Kapak Dosya – Mahmut Varhan / 2014 Aralık / 13. Sayı
Bizleri tevhid ehlinden kılan, Ehad ve Samed olan Allah Teâlâ’ya sonsuz hamd ve senâlar olsun. Peygamberlerin seyyidi ve muvahhidlerin rehberi olan Peygamber’i Zişan efendimize, onun âline, ashabına ve kıyamete kadar onun yoluna tâbi olan mü’minlere salât ve selam olsun.
Allah Azze ve Celle: “Hepiniz, toptan Allah’ın ipine sarılın, parçalanıp ayrılmayın” (Âl-i İmrân: 103) buyurarak biz müslümanlara Allah’ın şeriatı etrafında tek bir halka oluşturmamızı, birlik ve beraberlik içerisinde bulunmamızı emretmiş; parçalanıp ayrılmayı, bid’at ve hurafelere saplanarak bölünmeyi bizlere kesin bir şekilde yasaklamıştır.
Bizler de bu makalemizde hangi ihtilaf türlerinin yasaklanan ihtilaf olduğunu, hangi ihtilaf türünün de bu yasağa dahil olmayıp meşrû olduğunu beyan etmeye çalışacağız. Sonra da meşrû olan ihtilafın usûl ve âdabını beyan edeceğiz. Tevfik’i ilâhinin bizlere karin olmasını niyaz ederiz.
İhtilâfın Kısımları ve Her Bir Kısmının Hükmü
Biz genel olarak insanlar arasında meydana gelen ihtilafları dört kısma ayıracağız:
1- Dinlerde meydana gelen ihtilaf. İslam’ın dışında kalan bütün dinlerin küfür ve bâtıl olduğunu beyan etmeye hacet duymuyoruz. Bu konuda Allah Teâlâ’nın: “Kim İslam’dan başka bir din ararsa, ondan asla kabul olunmaz ve o, ahirette zarara uğrayanlardan olur” (Âl-i İmrân: 85) ayet’i kerimesi ile Allah Azze ve Celle’nin: “Eğer Allah dileseydi, onlardan (peygamberlerden) sonra gelenler, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat ihtilâfa düştüler de kimi iman etti, kimi de kâfir oldu” (Bakara: 253) ayet’i kerimesinin meâlini kaydetmekle yetiniyoruz.
Bu konuda ihtilafa düşerek iman dairesinin dışında kalanlar yahudi ve hıristiyanlar; mecusi ve budistler; kapitalizm, sosyalizm, laiklik, demokrasi ve ırkçılık gibi beşeri dinlere tâbi olan müşriklerdir. Zâhiren müslüman sayılan münafıklar da hakikatte bu kâfirler güruhuna dahildirler.
Yine İslam ümmetinin içinden çıkarak “dinin zarûriyatı” dediğimiz apaçık beyyine ve kesin delillerle sabit olan, İslam dininden olduğu herkes tarafından bizzarure bilinecek kadar açık olan dinin temel hakikatlerini inkâr ederek küfre sapan sapkın fırkalar da bu küfür milletine dahildir. Örneğin Rafizi şiâ fırkasının aşırılarından olan nusayri ve ismâiliye fırkaları, son asırlarda Hindistan’dan ortaya çıkarak bütün dünyaya yayılan bahailik ve kadiyanilik fırkaları ve benzeri daha pek çok yıkıcı fırkalar…
İşte bütün bu ve benzeri küfür ve şirk tâifelerini ve ifsad komitelerini şu ayet’i kerimeler kapsamaktadır:
“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, parçalanıp ihtilafa düşenler gibi olmayın. İşte onlara büyük bir azab vardır.” (Âl-i İmrân: 105)
“Gerçek şu ki, dinlerini parça parça edip kendileri de gruplaşanlar, sen hiç bir şeyde onlardan değilsin. Onların işi ancak Allah’adır. Sonra O, işlemekte olduklarını kendilerine haber verecektir.” (En’am: 159)
“Eğer Rabbin dileseydi, insanları elbette tek bir ümmet kılardı. Oysa onlar, anlaşmazlığı sürdürmektedirler. Rabbinin rahmet ettikleri dışında onları bunun için yarattı. Böylece Rabbinin (şu) sözü tamamlanıp gerçekleşmiştir: “Andolsun, cehennemi cinlerden ve insanlardan, onların tümünden dolduracağım.” (Hûd: 118-119)
Bu son ayet’i kerime açık bir şekilde ifade etmektedir ki, rahmet ehli olan mü’minler bu konuda ihtilaftan ve anlaşmazlığa düşenlerden istisnâ edilmişlerdir. Bu rahmet ehlinin dışında kalan ve insanlık âleminin çoğunluğunu teşkil eden müşrik ve kâfirler ise ihtilâf ve anlaşmazlığa düşmüş ve bundan dolayı da cehennemi dolduracakları açık bir şekilde belirtilmiştir. Bu konuda, zikretmeye ihtiyaç hissetmediğimiz pek çok ayet’i kerime ve hadis’i şerif bulunmaktadır.
