Kavramlar – Mahmut Varhan / 2023 Ekim / 131. Sayı
Küfrün Mahiyeti ve Hakikati
Özetle küfür; Vahdaniyet, Risalet, Şeriat veya Ahiretten birini ya da hepsini inkâr etmektir. Peygamberin Allah tarafından getirdiği zarureten bilinen dinin temel esaslarından herhangi birini inkâr etmek veya alaya almak küfürdür. Her ne kadar şirk ve nifak da küfür çerçevesinde kabul edilmiş ve birçok ayette müşriklerle münafıklar hakkında küfür ıstılahı kullanılmış olsa da bizim burada küfür ıstılahından maksadımız özellikle inkâr temeline dayanan küfürdür. Zira bütün bunlar hakkın üzerini örtme ve insanın fıtrî özelliklerini köreltme anlamında küfür olarak kabul edilseler de her birinin mâhiyeti ve keyfiyeti diğerlerinden farklıdır. Biz daha önceki makalelerimizde şirk kavramını ele almıştık. Allah izin verirse küfür kavramından sonra da nifak kavramını ele alacağız.
Terim olarak küfür, “Allah’tan alıp din adına tebliğ ettiği hususlarda peygamberi tasdik etmemek, ona inanmamak” diye tanımlanır[1]. Küfrü benimseyene “fıtrî yeteneğini köreltip örten” anlamında kâfir denilir. “Bilmemek, yadırgamak” mânasındaki nükr kökünden türetilen ve “kabul etmemek, reddetmek, hoş görmemek” anlamına gelen inkâr da küfür karşılığında kullanılmakta olup bu tavrı sergileyene münkir adı verilir[2]. Arapça kâfir veya Farsça gebr’den (ateşe tapan) alınıp Türkçe’de kullanılan gâvur kelimesi de inanmayanı ifade etmektedir.
Öte yandan itikadî yönden inkârcı bir mahiyet taşıyan, “Allah’ın ulûhiyyetinde, sıfatlarında ve fiillerinde eşi ve ortağı bulunduğunu kabul etmek” şeklinde tanımlanan şirk de bir tür küfürdür. Nitekim Kur’an’da Allah’ın kendisine ortak koşulmasını bağışlamayacağı ifade edilmiştir. Kişinin Müslüman iken başka bir dini veya inanç sistemini kabullenerek İslâm’ı terk etmesi de irtidat olarak nitelendirilen bir küfür şeklidir.
Kur’ân-ı Kerîm’de küfür kavramı kök halinde kırk bir yerde geçmekte, bunun yanında çok sayıda âyette aynı kökten türemiş fiil ve isimler bulunmaktadır.[3] Kur’an’da cahd (bilerek inkâr etmek), işrâk (ortak koşmak) ve tekzîb (yalancı kabul etmek) kavramları da küfür mânasında kullanılmış; ayrıca tuğyân (haddi aşmak, azmak), zulm (haksızlık etmek, yersiz hareket etmek), ism (günah işlemek) ve fısk (belli bir sınırı aşmak, hak yoldan ayrılmak) kavramlarına da küfrü ve inanmayanları nitelemek için yer verilmiştir.
