Serbest Köşe – Hakan Sarıküçük / 2025 Kasım / 156. Sayı
Günümüzde belki de en eksik kaldığımız yönlerimizden bir tanesi dua etmedeki kusurlarımızdır. Duadan uzak kalmamız ya nefsimizin yahut şeytanın telkinlerinden ya da ehemmiyet vermeden ve gevşeklik göstermemiz neticesinde bu yüce hayırdan kendimizi mahrum bırakmamızdan kaynaklanmaktadır. Oysa Peygamber efendimiz aleyhisselam “Dua ibadetin özüdür”[1] buyurmaktadır. Yani mesele duayı ibadet olarak görebilmemizdir. Dua sayesinde kula daha önceden açılmayan kapılar açılır. Kulun samimiyet ve ihlasına göre değer bulur. Kulun duadaki hırsına ve alakasına göre de bir anlam kazanarak icabet görür. Öyleyse dua nedir ve nasıl olmalıdır? sorusu bizler için cevaplandırılması gereken önemli bir sorudur.
Dua: Kulun Rabbini tanıyarak, O’nun yüceliğini bilmesi, sınırsız ve sonsuz kudreti karşısında kendi âcizliğini, zayıflığını ve güçsüzlüğünü itiraf etmesi, derin bir sevgi ve saygı içinde O’ndan yardım dileyerek O’na niyâz etmesidir.
Allah’ın birliğini dile getirmek ve O’nu övgüyle anmak hem bir zikir hem de duadır.
Allah’tan af dilemek, merhametini niyâz etmek gibi mânevi isteklere ve dünya ile ilgili dileklere de dua denir.
Zaten zikirle duayı, şükür ve hamdü senâ ile duayı, tevbe ve istiğfâr ile duayı birbirinden ayırmak mümkün değildir.
İnsanın Cenâb-ı Hakk’a kulluğunu, bağlılığını dile getirmesi, O’nsuz olamayacağını, O yardım etmeden hiçbir şey yapamayacağını belirtmesi de bir duadır.
İşte bu sebeplerden dolayı da dua kulun Allah’a bağlılığını en güzel şekilde dile getirdiği için Peygamber Efendimiz tarafından ibadetin özü sayılmıştır.
“Duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin” (Furkân, 77) âyeti, Cenâb-ı Hakk’ın duaya verdiği önemi pek açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Demek ki Allah’ın katında değerli olup olmamak kulun yapacağı dualar ile alakalıdır. Duası çok olanlar Allah katında daha bir fazla değer kazanırken, duası az olanlar da değer bakımından daha alt derecede olacaklardır. Duası olmayanlar ise bu değerden mahrum kalacaklardır. İşte böyle bir değerden mahrum kalmamak adına Rabbimiz Allahu Teâlâ kendisine dua etmemizi yani kendisine olan bağlılığımızı sunmamızı, O’nun saltanatının ihtişâmı karşısında kendi yoksulluğumuzu ve hiçliğimizi itiraf etmemizi istemektedir.
Bütün bu zikrettiğimiz hususlardan dolayı Mü’minlerin ise, bütün bunların üstünde ve ötesinde, nice kimseler inançsızlık buhranı içinde bocalayıp dururken hidâyete erdirilmiş olmalarından dolayı Allah’a dua ve şükretmeleri gerekmektedir. Bu, Yüce Rabbimize yönelik bir borç ve şükürdür. Neticesi de Allah’ın izniyle her hususta artış olarak karşımıza çıkacaktır.
Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır. “Andolsun eğer şükrederseniz gerçekten size (nimetlerimi) artırıveririm ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz Benim azabım pek şiddetlidir.” (İbrahim,7)
Bir başka ayette de Rabbimiz şöyle buyurmaktadır.
“Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana dua edin ki duanızı kabul edeyim. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler, aşağılanmış olarak cehenneme gireceklerdir!” (Mü’min (Gâfir), 60)
Bu ayetten anlıyoruz ki dua etmeden duanın kabulünü beklemek aklen ve nassen mümkün değildir. Atalarımızın tabiriyle “Ağlamayan bebeğe emzik verilmez” sözü bu hakikate ışık tutmaktadır. Duanın kabul edilebilmesi için kulun Allah’a yönelerek, O’nu Rab olarak tanıyarak ve acizliğinin farkına vararak zillet içinde Allah’a yönelmesi gerekir. Rabbimiz böyle bir yönelişle huzuruna gelmeyenleri tehdit ederek onları karşılaşacakları akıbete dair ikaz etmektedir. Bunu kendisine karşı bir kibir olarak saymış ve kulun Allah’a ihtiyaç duymaması olarak telakki etmiştir. Tabi ki bunun neticesi de hak ettiği cinsten olacaktır ki kibir nasıl ki büyüklenmek ise sonu da o cinsten olan zıddı ile yani gerek zahiri gerekse de mecazi anlamıyla aşağılara doğru yerin dibine geçerek aşağılanmış bir halde karşılığını görecektir. Yani sonuç hüsran ve cehennem olacaktır. Duadan mahrum olanlar cennetten mahrum olurlar. Duadan uzak olanlar cehenneme dolarlar.
Yine bir başka ayeti kerimede Rabbimiz şöyle buyurmaktadır.
