeyin zaten kendilerinde mevcut olduğunu zannederler. Karşılarındaki kişiyi “cahil” olarak gördükleri için dışarıdan bir bilgiye ihtiyaç duymazlar; kendilerinde bulunmayan özellikleri ise “gereksiz” veya “şer” olarak nitelendirirler. Kur’an’ı Kerim’in belirttiğine göre bu tip insanlar ve kavimler sırf bu karakterleri sebebiyle helak olup gitmişlerdir. Dolayısıyla kendilerini olduklarından üstün görenlerin karakterleri tipik bir “Firavun karakteri”dir. Nitekim tarih boyunca Firavun ile aynı karakterleri paylaşanlar, hakkı ve hakikati kabulden imtina etmişlerdir.

“Onlara, ‘Gelin Allah’ın Resûlü sizin için mağfiret dilesin’ denildiği zaman da başlarını bükerler ve görürsün ki büyüklük taslayarak yan çizer giderler.” (Münafikun, 5)

Kişinin kendisini olduğundan üstün görmesi nasıl bir aşırılıksa, aşağı görmesi de bir aşırılıktır. İslam’da ifrat ve tefrit tercih edilmeyen ve istenmeyen şeylerdendir. Gerek ifrat ve gerekse de tefrit gibi hususlar genellikle olması gerekenin aksini meydana getirir. Bu yüzden İslamî ölçülerde aşırılıklar ve ihmalkarlıklar (gevşeklikler) kabul edilmez.

Bir insanın kendisini olduğundan aşağı görmesi kişide şahsiyet problemini ortaya çıkarır. Böyle bir hastalığa yakalanmış insanların İslam’ı temsil ve tebliğ edebilmesi mümkün değildir; zira bu durumdaki bir insanın inandığı şeyleri savunması beklenemez. Bu şekildeki bir kişilik zafiyetine yakalanmış insanların en bariz örneği ise münafıklardır. Bunların kime, nereye, hangi fikre, hangi inanca bağlı olduklarını bilmek mümkün değildir. Onlar, bizler gibi düşünüp bizler gibi konuşsalar da onların dostluklarına da düşmanlıklarına da hiçbir zaman güvenilmez. Onlar, içleri ile dışları başka olan varlıklardır.

“İman edenlerle karşılaştıkları zaman, ‘İnandık’ derler. Fakat şeytanlarıyla (münafık dostlarıyla) yalnız kaldıkları zaman, ‘Şüphesiz, biz sizinle beraberiz. Biz ancak onlarla alay ediyoruz’ derler.” (Bakara,14)

Görüldüğü üzere, büyüklük taslayarak kendini üstün gören insan ne kadar tehlikeliyse, kimliği şekillenmemiş ve şahsiyeti oturmamış insanda bir o kadar tehlikelidir. Bu sebeple yapılması gereken en büyük hizmet, toplumları kişilik sahibi olan şahsiyetli insanlar yetiştirmektir.

Gerçek kimlik sahibi bir mü’min; öncelikle kendini tanıyan bir insandır. Öyle ki kendini tanıyan insan Rabbini tanıyan insandır. Kendini tanıyan insan; kim olduğunu, nereden geldiğini, dünyaya geliş amacını, nereye gideceğini, bu dünya hayatının amacını, bu amaca ulaşmak için yeterli bilgi ve donanıma sahip olup olmadığının farkına varan bir insandır. Öyle ki insan herkesi kandırabilir ancak kendini kandıramaz ancak sadece kendini avutmaya çalışır. Çünkü insan kendi yetersizliğini herkesten daha iyi bilecek bir bilince sahiptir.

Çağdaş Daru’n-Nedve’lerin kuşatması altındaki beldelerde Müslümanlar tarafından, Daru’l-Erkamlar ve salih ve saliha nesiller oluşturulmadan, İslamî kimlik ve kişiliğe kavuşulması mümkün değildir. İslamî kimlik ve kişiliğe kavuşmak isteyenlerin yapacakları şey çağdaş Daru’n-Nedve’ler karşısında, Daru’l-Erkam’ları oluşturmaktır. Bunun yolu da insanların arasına karışarak onları Allah’ın yoluna davet etmektir.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “İnsanlar içine karışıp da onlardan gelecek sıkıntılara katlanan Müslüman, insanlara karışmayıp onlardan gelecek sıkıntıya sabretmek durumunda olmayan Müslümandan daha hayırlıdır.”[9]

Sonuç olarak, kişinin nüfus cüzdanının din hanesine “İslam” kelimesinin yazılması kendisini İslamî kimlik ve kişilik sahibi yapmaz. Kişiyi İslamî kimlik ve kişilik sahibi yapan sahip olduğu tevhid inancı ile yaptığı salih amelleridir. İslamî hükümleri hayatın her sahasında uygulama konusunda tağutlardan daha tehlikeli olanlar; İslamî kimlik ve kişiliklerini kaybetmiş ve kaybetmiş oldukları İslamî kimlik ve kişiliklerini aramayan Müslümanlardır. 

Selam ve Dua ile…


[1]. Bkz. Mü’minûn,1-9.

[2]. Bkz. Enfâl, 2-3.

[3]. Buhârî, Îmân 4-5

[4]. Türkler neden birbirine güvenmez? www.tepav.org.tr; (Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV 10 Temmuz 2015)

[5]. Buhari, Kitabu’s-Savm, Bab 8.

[6]. T2378 Tirmizî, Zühd, 45; D4833 Ebû Dâvûd, Edeb, 16

[7]. M6692 Müslim, Birr, 146; B5534 Buhârî, Sayd, 31

[8]. T2395 Tirmizî, Zühd, 55; D4832 Ebû Dâvûd, Edeb, 16

[9]. Ahmed b. Hanbel, V, 365