2- İslam dairesinin içinde kabul edilen fırkaların, “dinin usûlü” dediğimiz bir takım itikadi konulardaki ihtilafları… Bu konuda hakkı temsil eden ehli sünnet ve’l-cemaat dışında kalanlara genel olarak “ehlü’l-ehvâi ve’l-bid’a” (hevâ ve heveslerine tâbi olan bid’at ve dalâlet ehli) diyoruz. Haricilerin, Mu’tezile’nin, Şia mezhebinin bazı fırkalarının ve diğer bazı grupların temsil ettiği bu bid’at ve dalâlet ehlinin bir takım görüşleri şirk ve küfür unsurlarını taşısa da kıble ehli olduklarından dolayı ve tekfir edilmeleri için gerekli şartlar tahakkuk etmediği ve tekfirlerine bazı mâniler bulunduğu için tercihe şâyan olan görüşe göre tekfir edilmezler. Ancak bu fırkaların savundukları bid’at, dalâlet ve hurafeler; büyük günahlardan daha büyük ve daha tehlikelidir. Bu fırkaların tarih boyunca İslam ümmetine verdikleri zarar, yer yer kâfirlerin verdikleri zarardan daha büyük ve tehlikeli olmuştur. Şunu da belirtmek gerekir ki, bu tür bid’at ve dalâlet fırkaları içinde pek çok münafık ve zındıklar barınmaktadırlar.
Bu fırkalarla ilgili olarak vârid olan hadis’i şerifi kaydetmekle yetinelim: Avf b. Malik radıyallahu anh dedi ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Yahudiler yetmiş bir fırkaya bölündüler. Bunlardan bir tanesi cennete, yetmiş fırkası ise cehenneme gireceklerdir. Hıristiyanlar yetmiş iki fırkaya bölündüler. Bunlardan yetmiş bir fırkası ateşte, yalnız bir fırkası cennette olacaktır. Muhammed’in nefsi elinde olan Zat’a yemin olsun ki, benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya bölünecektir. Bunlardan bir fırkası cennette, yetmiş iki fırkası ise ateştedir.” Denildi ki: “Ya Rasûlallah! Bunlar kimlerdir?” Şöyle buyurdu: “Cemâat ehli olanlardır.” Tirmizi’nin rivayetinde bu soruyu şöyle yanıtlamıştır: “Benim ve ashabımın üzerinde bulunduğumuz yol üzere bulunanlardır.”(1) Bu ifade, bir önceki hadiste geçen “cemâat” mefhumunu da açıklamaktadır.