“Rabbinize yalvara yakara ve sessizce dua edin. Çünkü O haddi aşanları sevmez.” (A‘râf, 55)
Rabbimiz bu ayette bizlere dua adabını öğretmektedir. Öyle ki Peygamber aleyhisselam bir gün yüksek sesle Allah Teâlâ’yı zikreden ashâbını görünce onları: “Siz ne sağıra sesleniyorsunuz ne de yanınızda bulunmayan birine. Sizi çok iyi duyan ve yanınızda bulunan birine dua ediyorsunuz. O sizinle beraberdir” diyerek uyarmış ve duanın adabını onlara öğretmiştir. Dua içten olmalıdır. Dua ihlasla yapılmalıdır. Her türlü gösterişten uzak bir şekilde kendi kendine iken gözlerden uzak bir yerde ağlayarak ve samimiyetle dua edilmelidir. Kibir ve gösterişten uzak bir şekilde bağırıp çağırarak değil, sessizce ve sakince olmalıdır. Bu vasıfları taşımayan bir dua şekli haddi aşmak olarak vasfedilmiş ve Rabbimizin böyle yapanları her ne kadar kendisine yönelerek dua etseler de adabına riayet etmediklerinden dolayı sevmediğini bildirmiştir. Öyleyse dua etmek önemli olduğu kadar nasıl yapılması gerektiği de bir o kadar önemlidir. Çünkü şartlarına uygun olmayan bir amel makbul değildir.
Rabbimiz dua ederken kendisini bırakarak başkalarına yönelen ve istekleri vermeye onları muktedir gören kişilere kendisini hatırlatarak şöyle buyurur.
“Darda kalanların, kendisine yalvardıkları zaman duasını kabul eden ve onları sıkıntıdan kurtaran kim?” (Neml, 62)
Rabbimiz kendisini unutanları uyarır: Darda kalanlara yardım eden ve onları içine düştükleri sıkıntıdan kurtaran kimdir? Allah’tan başkasından mı medet bekliyorlar? Allah’tan başkasını mı ilah yerine koyuyor ve ondan sıkıntı ve dertlerine çare bulmasını bekliyorlar. Bu ne kadar sapık bir düşüncedir. Haşa, Allah’a denk olabilecek bir mahlûk mu var? Adı üstünde bir mahlûk, yani kendileri gibi sonradan yaratılmış, çaresiz ve kendine bile hayrı olamayacak bir varlık. Bırakın bunların bir başkasına faydasının olmasını, kendilerine bile çare bulabilecek vasıfları yoktur. En aciz varlıktan bile hesap sorabilmekten ve kendilerine ait gördükleri bir hakkı almaktan acizdirler. Bu hakikati Rabbimiz bakın nasıl bir şekilde bildirmektedir.
“Ey insanlar! İşte size bir örnek veriliyor, onu dinleyin şimdi. Sizin Allah’tan başka yalvarıp yakardığınız bütün o düzmece varlıklar, hepsi bir araya gelseler dahi, asla bir sinek bile yaratamazlar. Hatta bir sinek, onlardan bir şey kapacak olsa, onu bile geri alamazlar. İsteyen, yani puta tapanda aciz ve güçsüz, istenen put veya putlaştırılan şahsiyet de, ne kadar güçsüz.” (Hacc,73)
Öyleyse insan acizliğini idrak etmeli… Kendisi gibi olan mahlûkların acizliğini idrak etmeli… Sadece Yüce Rabbi olan Allah’a yönelmeli, O’ndan istemeli, sıkıntı ve dertlerinin çözüm mercii olarak O’nu görmeli… Böyle yapmalı ki kurtulsun, ebedi saadete nail olsun.
Duaya İcabetin Gecikmesinden Dolayı Nefiste Oluşan Vesveselerin Tedavisi
Kişi için en önemli imtihanlardan ve belalardan bir tanesi yaptığı duanın kabul edilmediği düşüncesinde olmasıdır. Mümin kişi dua ediyor ancak duası kabul olmuyor. Duasını tekrar tekrar yapıyor ve müddet uzayıp gidiyor. Ancak neticede duanın kabul olduğuna dair herhangi bir iz ve belirti gözükmüyor. Böyle bir duruma düşen müslüman ne yapmalı veya nasıl düşünmelidir ki bu imtihanı kolay ve basit bir şekilde atlatabilsin.
İlk olarak mümin kişinin bu durumun, sabra ihtiyaç duyan belalardan birisi olduğunu bilmesi gerekir. Bazı imtihanlar vardır ki sabra ve zamana muhtaçtır. Zamanla tedavisi mümkündür. Derhal hal olacak bir mesele değildir. Nitekim hiçbir şey zamansız olmaz. Zamanı gelmeyen bitki çiçek açmaz, ağaç meyve vermez. Mevsimi gelmeden kar yağmaz, havalar ısınmaz. Bütün bunlar Sünnetullah bir neticesidir. Ancak bazen Yüce Rabbimiz tüm bunlar için bir istisna getirerek olmazları oldurur, Yüce bir yaratıcı olduğunu bizlere göstererek gerçekleşmesi mümkün gözükmeyen akıldışı şeyleri mümkün ve akla yatkın hale getirir. Öyleyse kula düşen sabretmesi ve güzel bir akıbeti Rabbinden beklemesidir. Atalarımızın tabiriyle söylemek gerekirse: “Görelim mevlam neyler, neylerse güzel eyler” demesidir.
Duaya icabetin gecikmesinden dolayı nefse gelen vesveseler tedaviye ihtiyaç duyan bir hastalıktır. Kulun bunu manevi bir hastalık olarak kabul etmesi ve tedavi yollarını araması gerekir.