Kur’an’da kâfirlerin Allah’ı inkâr etmeleri, O’na oğul isnat etmeleri, yolundan yüz çevirmeleri, ulûhiyyetinde ortak tanıyarak şirke düşmeleri yanında; O’nun âyetlerini, peygamberlerini inkâr ettikleri, bunlara ulûhiyyet pâyesi verdikleri, Hz. Peygamber’in tebliğ ettiklerini, Kur’an’ı, melekleri, öldükten sonra dirilmeyi ve âhireti reddettikleri belirtilmek suretiyle kişiyi küfre götüren inançlara açıklık getirilmiştir. Öte yandan Kur’ân-ı Kerîm’de inanmak veya inkâr etmekte insanların irade hürriyetine sahip oldukları belirtilirken; Allah’ın küfre rızâ göstermeyeceğine dikkat çekilmiştir. Kur’an’da, kâfirlerin inanmamaktaki ısrarlı tavırlarına rağmen inanacakmış gibi Resûl-i Ekrem’den defalarca mûcize göstermesini istedikleri bildirilmiş, çeşitli âyetlerde, düşünüp ibret almak suretiyle inanmalarını sağlamak için kendilerine gösterilen misallerden bahsedilmiştir. Her şeye rağmen küfürde ısrarlı olanların amellerinin boşa çıkarılacağı, kâfir olarak ölenlerin âhirette hiçbir şekilde kurtulamayıp acıklı bir azapla karşılaşacakları, cehennemde ebedî olarak kalacakları ve azaplarının hafifletilmeyeceği belirtilmiştir.
Küfür hadis kaynaklarında da çok geniş bir şekilde yer almakta olup özellikle iman bölümlerinde çeşitli başlıklar altında kaydedilen birçok rivayet bu konuyu ilgilendirmektedir. Bu hadisler genellikle küfür sayılan yanlış inançları ve kâfirin niteliklerini açıklamaktadır. Aynı rivayetlerde kâfirin kıyamet günündeki âkıbetinden, mâruz kalacağı azaptan ve müminin ona karşı alacağı tavırdan da bahsedilmektedir.[4] Hadislerde iman, en üstün itaat olarak nitelendirilirken, şirk en büyük günah olarak tanımlanmış, nifakın küfür olduğuna, kişinin kalbinde imanla küfrün bir arada bulunamayacağına dikkat çekilmiştir.
Küfür kelâm ilminde üzerinde en çok durulan konulardan biridir. Dinin merkezinde iman bulunup dinî hayatın bütün yönleri bu merkeze göre anlam ve değer kazandığı gibi; küfür de kişiyi söz konusu anlam ve değerlerden uzaklaştıran, inananlara mahsus dinî ve dünyevî bütün haklardan mahrum bırakan belirleyici bir hükümdür. Ancak İslâm âlimleri, iman olgusunun niteliği hakkında ileri sürdükleri farklı görüşlerine bağlı olarak küfrün mahiyetine dair çeşitli görüşler ortaya koymuşlardır.
Âyet ve hadislerde imanın kalbin tasdikine bağlı kılınmasından hareketle imanı kalbin tasdikinden ibaret sayan (bir kısım) Ehl-i sünnet kelâmcılarına göre küfür, dinin aslından (zarûrât-ı dîniyye) olduğu kesinlikle bilinen hususların tamamını veya bir kısmını kalben tasdik etmemektir.[5]
Ebû Hanîfe, Ebü’l-Yüsr el-Pezdevî, Beyâzîzâde Ahmed Efendi (ve birçok Hanefi/Maturidi alime) göre iman; kalbin tasdiki ve dilin ikrarı olarak kabul edilmiştir. Buna göre küfür imanın söz konusu iki rüknünden birinin mazeretsiz olarak terkedilmesidir[6].
İmanı “kalbin tasdiki, dilin ikrarı ve dinî görevleri yerine getirme” şeklinde tanımlayan Hâricî, Mu‘tezilî ve Şiî kelâmcılarına göre küfür bu üç rükünden birinin terkedilmesiyle gerçekleşir. Ameli imanın bir cüzü kabul eden söz konusu mezhepler hangi görevin (tâat) imandan sayıldığı konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerse de genel olarak Hâricîler, büyük günah işleyen ve ilâhî emirlerden birini terk edenin kâfir olduğunu, Mu‘tezile ile Şîa, büyük günah işleyenin imandan çıkmakla birlikte küfre girmeyip ikisi arasında bir yerde (el-menzile beyne’l-menzileteyn) bulunduğunu, işlediği günahtan dolayı tevbe etmeden öldüğü takdirde ebedî olarak cehennemde kalacağını ifade ederler.[7]
İslâm âlimleri küfrü, meydana geliş şekli ve sebepleri açısından dörde ayırmışlardır:
1. Küfr-i inkârî; Allah’ı, peygamberleri ve onların Allah’tan alıp getirdikleri esasları kişinin kalbiyle tasdik, diliyle ikrar etmemesidir.