3- Eğer ihtilaf müslümanların çekişmelerine sebep olur, kalplerinin birbirinden soğumasına ve aralarının açılmasına yol açacaksa, ne tür ihtilaf olursa olsun mezmûm ve haram olur. Çünkü müslümanların cemaatlerini bölecek, onların güçlerini zayıflatacak ve neticede onları darmadağınık hâle getirecek olan ihtilâf, mutlak manada zarardır. Bu zararın meydana gelmemesi için her türlü önlem alınmış ve Kur’an-ı Kerim ile sünnet’i seniyyede mükemmel bir kardeşlik hukuku tesis edilmiş ve bu kardeşlik hukukunu ihlal edecek olan her türlü davranış yasaklanmıştır. Allah Teâlâ bizleri uyararak şöyle buyurmaktadır: “Allah’a ve Rasul’üne itaat edin. Birbirinizle çekişmeyin. Sonra korkuya kapılırsınız da zaafa düşerseniz ve rüzgarınız (gücünüz) gider. Sabredin, muhakkak ki Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Enfâl: 46) Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmaktadır: “Birbirinize hased etmeyiniz. Alışverişi kızıştırmayınız. Birbirinize buğz etmeyiniz. Birbirinize sırt çevirmeyiniz. Biriniz başka birinin yaptığı alışveriş üzerine alışveriş yapmasın. Ey Allah’ın kulları, kardeş olun! Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yüzüstü bırakmaz, ona yalan söylemez ve onu küçük düşürmez. Takva -üç defa göğsünü işaret ederek- şuradadır. Kişiye kötülük olarak, müslüman kardeşini hakir görmesi yeter. Her müslümanın kanı, malı ve ırzı diğer müslümana haramdır.”(2)
Bu kardeşlik ve kalplerin birbirine ısındırılıp telif edilmesi, İslam cemaati için o kadar hayati bir meseledir ki, Allah Azze ve Celle bu konuyu özellikle belirterek şöyle buyurmaktadır: “Onlar, seni aldatmak isterlerse, şüphesiz Allah sana yeter. O, seni yardımıyla ve mü’minlerle destekledi. Ve onların kalblerini uzlaştırdı. Sen, yeryüzündekilerin tümünü harcasaydın bile, onların kalplerini uzlaştıramazdın. Ama Allah, aralarını bulup onları uzlaştırdı. Çünkü O, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Enfâl: 62-63)
İşte Allah’ın dinine yardım etmek hususunda bu kadar önemli olan uhuvvet, muhabbet, merhamet ve hürmet bağlarını zayıflatacak, gevşetecek ve yok edecek olan her türlü ihtilaf ve tefrika da yasaklanmıştır. Velev ki bu ihtilaf, fıkhi ve ictihadi bir mevzuda olsun. Böyle bir konuda bile taassubkârane davranarak farklı görüşlere sahip olanları insafsızca eleştirmek, eleştiri âdabına riâyet etmeden ve hakkaniyet duygusu ile hareket etmeden ölçüsüzce ilim erbâbını tenkit etmek İslam ahlâkı ile asla bağdaşan bir durum değildir. Böyle bir taassubun kaynağı olsa olsa cehalet ve başkalarını küçümsemekle tatmin edilen kibirlenmek duygusudur.