Şeytan bazen kula musallat olarak ona telkinlerde bulunur. “Rabbinin cömertliği genişken, her bir mahlûkata hesapsız verebilecek bir kudrete malik iken ve kendisinde cimrilik de yokken, duanın kabul edilmesinin gecikmesinde ne gibi faydalar var ki” diye garip ve saptırıcı vesveselerde bulunur. Böyle bir duruma düşen kişinin derhal şeytanın bu vesvesesini bertaraf etmesi ve zihninden böyle bir düşünceyi kovması gerekir. Kalbine şeytanı vekil olarak yerleştirmekten ve vesveselerinden uzaklaşması tedavinin ilk ve en önemli şartlarındandır.
Çünkü duanın kabul olmasının gecikmesinde kaderi düzenleyenin kulu imtihan etmesinden başka bir fayda olmasa dahi, bu bile hikmet olarak kula yeter.
Kişi bu tür felaketler geldiğinde duanın kabul edilmesinin gecikmesi ile ilgili olarak kendisini şu şekilde teselli etmelidir.
Birincisi: Apaçık delillerle Allah azze ve celle’nin el Malik/her şeyin sahibi olduğu sabit olmuştur. Mülk sahibinin de verip vermeme hususunda tasarruf hakkı vardır. O halde O’na itiraz etmenin bir manası yoktur.Kul, kime ve neye itiraz edebilir ki! Mülkün sahibi Allah’tır. Tasarruf hakkı da O’nundur. Dilediğince tasarruf eder. Kim, nasıl karışabilir? Bizler nasıl ki bize ait bir malda dilediğimizce tasarruf ediyor, istediğimiz şekilde harcıyor ve bunun da hesabını kimseye vermiyorsak ve sormaya cüret edenlere de anladıkları dilden hadlerini bildiriyorsak ve bu yaptığımızı da kendimize ait en doğal ve meşru bir hak olarak görüyorsak kadiri mutlak olan Allah hakkında nasıl farklı bir düşünceye kapılabiriz ki? Kendimiz için uygun gördüğümüz bir hakkı nasıl olur da Allah için uygun görmeyiz?
Öyleyse dua eden kimse her türlü hayrın ve bereketin Allah’ın elinde olduğunu, bunları dilediği kuluna vereceğini, ama kimseye vermek zorunda olmadığını, bu hayır ve berekete herkes gibi kendisinin de muhtaç bulunduğunu aklından çıkarmaması gerekir. O’nun “haddi aşanları sevmediğini” düşünerek sesini alçaltmalı, olanca tevâzusu ile O’na yönelerek dua etmelidir.
İkincisi: Kesin delillerle Allah’ın hikmeti sabit olmuştur ki bazen sen bir şeyi faydalı görürsün de Allah’ın hikmeti bunu böyle gerektirmez.Bazen doktorun kendisi ile fayda umulan ancak zahirde eziyet verecek bir ilacın kullanılmasını söylemesinde işin hikmet tarafı gizli kalır. Belki de kulun duasına icabet edilmemesi de bu türdendir.
Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
“…Olabilir ki siz, bir şeyden hoşlanmazsınız; oysa ki o sizin için bir hayırdır. Yine olabilir ki, siz bir şeyi seversiniz, oysa ki o sizin için bir kötülüktür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara, 216)
İlaç zahirde acı olabilir. Ancak tedavi edicidir.
İğne acı vericidir. Ancak kısa sürede hastalığa karşı etkisini gösterir.
İlim öğrenmek zor görülebilir. Ancak hem dünyada hem de ahirette fayda verir.
Çalışmak yorucu olabilir. Ancak sonuçta maddi ve manevi faydalar sağlar.
Daha bunlar gibi nice şeyler vardır ki zahiri bir gözle bakılınca bunun bir meşakkat, bir eziyet ve bir şer olduğu zannedilebilir. Oysa bu yüce Mevla’nın katında mutlak bir hayırdır. Bizler aciz akıllarımızla bunu anlamaktan aciz olduğumuz için bunun hayır olduğunu fark edemeyiz. Oysa bunu fark etmeyişimiz, bunun bir hayır olmadığı manasına gelmez. Yine aynı şekilde hayır olarak gördüğümüz nice şeyler vardır ki ileride bunların bir şerre dönüşebileceğini idrak edemeyiz. Hayırdan mahrum kaldığımızı zannederek kederlenir ve üzülürüz. Oysa bu, bize şah damarımızdan bile daha yakın olan ve bizi çok seven Rabbimizin ezeli ilmi ile bildiği bir şerdir. Biz ise aciz akıllarımızla bu hayırdan neden mahrum kaldığımızı düşünür dururuz. Ne gariptir ki bunun hakikatte bir şer olabileceğini, belki de bizden bu sebeple defedildiğini düşünmeyiz. Nice insanlar vardır ki hayatları boyunca bir evlat sahibi olmayı ister durur. Ancak nedense bunu bir şer olarak telakki eder ve karamsarlığa düşer. Şunu bilmez veya anlamaz ki belki de bu istediğine erişememesi onun için bir rahmettir. Belki de Rabbimiz onu ileride karşılaşacağı daha büyük şerlerden korumaktadır. Bu mesele de bizler için en büyük ibret ve dersler Kehf süresinde zikredilen ve Musa ve Hızır aleyhimesselâm şeklinde meşhur olmuş şu kıssada geçen hususlardır.
“Bunun üzerine birlikte yürüdüler. Kıyıya ulaşıp gemiye bindikleri zaman o kul gemiyi deldi. Mûsâ, “İçindekileri boğmak için mi onu deldin? Gerçekten sen çok kötü bir iş yaptın!” dedi.
(Hızır:) “Ben sana, benimle beraberliğe sabredemezsin, demedim mi?” dedi.