2. Küfr-i cühûdî; Kişinin bildiği halde iman etmemesi, inkârı tercih etmesidir.
3. Küfr-i inâdî; Kişinin kalben Allah’ı bilip bazan diliyle de ikrar ettiği halde haset, şöhret ve makam düşkünlüğü, kavmiyetçilik gibi sebeplerle İslâm’ı bir din olarak kabullenmemesidir.
4. Küfr-i nifâkî; Kişinin inanılması gereken hususları diliyle ikrar ettiği halde kalben tasdik etmemesidir.
Naslardan hareketle hangi tür inanç, söz ve fiillerin bir mümini küfre götüreceği konusu üzerinde de durulmuştur. Allah’ın varlığını ve birliğini inkâr etmek, O’na ortak koşmak, ulûhiyyetine uygun olmayan sıfatlar isnat etmek, sıfatları, isimleri veya emirlerinden biriyle alay etmek, O’nun rahmetinden ümit kesmek insanı küfre sevk eden inançlar olarak kabul edildiği gibi; nübüvvet müessesesini bütünüyle inkâr etmek, peygamberlerden bazılarının nübüvvetini kabul etmemek, onlara ulûhiyyet isnat etmek, sözlerinin anlamsız ve yalan olduğu, şahsî menfaatler için söylendiği şeklinde inançlara sahip olmak da küfür sayılmıştır. Ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’in tamamının veya bir kısmının vahiy ürünü olmadığını kabul etmek, Kur’an’ın içerdiği hususlardan herhangi birini benimsememek küfürdür. Kur’an’da ve hadislerde bildirildiği halde meleklerin varlığını kabul etmemek, onların Allah’ın kızları olduğuna inanmak, birçok âyette Allah’a imanla beraber zikredilen âhireti inkâr etmek de kişiyi küfre götürmektedir.
Hz. Peygamber’in Allah’tan getirdiği kesin olarak bilinen vahiyleri ve bunlardan zorunlu olarak çıkan dinî hükümleri inkâr etme niteliği taşıyan söz ve ifadeleri sarfetmek kişiyi küfre sevk eder. Bu tür sözlere İslâm kaynaklarında “elfâz-ı küfür” denilmiştir. Kur’an’da da “kelimetü’l-küfr” tabiri geçmektedir.[8] Söz konusu âyette münafıkların küfür kelimesini telaffuz etmek suretiyle Müslüman iken kâfir oldukları belirtilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de doğrudan küfür ifadeleri olarak, “Meryem oğlu Mesîh Allah’tır”; “Allah üçlünün üçüncüsüdür”; “Bu peygamber yalancı bir sihirbazdır”; “Hayat ancak bu dünya hayatıdır, ölürüz ve yaşarız, bizi ancak zaman yok eder”; “Bu çürümüş kemikleri kim diriltebilir?”; “Kıyametin kopacağını sanmıyorum” gibi örneklere yer verilmiştir.[9] Hadislerde de müminleri küfre götüren söz ve davranışlar üzerinde durulmuştur. Buna göre Müslümanları tekfir etmek,[10] Allah’tan başkasının adına yemin etmek,[11] ve Kur’an hakkında tartışmak,[12] küfür olarak nitelendirilmektedir. İslâm âlimleri, Allah ve Rasûlünün ancak kâfirlerce söylenebileceğini veya yapılabileceğini bildirdiği, müslümanların yalnız kâfirlere ait olabileceği üzerine icmâ ettikleri yahut imanla bağdaştırılmasını imkânsız gördükleri