Son olarak şunu da ifade edelim ki, ümmetimizin başına gelen en tehlikeli felaketlerden biri olarak nitelenen bu kalplerin ihtilafı ve neticesinde meydana gelen tefrikanın muhakkak olacağı da -sakınmamız için- bizlere haber verilmiştir. Nitekim Cabir b. Abdullah radıyallahu anh’ın hadisinde vârid olduğu üzere Allah Teâlâ’nın: “De ki: “O, size üstünüzden bir azap göndermeye kâdirdir” ayeti nazil olunca; Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Senin vechine sığınırım (ya Rab)” buyurdu. “Yahut ayaklarınızın altından bir azap göndermeye kâdirdir” bölümünü okuyunca, yine: “Senin vechine sığınırım (ya Rab)” diyerek niyazda bulundu; “Ya da sizi birbirinize katıp kiminize kiminizin hıncını tattırmaya kâdir olandır” (En’am: 65) bölümünü okuyunca da Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Bu daha hafiftir” veya: “Bu daha kolaydır.”(3)
4- Taassuba kapılmaksızın, kalplerin birbirinden soğuyup buğz ve nefret tohumlarının kalplere ekilmesine ve araya hased ve çekişmenin girmesine fırsat vermeksizin fıkhi ve ictihadi konularda yapılan ihtilaflar… Böyle bir ihtilafın vâki olması durumunda farklı görüşlere sahip olan âlimlerden her birinin diğerlerinin görüşlerini olumlu bir şekilde karşılaması ve onların görüşlerinin de doğru olabileceği ihtimalini gözönünde bulundurarak onlara ihtiramda bulunması gerekir. Diğerlerinin görüşlerini insaf ölçüleri içerisinde değerlendirerek, kendi görüşünün de hatalı olabileceğini düşünmeli ve hasedin kaynağı olan taassubtan kaçınmalıdır.
Bu şekildeki bir ihtilaf ve farklı görüşlere sahip olmak caiz hatta övülen bir durumdur. Hakkında kesin, açık ve muarızı bulunmayan bir nassın olmadığı konularda ihtilafın vuku bulabileceği hem Kur’an-ı Kerim, hem sünnet’i seniyye ve hem de icma’ı ümmet ile sabittir. Ezcümle Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Dâvûd ve Süleyman’ı da (an). Hani kavmin koyunlarının girdiği ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Biz, onların hükümlerine tanık idik. Biz onu (o hükmü) hemen Süleyman’a kavratmıştık. Bununla beraber her birine hikmet ve ilim verdik.” (Enbiyâ: 78-79) Görüldüğü gibi Allah Teâlâ sadece Süleyman aleyhisselam’a konuyu kavrattığını ifade ettikten sonra ikisine de ilim ve hikmet verdiğini belirtmektedir.
Amr b. Âs radıyallahu anh’ın rivayet ettiği hadis’i şerifte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Hâkim ictihadda bulunup isabetli hüküm verdiği zaman iki ecir alır; hâkim ictihadda bulunup hüküm vermede hata yaptığı zaman da bir ecir alır.”(4) Yine Peygamber’i zişan efendimizin, hakkında Allah Teâlâ’nın bir şey indirmediği pek çok konuda ictihad ettiği ve bunların bir kısmında Allah Teâlâ tarafından ictihadının yanlış bulunup tashih edildiği bilinen bir gerçektir. Yine sahabe’i kiramdan bazılarının, henüz asr’ı saadette fetva vermelerine izin verildiği de herkesce malumdur. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in, Muaz b.Cebel’i Yemen’e gönderirken hakkında Kur’an-ı Kerim ve sünnet’i seniyyede hüküm bulunmayan konularda ictihadıyla hüküm vermesine izin verdiği hadisi de ümmet’i Muhammed tarafından kabule şâyan görülmüştür.(5)
Hakkında kesin nass bulunmayan konularda ictihadın ve dolayısıyla ihtilafın caiz olduğunun en önemli ve kuvvetli bir delili de sadr’ı evvel dediğimiz ve müslümanların en faziletlileri kabul ettiğimiz sahabe’i kiram ve onların izini takip eden selef’i salihin arasında vâki olmasıdır. İhtilafın, icma’ı ümmet ile meşrû olan ictihaddan kaynaklanması da farklı görüşlere sahip olmanın şer’an memduh olduğunu göstermektedir. Zira ictihad ve görüşün olduğu yerde, muhakkak ihtilaf ve farklı görüşler olacaktır. Çünkü ictihad eden âlimlerin ilmi, akli, fıtri, kültürel ve sosyal kabiliyetleri farklılık arzetmektedir.