Musa: “Unuttuğum için bana çıkışma, gücümün yetmediği şeyden de beni sorumlu tutma” dedi.
Yine yürüdüler. Nihayet bir erkek çocuğa rastladıklarında (Hızır) hemen onu öldürdü. Musa dedi ki: “Tertemiz bir canı, bir can karşılığı olmaksızın (kimseyi öldürmediği halde) katlettin ha! Gerçekten sen fena bir şey yaptın!”
(Hızır:) “Ben sana, benimle beraber (olacaklara) sabredemezsin, demedim mi?” dedi.
Musa: “Bundan sonra sana bir şey sorarsam bana arkadaş olma, o zaman benim tarafımdan mazur sayılırsın” dedi.
Yine yola koyuldular; sonunda vardıkları bir kasaba halkından yiyecek istediler. Kasaba halkı, bu ikisini misafir etmek istemedi. İkisi, şehrin içinde yıkılmaya yüz tutan bir duvar gördüler, Musa’nın arkadaşı onu doğrultuverdi; Musa: “Dileseydin buna karşılık bir ücret alabilirdin” dedi.
(Hızır) şöyle dedi: “İşte bu, benimle senin aramızın ayrılmasıdır. Şimdi sana, sabredemediğin şeylerin içyüzünü haber vereceğim.”
“Gemi, denizde çalışan birkaç yoksula aitti; onu kusurlu kılmak istedim, çünkü peşlerinde her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar vardı.”
“Çocuğa gelince, anası babası mü’min insanlardı. (Çocuğun) Onları azgınlığa ve küfre sürüklemesinden korktuk.”
(Devam etti:) “Böylece istedik ki, Rableri onun yerine kendilerine, ondan daha temiz ve daha merhametlisini versin.”
“Duvara gelince, şehirde iki yetim çocuğun idi; altında da onlara ait bir hazine vardı; babaları ise iyi bir kimse idi. Rabbin istedi ki, o iki çocuk güçlü çağlarına erişsinler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Ben bunu da kendiliğimden yapmadım. İşte, hakkında sabredemediğin şeylerin iç yüzü budur.” (Kehf, 71-82)
Bu kıssada şunu unutmamalıyız ki; Bütün bunlar Kadiri Mutlak olan Yüce Allah’ın ezeli ve ebedi iradesi ile tecelli etmiş, görünmeyenleri bilen Rabbimizin ilmi ile gerçekleşmiştir. Zahiri planda şer olarak gözüken şeylerin hakikati ortaya çıkınca zihinler içine düştükleri bulanıklıktan kurtulmuş, işin hakikatini kavrayarak mutmain olmuştur. Böylece akıllar yüce Rabbine teslim olarak huzura ve selâmete kavuşmuştur.
Üçüncüsü: Bazen geciktirmek faydalı, acele etmek ise zararlıdır.
Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Kul acele edip “Dua ettim, kabul edilmedi” demediği müddetçe hayır içerisindedir.”[2]
Yüce Rabbimiz bu hakikate de şu şekilde değinir. “İnsan hayra dua ettiği gibi şerre de dua edip durmaktadır. Zira insan pek acelecidir.” (İsra,11)
İnsanoğlu kendisi için iyi mi olur, kötü mü olur bilmeden, her şeyi ısrarla arzulamaktadır. Birtakım hayal ve heveslerine kavuşmak, hem de bazı sıkıntı ve sorunlarından bir an evvel kurtulmak hususunda çok sabırsız davranmaktadır. Bu özellik onun fıtratında vardır. Sabırsızdır. Acelecidir. Israrcıdır. Ancak işler sabır ve teenni ile çözüme kavuşur.
Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Herhangi biriniz acele etmedikçe duası kabul edilir. (Kul acele ederek) Rabbime kaç defa dua ettim de duamı kabul etmedi, der.”[3]
Müslim’in diğer bir rivayeti de şöyledir:
“Bir kul günah olan veya akrabası ile darılmasına yol açan bir şeyi dilemedikçe yahut acele etmedikçe duası kabul olunur.”
– Yâ Rasûlallah! Acele etmek ne demektir? diye sorulunca da şöyle buyurdu:
– “Nice defalar hep dua ettim de Rabbimin duamı kabul buyurduğunu gördüğüm yok, der. Duasının hemen kabul edilmemesi sebebiyle bıkar ve duayı bırakır.”[4]
Duanın edebi: Duada acele etmemek, dua ettim de kabul olunmadı diyerek duadan vazgeçmemektir.
Selman radıyallahu anh merfû olarak şöyle rivayet etmektedir: “Rabbiniz, haya ve kerem sahibidir. Kulları ellerini kaldırıp (bir şey istediklerinde) onların ellerini boş çevirmekten hayâ eder.” [5]
Demek oluyor ki, yapılan dualar hemen kabul edilmeyebilir. Aylar, yıllar geçtiği halde duanın gerçekleştiği görülmeyebilir. Böyle bir durum karşısında, Rasûl-i Ekrem efendimizin tavsiye buyurduğu gibi, paniğe kapılmamalı, duam kabul edilmiyor diyerek duadan vazgeçilmemelidir. Mademki Yüce Mevlâmız “Bana dua edenlerin dualarını kabul ederim” (Bakara, 186) diye vaad etmiştir; O’nun verdiği bu sözün geç de olsa bir gün gerçekleşeceği muhakkaktır. İlâhî takdir gereğince her şeyin bir vakti saati vardır. Hiçbir şey Allah’ın takdir ettiği saatten ne bir an önce ne de bir an sonra olur. Vakitsiz gül açmaz. Çocuk güzel bir nimettir. Ancak vaktinden önce doğması sıkıntılı olabilir. Hasad vaktinden önce tarla biçilmez. Meyveleri ham olan ve olgunlaşmamış ağacın meyveleri koparılmaz.
