Sekülerleşme

Kapak Dosya – Orhan Sağlam / 2026 Ocak / 158. Sayı

Sekülerleşme; modernleşme süreciyle birlikte gündelik yaşamın dini içeriğinden arındırılması olarak tanımlanmaktadır. 

“Yoksa onlar câhiliye hükmünü mü arıyorlar? Hükümde Allah’tan daha güzel kim vardır?” (Mâide, 50)

İslam’ın en temel iddiası, Allah’ın yalnızca ibadet edilen değil; aynı zamanda hükmeden ilah olduğudur. Bu iddia, imanın ferdî boyutuyla sınırlı değildir. Hayatı, toplumu ve devleti kuşatan bütüncül bir hâkimiyet tasavvuruna dayanır. Kur’an’da hüküm vurgusunun bu denli merkezi oluşu, İslam’ın kendisini yalnızca ahlaki bir öğreti olarak değil, hayatı düzenleyen ilahi bir nizam olarak sunduğunu açıkça gösterir.

Ne var ki modern zamanlarda Müslümanlar, bu hakikati inkâr etmeden ondan çekinmeyi öğrenmişlerdir. Allah’ın hükmü doğru kabul edilir; fakat bu hükmün hayata yön vermesi sürekli ertelenir. Şeriat savunulur, ancak şeriatın belirleyici olması “şartlar”, “toplumsal kabuller” ve “süreçler” gibi gerekçelere bağlanır. Böylece iman muhafaza edilir; fakat teslimiyet temkinle sınırlandırılır.

Bu hâl basit bir siyasî tercih meselesi değildir. Daha derinde işleyen zihinsel ve kalbî bir dönüşümün ürünüdür. İnsan, Allah’ın hükmünü teorik olarak kabul edip pratikte hayatın merkezine başka ölçüler koyabilir. İşte sekülerleşme tam olarak burada başlar.

Sekülerleşme: Dinin Hayattan Değil, Ölçü Olmaktan Çekilmesi

Sekülerleşme çoğu zaman dinin hayattan dışlanması olarak anlaşılır. Oysa Müslüman toplumlarda daha yaygın olan biçimi, dinin hayatta varlığını sürdürmesine rağmen belirleyici vasfını kaybetmesidir. Allah vardır, Kur’an okunur, şeriat haktır; fakat karar anlarında başvurulan terazi artık vahiy değil, dünyevî hesaplar olur.

Zihin, meseleleri “Allah ne buyurur?” sorusuyla değil; “şimdi mümkün mü?”, “bedeli ne olur?”, “sonuç ne getirir?” sorularıyla tartmaya başlar. Hakikat, mutlaklığıyla değil; uygulanabilirliğiyle değerlendirilir. Böylece dünya, bir imtihan alanı olmaktan çıkar; referans noktası hâline gelir.

Kur’an’ın “onlar dünya hayatının yalnızca görünen yüzünü bilirler” uyarısı, bilgi eksikliğini değil; bakış açısının dünyevîleşmesini anlatır. İnsan bilir, konuşur, savunur; fakat ölçüyü dünyadan alır.

Şeriatı Savunmak ile Şeriatla Düşünmek Arasındaki Mesafe

Bugün sıkça rastlanan çelişkilerden biri şudur: İnsan şeriatın hâkim olması gerektiğini savunur; fakat meseleleri şeriatın kurduğu akılla ele almaz. Zihin, modern dünyanın öğrettiği temkinle çalışır; din bu temkinin içine yerleştirilmiş bir değer hâline gelir.

Bu durum zamanla şeriatın, hayatı düzenleyen bağlayıcı bir hüküm olmaktan çıkıp teorik bir ideal gibi konuşulmasına yol açar. Doğruluğu teslim edilir, fakat hayata müdahalesi sürekli ertelenir. Böylece din, hayatın merkezinde duran bir ölçü olmaktan çok, korunması gereken bir söyleme dönüşür.

Oysa Ehl-i Sünnet geleneğinde din, saklanacak bir fikir değil; yaşanacak ve hükmedecek bir ölçüdür. Selef neslin farkı tam da burada ortaya çıkar. Onlar dini çağın şartlarına uydurmadılar; hayatlarını dine uydurdular. Bunu kolay olduğu için değil, hak olduğu için yaptılar.

Kalbin Sessiz Sekülerleşmesi

Zihindeki bu kayma, kalpten bağımsız değildir. Kalp Allah’a iman ettiği hâlde Allah’a güvenmekte zorlanmaya başladığında; zihin tedbiri merkeze alır. Tevekkül yerini hesaba, cesaret yerini temkine bırakır.