Burada çok önemli olan bir nokta da şudur ki, ihtilafın meşrû olabilmesi için şu iki şartı hâiz olması gerekir:
a) Hakkında ihtilaf edilen konunun, kat’i ve sarih bir delil ile hükme bağlanmış olmaması gerekir. Zira “mevrid’i nassta ictihada mesağ yoktur.” Yani nassın vârid olduğu hususta ictihada yer yoktur.
b) İhtilafı muteber kabul edilen ehli ilmin, hem ilmi müktesebat yönünden ve hem de salah ve diyanet yönünden ehil olmaları gerekir.
Şüphesiz ki bu meşrû ihtilafın pek çok hikmetleri bulunmaktadır. Burada bu hikmetleri tafsil etmek yerine âlimler arasında darb’ı mesel hükmünü alan şu vecizeyi aktarmakla yetinelim: “Sahabenin (ve müctehidlerin) icma etmeleri kesin bir hüccet, ihtilaf etmeleri ise geniş bir rahmettir.” Bu veciz sözün altındaki derin anlamı kavramayı ehli basiretin fehimlerine havale ediyoruz.
Şimdi de bu konuyla ilgili olarak bu işin ehli olan âlimlerden birkaç alıntı yapıp konumuzu bağlamaya çalışalım:
İmam Şafii rahimehullah haram kılınan ve câiz görülen ihtilafı şöyle beyan etmektedir: “Allah Teâlâ’nın kitabında veya Peygamberinin diliyle hakkında hüccetini kesin ve açık bir şekilde ikame ettiği herhangi bir konuda, bunu bilen kimselerin ihtilaf etmesi helal değildir. Te’vile ihtimali olan ve kıyas ile algılanması mümkün olan hususlarda ise, eğer te’vil eden veya kıyas yapan kimse haberin ihtimal ettiği ya da kıyasın kabul görülebileceği bir görüşü kabul ederse -bu konuda başkası ona muhalefet etse bile-, ben onun hakkında kesin nass bulunan konularda ihtilaf etmesinin sakıncalı görüldüğü gibi burada da sakıncalı olduğu görüşünde değilim. Zira Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, parçalanıp ihtilafa düşenler gibi olmayın. İşte onlara büyük bir azab vardır.” (Âl-i İmrân: 105) Görüldüğü gibi Allah Teâlâ, kendilerine apaçık delillerin geldiği hususlarda ihtilaf etmelerinden dolayı onları zemmetmiştir. İctihad etmekle mükellef tutuldukları konularda ise durum böyle değildir.”(6)
İmam İbni Teymiye rahimehullah “Mecmûu’l-Fetâvâ”sında şöyle demektedir: “Sahabe, tabiin ve onlardan sonra gelen âlimler bir hususta ihtilaf edip çekiştikleri zaman; Allah Teâlâ’nın şu emrine tâbi olurlardı: “…Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah’a ve Rasûl’üne döndürün. Şayet Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız. Bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir.” (Nisâ: 59) Onlar bir mesele hakkında birbirleriyle danışmak ve nasihatleşmek üzere münazara yaparlardı. Bazen ilmi/itikadi ve ameli/fıkhi bir meselede görüşleri farklı olurdu da yine aralarındaki ülfet, bağlılık ve din kardeşliği devam ederdi. Evet, hükmü apaçık olan kitaba, meşhur ve yayılmış bulunan sünnete ve ümmetin selefinin üzerinde icma ettikleri hususlara mazur görülemeyecek bir tarzda muhalefet eden kimselere; bid’at ehline nasıl muamele ediliyorsa öylece muamele edilmelidir.”