Zekeriyyâ aleyhisselam’ın Cenâb-ı Hak’tan “Rabbim! Beni çocuksuz bırakma!” (Enbiyâ, 89) diyerek istediği erkek evlat kendisine ancak kırk sene sonra Yahyâ aleyhisselam olarak ihsan edilmiştir.[6] Duaların kabulü hususundaki bu güzel örnek hiçbir zaman akıldan çıkarılmamalıdır. Kararlılık ve sebat ile duaya devam edilmelidir.
Duada acele etmeye gelince, ne yazık ki biz, tabiatımızdaki acelecilik sebebiyle, dileğimizin hemen kabul edilmesini ister ve bunun hakkımızda hayırlı olacağını zannederiz. Hakikaten öyle midir? Bize iyi ve güzel görünmekle beraber zamansız yapılan işlerin doğurabileceği sakıncalar, hatta tehlikeler yok mudur? Meselenin bu yönü kesinlikle unutulmayacak kadar önemlidir. Bu husus da hatırdan çıkarılmamalı, şu anda olup biten şeylerin bizim için daha hayırlı olduğu kabul edilmelidir.
Peygamber efendimiz de bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Müminin başka hiç kimsede bulunmayan ilginç bir hali vardır. Onun her işi hayırdır. Eğer bir genişliğe nimete kavuşursa şükreder ve bu onun için bir hayır olur. Eğer bir darlığa ve musibete uğrarsa sabreder. Bu da onun için bir hayır olur.”[7]
Duada acelecilik sayılan bir husus daha vardır. O da Allah azze ve celle’ye hamd ve Rasûlullah aleyhisselam’a salavât getirmeden duaya başlamaktır. Böyle yapan bir kimse hakkında Rasûlullah Efendimiz “Bu adam acele etti” buyurmuştur. İşte bu sebeple duaya el-Hamdü lillâhi Rabbi’l-‘âlemîn ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ seyyidinâ Muhammed’in ve ala âlihî ve sahbihî ecma‘în diye veya buna benzer bir hamdele ve salvele ile başlanmalıdır. Duaya böyle başlayan birini Rasûl-i Ekrem Efendimiz takdir etmiş ve ona “Ey namaz kılan zât! Dua et, duan kabul olunur” buyurmuştur.[8]
Dördüncüsü: Bazen duanın kabul edilmemesi sende olan bir afetten dolayıdır. Bazen yemiş olduğun şeyler içerisinde şüpheli bir şey vardır veya dua ettiğin esnada kalbin gaflettedir ya da ihtiyacının verilmemesinde tövbesinde samimi olmadığın bir günahtan dolayı hak ettiğin bir ceza yatıyordur.
Ebu Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Allahu Teâlâ temizdir ve ancak temiz olanı kabul eder. Allahu Teâlâ peygamberlere emrettiğini Mü’minlere de emretti. Allahu Telâ buyurdu ki: “Ey Rasûller! Helâl ve hoş olan şeylerden yiyin ve salih amel işleyin.” (Müminun, 51) Ve yine buyurdu ki: “Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin.” (Bakara, 172) Sonra uzun sefer edip, saçı başı dağınık toz içinde, yiyeceği, içeceği, giyeceği haram olan ve haramla gıdalanmış ve ellerini semaya kaldırıp, “Yâ Rab! Yâ Rab!” diyerek dua eden bir adamı zikretti ve “Buna nasıl icabet olunsun?” diye buyurdu.[9]
Hz. Peygamber aleyhisselam bütün insanlara, müminlere ve peygamberlere helal ve temiz olan şeylerden yemelerini emreden ayeti okuduktan sonra, saçıbaşı dağılmış, yüzü-gözü toz toprak içinde perişan bir vaziyette yoldan gelmiş, ellerini semaya açıp, “Ey Rabbim! Ey Rabbim!” şeklinde dua eden bir adamı anlatarak şöyle buyurdu: “Yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, haramla beslenmiş. Bunun duası nasıl kabul edilecek?”[10]
Bizler bu hadisi okurken salt bir bakış açısıyla bakarak bazı hususları gözden kaçırabiliriz. Ancak şu hususu göz ardı etmememiz gerekir ki, meşakkatli ve yorucu yolculuktan dönen bu adam hac, umre, cihat, sıla-i rahim gibi ibadet nitelikli bir yolculuktan da gelmiş olabilir. Ancak bütün bu ihlaslı gözüken amellerine rağmen kazancı helal olmadığı için ibadetleri kabul görmemiş ve duası reddedilmiştir.
Selefimiz bu söylediğimiz hususlarda çok hassas idiler. Hayatlarını hep bu esasa bina ederler ve şüpheli şeylerden dahi uzak durmayı takva olarak bilirlerdi. Nitekim bir kıssada şu şekilde zikredilmektedir.
Bir keresinde yabancı bir kimse Ebu Yezid’in evine girmişti. Ebu Yezid evine geldi ve o yabancıyı gördü. Evin kapısının yanında durdu. Arkadaşlarından birine eve gitmesini söyledi. O arkadaşı eve girip Ebu Yezid’in yeni harcetmiş olduğu bir kerpici söktü. Bunun üzerine o yabancı kişi de kalkıp evden çıktı. Ebu Yezid’e bundan sorulunca şöyle dedi: Senin söktüğün bu kerpiç şüpheli bir yolla bana gelmişti şüphe gidince şüphenin sahibi de gitti.