söz ve davranışları, elfâz-ı küfrün belirlenmesinde temel ilke kabul ederek bu konuya dair eserler yazmışlardır. Öte yandan telaffuz edildiği zaman kâfir olmayı gerektirecek bir şeyi kişinin hatırına getirmesi, kalbinden geçirmesi küfür sayılmamıştır. Nitekim Hz. Peygamber’in, dilleriyle söylemedikleri ve fiil haline getirmedikleri müddetçe müslümanların içlerinden geçirdikleri kötülükleri Allah’ın bağışlayacağını bildirdiği rivayet edilmektedir.[13]
Bir insanın mümin olması kelime-i şehâdetin muhtevasına inanmasıyla gerçekleşirken bu ilkeyi tamamen veya kısmen inkâr etmesi de onu küfre götürür. Ancak Kur’an’da yer alıp sahih hadislerde açıklanan iman esasları sadece altı esastan ibaret değildir. Dinden olduğu kesin biçimde kanıtlanan itikadî, amelî ve ahlâkî hükümlerin dinî oluşunu reddetmek, bunların farz, helâl veya haram statüsünde bulunduğunu inkâr etmek de kişiyi küfre sevk eder.”[14]
“Geçmişte ve günümüzde dinin temel ilkelerinden biri yahut birkaçını inkâr mahiyeti taşıdığı için küfür olan bir takım akım ve anlayışlar bulunmaktadır. Özellikle bir kısmı günümüzde gittikçe yayılan ve daha fazla bilinir hale gelen bu akım ve anlayışların başlıcaları şunlardır:
Ateizm: Kâinatı yaratan ve yöneten madde üstü bir varlığın mevcudiyetini kabul etmeyen ve reddetmeyi hedefleyen akımdır. Ateizmin günümüzdeki en yaygın biçimleri maddenin ezeliliğini kabul eden materyalizm ile varlıktaki bütün gerçekliği duyuların ve aklın doğrudan idrak ettiği olgulardan ibaret kabul edip bunun ötesindeki bütün olguları ve manevi gerçeklikleri reddeden pozitivizmdir. Materyalizm ve Pozitivizm bu yönüyle Allah’ın varlığını reddettiği için küfürdür.
Agnostisizm: Allah’ın varlığı ve yokluğu hakkında herhangi bir karar verilemeyeceğini iddia eden, bu yönüyle de Allah’ın varlığı hakkında şüphe duymayı ifade eden akımdır. Ayrıca başta Allah olmak üzere bütün dini ilkelerin ve kavramların gerçekliğini, ahlaki ilkelerin geçerliliğini reddeden nihilizm de agnostisizm’in daha geniş bir alana yayılmış bir çeşidi olması hasebiyle küfürdür.
Deizm: Allah’ın varlığını ve âlemi yarattığını kabul etmekle birlikte, O’nun kâinat üzerindeki hâkimiyetini sınırlandıran ve hatta yok sayan, bu yönüyle de O’nu eksik ve sınırlı bir varlık kabul eden her türlü anlayıştır. Bu sebeple Allah’ın kâinata ve kâinatta cereyan eden olaylara müdahalesi anlamına gelen peygamberler göndermesini, kitaplar indirmesini; ayrıca insanın öldükten sonra yeniden diriltilerek hesaba çekileceğini reddetmek de deizm kapsamındadır. Diğer bir deyişle İslam’ın nübüvvet ve ahiret inancını reddeden her türlü anlayış deizmdir. Ayrıca ibadetlerin lüzumsuz olduğunu savunmak da deizm kapsamında olup küfürdür.