Kalbi sekülerleşmiş insan, Allah’ın vaadine inanır; fakat bu vaadin gerektirdiği bedeli ağır bulur. Nusreti Allah’tan beklediğini söyler, ama kaybetme ihtimaline karşı sürekli geri durur. Böylece iman ile korku, teslimiyet ile erteleme arasında bir denge kurulmaya çalışılır.

Kur’an’ın “kalplerin katılaşması” olarak tarif ettiği hâl, çoğu zaman budur. Bu katılık isyan değil; dünyaya alışma hâlidir.

Siyasallaşma: Dini, Sürece ve Sandığa Endekslemek

Sekülerleşmiş zihin, dini yalnızca bireysel alana hapsetmez; onu aynı zamanda beşerî süreçlerin onayına bağlar. Bu noktada siyasallaşma, İslam’ın hayata ve devlete dair hükmünü demokratik mekanizmalara tercüme etme çabası olarak ortaya çıkar.

Burada problem, İslam’ın siyasetle ilgilenmesi değildir. İslam zaten hüküm dinidir. Problem, bu hükmün meşruiyet kaynağının değiştirilmesidir. Şeriat, Allah’tan gelen bağlayıcı bir emir olmaktan çıkar; toplumun kabulüne sunulan bir teklif hâline gelir.

Hak, çoğunluğa bağlandığında; Allah’ın hükmü, insanların rızasına ertelenmiş olur. Bu ise siyasî değil, itikadî bir kırılmadır.

Milliyetçilik: Ümmet Ölçeğinin Daraltılması

Modern çağda sekülerleşmenin en yaygın tezahürlerinden biri de milliyetçiliktir. İslam, kavimleri inkâr etmez; fakat kavmi ölçü hâline getirmez. Üstünlük, aidiyette değil; takvadadır.

Milliyetçi bakış, dini ümmet ölçeğinden koparır ve ulusal sınırlar içine hapseder. Böylece hak, artık ümmetin değil; “bizim tarafın” çıkarına göre okunur. Zulüm bizden gelirse mazur görülür; adalet başkasına yararsa ertelenir.

Bu da dinin ölçü olmaktan çıkıp kimlik üretme aracına dönüşmesi demektir. Sekülerleşmenin başka bir yüzü…

Sufizm: Hayattan Geri Çekilen Bir Dindarlık

Sekülerleşme her zaman dünyevîleşme biçiminde ortaya çıkmaz. Bazen tam tersi bir görüntüyle, dünyadan kaçış gibi sunulur. Sufizm, bu kaçışın adıdır.

Burada kastedilen sahih tasavvuf değildir. Ehl-i Sünnet tasavvufu, kalbi arındırırken hayatı ıslah eder. Sufizm ise dini iç dünyaya hapseder, hüküm ve sorumluluk boyutunu geri plana iter.

Bu yaklaşımda insan, düzen kurmaktan çok kendini kurtarmayı, zulme karşı durmaktan çok iç huzuru merkeze alır. Böylece din, hayata yön veren bir nizam olmaktan çıkar; kişisel bir tecrübe hâline gelir.

Tekfircilik: Usulden Kopan Sertlik

Sekülerleşmeye tepki olarak ortaya çıkan bir başka eksen kayması da tekfirciliktir. Burada sorun, hak-batıl ayrımının yapılması değil; bu ayrımın hikmetten ve usulden koparılmasıdır.

Tekfirci dil, dini savunduğunu zannederken dini daraltır. Kendi yorumunu mutlaklaştırır, rahmeti ve sabrı dışlar. Böylece din, nefsi tezkiye eden bir yol olmaktan çıkar; başkalarını dışlamanın aracı hâline gelir. Bu da bir sekülerleşme biçimidir. Çünkü burada da din, Allah’ın koyduğu ölçülerle değil; beşerî öfkeyle şekillenir.

Sonuç

Son Bir Sesleniş;

Değerli kardeşlerim!

Mesele hangi kavramı savunduğumuz değil; hangi ölçüyle yaşadığımızdır. Allah’ın hükmünü doğru bulmak başka, o hükme güvenerek hayatını kurmak başkadır. Kalbimizi, zihnimizi ve hayatımızı yeniden Allah’ın hükmüne açmadıkça hiçbir eksen kayması gerçekten düzelmez. “Kim Allah’a dayanırsa, O ona yeter.”