İbrahim el Havvas’tan da şöyle bir olay nakledilmiştir; “O bir seferinde kötülük işleyen birini engellemek için evinden çıkmış, o sırada kendisine ait olan bir köpek ona havlayıp çıkmasına engel olmuştu. Daha sonra İbrahim el Havvas dönüp mescide girmiş, namaz kılmış, sonra da çıkıp gelmişti. Bu sefer köpek ona kuyruk sallayıp kendisiyle oynamak istemişti. Böylece gidip kötülük işleyen kişiyi uyarıp engellemiş ve o münker engellenmişti. Kendisine bu durumdan sorulunca şöyle dedi. “İlk başta ben de münker vardı bundan dolayı köpek bana engel oldu dönüp bu münkerimden tövbe edince sizin görmüş olduğunuz bu olay gerçekleşti.”
Beşincisi: İstemiş olduğun bu şeydeki amacının araştırılması gerekir. Bazen bu isteğinin gerçekleşmesinde günahın artması veya hayır mertebesinde bir gecikme olabilir. Bu durumda da istediğin şeyin verilmemesi daha faydalı olur.
Ubâde İbni’s-Sâmit radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Yeryüzünde bir müslüman Allah’tan bir şey dilerse, günah bir şeyi istemediği veya akrabası ile ilgisini kesmeyi arzu etmediği sürece Allah onun dileğini mutlaka yerine getirir veya ona vereceği şey kadar bir kötülüğü kendisinden giderir.”
Orada bulunanlardan biri:
– O takdirde biz Allah’tan çok şey isteriz, deyince, Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:
– “Allah’ın lütfu dilediğiniz şeylerden daha çoktur” buyurdu.[11]
Enes İbni Mâlik radıyallahu anh Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinlediğini söylemiştir: “Allah Teâlâ buyuruyor ki: “Kulumu, iki gözünü kör etmekle imtihan ettiğim zaman sabrederse, gözlerine karşılık olarak cenneti veririm.”[12]
Muâz İbni Enes radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Gereğini yapmaya gücü yettiği halde öfkesini yenen kimseyi Allah, Kıyamet günü herkesin gözü önünde çağırır, hûriler arasından dilediğini seçmekte serbest bırakır.”[13]
Enes İbni Mâlik radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Allah, iyiliğini dilediği kulunun cezasını dünyada verir. Fenalığını dilediği kulunun cezasını da kıyamet günü günahını yüklenip gelsin diye, dünyada vermez.”
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem (yine) şöyle buyurmuştur: “Mükâfâtın büyüklüğü, belânın şiddetine göredir. Allah, sevdiği topluluğu belâya uğratır. Kim başına gelene rızâ gösterirse Allah ondan hoşnut olur. Kim de rızâ göstermezse, Allah’ın gazabına uğrar.”[14]
Allah Teâlâ kendisini anan kulunu kendinin de anacağını, dua edene karşılık vereceğini ve duaları kabul edeceğini vaad buyurmaktadır. İnsan bunu hiç unutmamalı, dua ettim de kabul olmadı diye düşünmemelidir. Peygamber Efendimiz de dua edene isteğinin ya dünyada hemen verileceğini veya âhirete saklanacağını yahut Allah’tan istediği iyilik kadar bir kötülüğün ondan uzaklaştırılacağını belirtmektedir.[15] Bu sebeple insan, dua ederken kendini duaya vermeli, tam bir zihin uyanıklığı içinde ve duasına mutlaka karşılık alacağı inancıyla dua etmelidir. Nitekim bu hakikati modern tıpta şu şekilde izah etmektedir. “Hastanın iyileşmeye dair inancının olması tedavinin en önemli şartıdır.” Kulun maksadını elde etmesi, duasının kabul edileceğine dair inancının tam olmasıyla mümkündür.
Cenâb-ı Mevlâ, kuluna ihsanda bulunmak için onun kendisine el açmasını, “Rabbim ver!” diye dua etmesini beklemektedir. Bitip tükenmeyen kudret hazinesi, kendisinden her istenen şeyi daha fazlasıyla vermeye müsaittir. Nitekim bazen kulunun üzerine nimetlerini âdeta yağdırır. Bazen da kulunun menfaatini dikkate alarak nimetini farklı şekillerde lütfeder. Meselâ kulunun bir isteğini ona hemen vermek yerine, onun başına gelecek bir kötülüğü yok eder. Bu da bir tür veriştir, bir lütuf ve ihsandır. Bazen bir sıkıntının ortadan kaldırılması, elde edilecek bir nimetten daha çok sevindirici olabilir. Biz anlayıp takdir edemesek bile, bu iki tür lütuftan daha değerlisi de vardır. O da kula hemen verilebilecek bir nimetin ona dünyada verilmeyip âhirete bırakılmasıdır.[16] Kıyâmet gününün dehşeti ve insanın o korkunç günde yardıma daha fazla muhtaç olduğu dikkate alınırsa, isteklerin âhirete bırakılmasının büyük bir lütuf olduğu kabul edilir. İşte bir müslüman bütün bunları dikkate almalı ve dualarım kabul edilmedi diyerek üzülmemelidir.
Atâ İbni Ebî Rebâh’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Abdullah İbni Abbâs radıyallahu anhumâ bana:
– Sana cennetlik bir kadın göstereyim mi? dedi. Ben: “Evet, göster,” dedim.
İbn Abbâs şöyle dedi: “Şu (iri yarı) siyahi kadın var ya! İşte bu kadın (birgün) Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e geldi ve:
“Beni sar’a tutuyor ve üstüm başım açılıyor. İyileşmem için Allah’a dua ediniz,” dedi.