Panteizm: Allah’ın yaratılmış varlıklardan mutlak farklı ve ayrı olduğunu reddederek, O’nun yarattığı kâinatla maddi olarak bütünleştiği, kâinatın tanrının bir parçası hatta kendisi olduğunu iddia eden anlayıştır. Geçmişte özellikle ‘Gâliye’ (aşırıcılık) denilen aşırı görüşlere sahip fırkalarda, günümüzde ise kimi sapkın yapılarda görülen hulul (Allah’ın, yaratılmış bazı varlıklara yerleştiği), ittihat (Allah’ın yaratılmış varlıklarla bütünleştiği), enkarnasyon (Allah’ın yaratılmış varlık suretinde göründüğü) gibi anlayışlar küfürdür.”[15]
Önemli bir hususa dikkat çekmemiz gerekir: Eş’arî ve Mâturîdî kelamcıları her ne kadar imanı, kalbin tasdiki olarak tarif edip; küfrü de tasdikin kaybolup kalbin tekzib etmesi olarak belirlemişlerse de kalbin yalanlayıp inkâr etmesinin gizli olmasını itibara alarak, kalbin tekzibine delalet eden pek çok söz ve davranışı küfür olarak kabul etmişlerdir. Nitekim Eş’arî ve Mâturîdî kelam alimleri tarafından yazılan ‘Elfaz-ı Küfür’ kitapları da pek çok söz ve davranışın kişiyi dinden çıkardığını ve küfre soktuğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Dolayısıyla imanın ve küfrün mahiyetleri kalp ile ilgili olsa da imanı veya küfrü gösteren alametler azaların ameli ile ilgilidir. İşte bu açıdan ehli sünnet alimlerinin çoğunluğuna göre dilin ikrarı ve azaların ameli de imandan kabul edilmiştir. İkrah şartlarının tahakkuk etmemesi halinde dilin ikrarının değişmesi ve dil ile küfür kelimesinin söylenmesi bütün ehli sünnet alimlerine göre küfür kabul edilmiştir. Böyle bir kişi hem dünyada hem de Allah indinde kafir kabul edilmiştir. Ancak temel prensip olarak azaların amelinin bulunmaması ve kişinin azaları ile masiyet/büyük günah işlemesi küfür olarak kabul edilmemiştir. İşte ameli imandan sayan ehli sünnet alimleri, bu hususta harici, şiâ ve mutezile mezheplerinden ayrılmışlardır. Bu bidat fırkaları ameli terk etmeyi ve büyük günah işlemeyi küfür olarak kabul ederken, ehli sünnet alimleri imanın eksilmesi olarak kabul etmişlerdir.
[1]. Teftâzânî, Şerhu’l-‘Aka’id, s. 189
[2]. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “kfr”, “nkr” md.leri.
[3]. M. F. Abdülbâkī, el-Mu’cem, “kfr” md.
[4]. Müsned, 3/229; Buhârî, “Tefsîr”, 1/25; Müslim, “Münâfikîn”, 54; Tirmizî, “Cehennem”, 3.
[5]. Mâtürîdî, s. 601-611; Nesefî, s. 808; Teftâzânî, Şerhu’l-Makâsıd, 5/224-225.
[6]. Ebü’l-Yüsr el-Pezdevî, s. 149; Beyâzîzâde Ahmed Efendi, s. 58, 69, 74.
[7]. Eş‘arî, 1/73; Kādî Abdülcebbâr, s. 707-709; İbn Hazm, 3/191.
[8]. Tevbe 9/74.
[9]. Mâide 5/17, 73; Sâd 38/4; Câsiye 45/24; Yâsîn 36/78; Kehf 18/36).
[10]. Ebû Dâvûd, Sünnet, 15.
[11]. Tirmizî, Nüzûr, 9.
[12]. Müsned, 2/ 258
[13]. Buhârî, Itk, 6; Talâk, 11; Müslim, Îmân, 201.
[14]. DİA, Küfür mad. Özetlenerek ve bazı yerlerde tasarrufta bulunularak iktibas edilmiştir.
[15]. Temel İslam Ansiklopedisi, küfür mad.