İbni Ebi’l-İzz el-Hanefi şöyle demektedir: “Usûl ve füru’ konularında ümmetin hakkında ihtilafa düştüğü mes’elelerde -eğer Allah’a ve onun Rasûl’üne götürülmeyecek olursa- hakkın ne olduğu açık bir şekilde ortaya çıkmaz. Hatta bu konularda çekişenler, durum ve görüşleri hususunda tam bir beyyine ve delil üzerinde hareket edemezler. Şayet Allah rahmetiyle onlara muamele ederse, onlardan bir kısmı diğerlerini ikrar eder ve birbirlerine karşı haddi tecavüz etmez ve birbirlerine zulmetmezler. Nitekim Hz. Ömer ve Hz. Osman’ın hilafetleri döneminde sahabeler, bir takım ictihadi mes’eleler hususunda ihtilaf etmiş olmalarına rağmen birbirlerini ikrar ediyor ve hiçbiri diğerine karşı haddi aşıp zulmetmiyordu. Eğer rahmete mazhar olmazlarsa, aralarında zemmedilmiş olan ihtilaf meydana gelir. Böylece birbirlerine karşı haddi tecavüz ederler. Ya sözlü olarak birbirlerini küfür ve fasıklıkla itham eder, ya da hapsetme, dövme ve öldürmek gibi fiili tecavüzde bulunurlar.
Allah’ın Rasûl’ü ile gönderdiği ilmin bir kısmının kendilerine kapalı kaldığı insanlar ya âdil olurlar veya zalim… Onlardan âdil olanlar, Peygamberin söz ve fiillerinden kendilerine ulaşanla amel eden ve başkalarına zulmetmeyenlerdir. Zalim olanlar ise, başkalarına karşı haddi tecavüz edip zulmedenlerdir. Bunların çoğu da zalim olduklarını bildikleri halde zulmederler. Onların durumu, şu ayet’i kerimede belirtildiği şekildedir: “Ancak, Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki ihtiras ve kıskançlık yüzünden ihtilafa düştüler.” (Âl-i İmrân: 19)(7)
İbni Receb el-Hanbeli de şöyle demektedir: “Dikkat edilmesi gereken önemli bir husus da şudur ki, din imamlarından birçokları bazen ictihad ederek zayıf bir görüşü savunur ve ictihadından dolayı mükâfatlarını alarak, bu konudaki hataları bağışlanmış olur. Ancak onun bu görüşünü savunan biri, bu hususta onun konumunda olmaz. Çünkü onun bu görüşü savunması, sadece onun imamı bu görüşü benimsediğinden dolayıdır. Öyle ki eğer bu görüşü din imamlarından başka birisi benimsemiş olsaydı, o bu görüşü kabul etmeyecek, onu savunmayacak, ona muvafakat edenlere yakınlık gösterip muhalefet edenlere düşmanlık etmeyecekti. Bununla beraber o, ancak hakkı savunduğunu ve bu konuda imamının konumunda olduğunu zanneder. Hâlbuki durum böyle değildir. Çünkü onun imamının maksadı, ictihadında yanılsa bile sadece hakka taraftar olup onu savunmaktı. Ona tâbi olan bu kişinin ise, hak zannettiği şeyi savunmasına imamının yüceliğinin ortaya çıkması, sözünün geçerli olup yayılması ve hatanın imamına nisbet edilmemesi iradesi karışmıştır. Bu ise hakkı savunma ve hakka taraftarlık maksadını zedeleyen bir desisedir. Bunu iyice anlamalısın. Çünkü bu gerçekten büyük bir anlayıştır. Allah Teâlâ dilediği kimseyi dosdoğru yola hidayet eder.”(8)
—————————————-
1. bkz: Ebû Dâvûd: 4596 – 4597; Tirmizi: 2832; İbni Mâce: 3992; İmam Ahmed, Müsned: 16937. Sahih bir hadistir.
2. Müslim, Birr: 32 (2564)
3. Buhari: 4628; Tirmizi: 3065; Müsned: 3/309
4. Buhari: 7352; Müslim: 4462
5. İmam Ahmed, Müsned: 22007; Ebû Dâvûd: 3592; Tirmizi: 1327
6. İmam Şafii, er-Risale: 560
7. Şerhu’l-Akideti’t-Tahaviye: 2/779-780
8. Camiu’l-Ulûmi ve’l-Hikem: 2/267-268