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem: “Eğer sabredeyim dersen, sana cennet vardır. Ama yine de sen istersen, sana şifa vermesi için Allah’a dua ederim” buyurdu.
Bunun üzerine kadın: “Ben (hastalığıma) sabrederim. Ancak sar’a tuttuğu zaman üstümün başımın açılmaması için dua buyurunuz,” dedi.
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem de ona dua etti.[17]
Altıncısı: Belki de elde edemediğin şey kulluk kapısında ve Allah’a iltica etmene bir sebeptir. İstediğinin olması da onunla meşgul olup Allah’tan uzaklaşmana sebep olacaktır. Bu şu delille açıkça ortadadır; şayet bu sıkıntı başına gelmeseydi sen Allah’a iltica etme kapısında olmayacaktın.
Hakk azze ve celle insanların iyiliklerle uğraşıp böylece kendinden uzak kalacaklarını bilmektedir. Bundan dolayı kullarına nimetler arasında onları kendi kapısına getirip yardım istemelerine sebep olacak arızi şeyleri tattırmıştır. İşte bunlar bela elbisesinin katlanma yerindeki nimetlerdir. Asıl bela seni Allah’tan alıkoyan şeydir. Seni O’nun huzuruna katan şeylerde ise senin için bir güzellik vardır.
Yahya el-Bekka rahimehullah bir keresinde rüyasında Rabbi azze ve celle’yi gördü. Rabbine şöyle dedi: “Rabbim nice defa sana dua ediyorum ama sen kabul etmiyorsun.” Allah buyurdu ki: “Ey Yahya! Ben senin sesini duymayı seviyorum.” İşte sen bu tür şeyleri düşünürsen sana en faydalı olacak şeylerle uğraşırsın. Ayıplarını ortadan kaldırma noktasında kaybettiğini elde etmeye gayret etmekle, hatalarından dolayı özür dilemekle veya sahiplerin sahibi olan Allah azze ve celle’nin kapısında durmakla meşgul olursun.
İbni Abbâs radıyallahu anhumâ’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir keder ve üzüntü hissettiği zaman şöyle dua ederdi:
“Lâ ilâhe illallâhu’l-azîmu’l-halîm. Lâ ilâhe illallâhu rabbu’l-arşi’l-azîm. Lâ ilâhe illallâhu rabbu’s-semâvâti ve rabbu’l-ardı ve rabbu’l-arşi’l-kerîm: “Azamet ve hilim sahibi olan Allah’tan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Azametli Arş’ın sahibi olan Allah’tan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve yüce Arş’ın Rabbinden başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur.”[18]
Dünya bir imtihan yeridir. Bu sebeple insanoğlu çeşitli şekillerde üzüntülere, sıkıntılara uğrar. Sıkıntılar devam ettiği sürece de tabii olarak hüzünlenip kederlenir. Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’den öğrendiğimize göre iyi kimselerin üzüntüsü daha fazla olur. Hatta en büyük dertler ve acılar peygamberlere gelir; sonra da derece derece aşağı doğru devam edip gider.[19] Rasûlullah Efendimizin, hastalığı sırasında diğer insanlardan iki misli fazla ızdırap çekmesi de bu sebepledir.[20]
Darda kalan, sıkıntıya düşen, tehlikeyle karşı karşıya kalan kimsenin tutunacak bir dal araması, dalların en sağlamı ve sığınılacak limanların en kuytusu olan Cenâb-ı Hakk’ın himâyesini dileyerek O’na yalvarıp yakarması insanın tabiatında vardır. İşin fenası, insanın tabiatında, sıkıntıyı atlattığı ve kendisini emniyette hissettiği zamanlar Allah’ı unutma temâyülü de bulunmaktadır. Kulunun böyle çelişkiye düşmesini istemeyen Allahu Teâlâ, onun duayı hiç ihmal etmemesini, Rabbini hatırlaması için başına gelecek belâyı beklememesini istemektedir.
“İnsanın başına bir sıkıntı gelince, Rabbine yönelerek O’na yalvarır. Sonra Allah kendisinden ona bir nimet verince, önceden yalvarmış olduğunu unutur. Allah’ın yolundan saptırmak için O’na eşler koşar. (Ey Muhammed!) De ki: Küfrünle biraz eğlenedur; çünkü sen, muhakkak cehennem ehlindensin!” (Zümer, 8)
Izdıraplar karşısında insanların tavırları da farklıdır. Kimi daha sabırlı ve dayanıklı olduğu için sıkıntılarını içine gömer; kiminin de bütün dünya üzerine yıkılmış da o altında kalmış gibi feryadı göklere çıkar. O zaman bir yerlere tutunmak ve ızdıraplarını hafifletmek ister. İşte Rasûl-i Ekrem Efendimiz bu hadîs-i şerîfiyle kederli insanlara bir can simidi uzatmaktadır:
Duadan çok zikre benzeyen bu niyâz ile Peygamber aleyhisselam’ın Cenâb-ı Mevlâ’dan bir şey istemediği sanılabilir. Mevlâ’sından bir şey istemeden önce kulun, bir nevi giriş mahiyetindeki bu zikirle Rabbine bağlılığını sunması, daha sonra da halini arzetmesi ve sıkıntısının giderilmesini istemesi daha uygundur. Bu bir yoldur, dileyen böyle yapabilir.
Kimi insan da Rabbim benim halimi, üzüntümü ve sıkıntımı benden daha iyi bilirken O’na ayrıca derdimi söylemeye ne gerek var diye düşünerek zikre devam edebilir. Böyle kimselerin hali de şu kudsî hadisteki ilâhî müjdeye uygun düşmüş olur:
“Bir kimse benden bir şey istemeyip Kur’an okumakla ve beni zikretmekle meşgul olursa, dilekte bulunanlara verilenden daha fazlasını ona veririm.”[21] Öyleyse herkes kendine uygun bir yol tutmalı ve kendisine uygun bir metot ile Rabbine iltica etmelidir.
Selefin siyretinden bahseden kitaplarda, bir zâlimin zulmüne uğrayacağı sırada bu duayı okuyarak kurtulan muhtelif insanlardan söz edilmektedir. Onlardan biri de Hasan-i Basri hazretleridir. Tâbiîn neslinin bu önde gelen ilim ve zühd adamının anlattığına göre, Emevîler’in meşhur vâlisi Haccâc ona, yanına gelmesi için haber göndermişti. Haccâc’ın ne kadar zâlim olduğunu bilen Hasan-i Basrî bu sıkıntı duasını okuduktan sonra yanına vardı. Haccâc-i Zâlim ona şunları söyledi: “Huzuruma getirilmeni emrederken, esasen seni öldürmeyi düşünüyordum; ama şimdi sen bana falan ve falan adamlardan daha değerlisin,” dedi.
Rasûl-i Ekrem efendimiz hadiste zikredilen Arş’ın büyüklüğünü şöyle bir misâlle açıklamıştır: Yedi kat gök ile yedi kat yer, Allah’ın kürsüsü yanında, çölün ortasına atılmış bir yüzük halkası kadar küçük kalır. Arşın kürsüye göre büyüklüğü ise, çölün halkaya olan büyüklüğü kadardır.[22]
İslâm büyüklerinin çok önem verdiği bu sıkıntı duası dua esnasında asla ihmâl edilmemelidir.
Târık İbni Eşyem radıyallahu anh şöyle dedi: Bir kimse Müslüman olduğu zaman Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem ona namaz kılmayı öğretir, sonra da şöyle dua etmesini tavsiye ederdi:
“Allâhümmağfirlî verhamnî vehdinî ve âfinî verzuknî: “Allah’ım, beni bağışla, bana merhamet et, rızânı kazandıracak işler yaptır, bana âfiyet ve hayırlı rızık ver.”[23]
Yine Müslim’in Târık İbni Eşyem radıyallahu anh’den rivayet ettiğine göre, Târık, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’i dinlerken bir adam gelerek:
– “Yâ Rasûlallah! Rabbimden bir şey isteyeceğim zaman nasıl dua edeyim?” diye sordu. Rasûl-i Ekrem de şöyle buyurdu:
– “Allâhümmağfir lî verhamnî ve âfinî verzuknî: Allah’ım, beni bağışla, bana merhamet et, rızânı kazandıracak işler yaptır ve bana hayırlı rızık ver de. Bu sözler senin hem dünya hem de âhiret için istemen gereken şeyleri ihtiva eder.”[24]
Bizlerde Rabbimize bu şekilde dua ederek işlerimizi O’na havale ediyor, hakkımızdaki en hayırlı şeyleri en iyi takdir edenin O olduğuna inanarak O’na tevekkül ediyoruz. Ve şu şözlerle konumuzu bitiriyoruz. “Hasbunallahu ve ni’mel vekil. Ni’me’l Mevla ve ni’men nasîr.” (Allah bize yeter. O ne güzel vekildir. Ne güzel Mevla ve ne güzel yardımcıdır.
Selam ve Dua ile…
[1]. Tirmizî, Daavât, 1.
[2]. Ahmed, 3/193.210.
[3]. Buhârî, Daavât 22; Müslim, Zikir 90, 91. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vitir 23; Tirmizî, Daavât 12; İbni Mâce, Dua 7
[4]. Müslim, Zikir 92
[5]. Sahih Hadis. İbn Mâce, Tirmizî ve Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.
[6]. Meryem, 7-8; ayrıca bk. İbn Allân, Delîlü’l-fâlihîn, IV, 311-312.
[7]. Müslim
[8]. Tirmizî, Daavât 65
[9]. Sahih Hadis, Müslim rivayet etmiştir.
[10]. Müslim, Zekât, 65; Tirmizî, Tefsîr, 2/36
[11]. Tirmizî, Daavât 115. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, III, 18
[12]. Buhârî, Merdâ 7; Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 58
[13]. Ebû Dâvûd, Edeb 3 ; Tirmizî, Birr 74; Kıyâmet 48. Ayrıca bk. İbni Mâce, Zühd 18
[14]. Tirmizî, Zühd 57. Ayrıca bk. İbnî Mâce, Fiten 23
[15]. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, III, 18.
[16]. Ahmed İbni Hanbel, Müsned III, 18.
[17]. Buhârî, Merdâ 6; Müslim, Birr 54
[18]. Buhârî, Daavât 27, Tevhîd 22, 23; Müslim, Zikir 83. Ayrıca bk. Tirmizî, Duâ 39; İbni Mâce, Duâ 17
[19]. Tirmizî, Zühd 56.
[20]. Buhârî, Merdâ 3.
[21]. Tirmizî, Sevâbü’l-Kur’ân 25; Dârimî, Fezâilü’l-Kur’ân 6.
[22]. İbn Belbân, el-İhsân fî takrîbi Sahîhi İbni Hibbân, II, 66, nr. 361.
[23]. Müslim, Zikir 35
[24]. Müslim, Zikir 36










