Kuranın Gölgesinde – Zafer Mert / 2015 Haziran / 31. Sayı
Tevhid dininin değişmeyen ana mesajı, nebevî davetin temeli, tağut ve tağutî sistemleri reddetmek ile Allah’a imandır. Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’in, imanın sağlam ve kabul edilebilir olmasının önceliklerinden birinin de tağutun inkârı olduğunu vurgulamıştır. Rabbimiz Bakara sûresinde “…O hâlde, kim tâğûtu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır…” (2), “Andolsun biz her kavme: Allah’a ibadet edin, tâğuta kulluktan kaçının diye (tebliğ yapması için) bir peygamber göndermişizdir.” (3) buyurarak sahih bir iman için öncelikle tağutun inkarının şart olduğunu vurgulamıştır. Dolayısıyla imanın sahih ve yapmış olduğumuz amellerin makbul olabilmesi için, anlaşılması gereken kavramlardan biriside tağut kavramıdır. Tağut kelimesi, tuğyan kelimesinden türetildiği için izahlarımıza tuğyanın izahı ile başlayacağız.
Tuğyan; Anlam ve Mâhiyeti
Tuğyân, taşkınlık, azgınlık, sınırı aşmak demektir. Kavram olarak tuğyân, isyan ve günahta, sınır tanımayacak ölçüde ileri gitmektir. İnsanın haddi ve ölçüyü aşması demektir. İnsanın haddi; Allah’ın, onun için koyduğu sınırıdır ki, kişinin onu aşması caiz değildir. İnsanın değeri, Allah’a kul olması itibariyledir; onun için Rabbına itaatı ve sürekli kulluk sınırı içinde bulunması gerekir. Ne zaman, Allah’ın insan için koymuş olduğu aşılmaması gereken hududu aşar, ölçüyü kaçırırsa tuğyana düşmüş, Allah’a isyan etmiş olur. Tuğyân kelimesi, türevleriyle birlikte Kur’an’da 39 yerde geçer. Bu türevlerden 8’i, tâğût şeklindedir. Tâğût, tuğyanı yaşayan ve yaşatan kişi veya güç anlamındadır.
Tâğut Kimdir?
Tağut kelime olarak haddi aşan, azan, hakikatten sapan, taşkınlık gösteren ve her sapıklığın başı gibi anlamlara gelir; Istılahta ise Allah’a isyan eden anlamında kullanılır. Allah’ın indirdiği hükümlere alternatif olmak ve onların yerine geçmek üzere hükümler koyan her varlık tağuttur. Bunun insan olması, put, şeytan veya bunların dışında herhangi bir şey olması farketmez.
Tâğut kelimesinin ıstılâh (terim) mânâsı hakkında ümmetin âlimleri birçok açıklamalar yapmışlardır. Onlardan bazıları şöyledir: Şeytan (4), kâhin (5), Allah’ın dışında kendisine tapılan her şey (6), Allah’a karşı her azgınlık yapan ve O’nun dışında kendisine tapılan (7), her azgınlık yapan ve haddi aşan (8), kâhin, şeytan ve her sapıklığa önderlik eden (9) tağuttur.
Mevdûdî ise tağut hakkında şunları söylemektedir: “Kur’ân-ı Kerîm’de bu kelime Allah’a isyan eden, kullarına egemen olduğunu ve onların mâliki olduğunu iddia eden, Allah’ın kullarını kendisine kul olsunlar diye ezen kimseler manasında kullanılmaktadır. İsyanın üç derecesi vardır.
a. Eğer bir kul Allah’ın kulu olduğunu ikrar eder de, Allah’ın emrettiğinin tersi bir şey yaparsa bu kimse fasıktır.
b. Eğer kul Rabbi ile irtibatını koparır, Allah’tan başkası ile irtibata geçerse kâfir olur.
c. Eğer birisi Allah’a isyan eder, Allah’ın kullarını da kendisine boyun eğmeye zorlayacak olursa, işte bu, tağut olur. Bu bazen şeytan, bazen papaz, bazen dinî lider, bazen siyasî lider, bazen kral, bazen de devletin kendisi olabilir.” (10)
İmâm İbn Kayyim rahimehullâh ise tâğut kavramı hakkında takdire şâyân bir tanım yaparak şöyle demiştir: “Tâğut: Kendisine ibâdet edilme, bağlanılma ve itaat edilme noktasında haddini aşan kul demektir. İnsânların tâğutu, Allâh ve Rasûlü’ nün kanunlarıyla hükmetmeyen, Allâh’tan başka kendisine muhâkeme olunan, ibâdet edilen ve Allâh’ın emrine dayanmaksızın, Allâh’a itaat etmeksizin kendisine tâbi olunanlardır. Bunları düşünür ve insânların durumlarına bakarsan, insânların çoğunun Allâh’a değil tâğutlara ibâdet ettiğini, Allâh ve Rasûlü’nün hükümlerine değil, tâğutların hükümlerine muhâkeme olduklarını, Allâh ve Rasûlü’ne değil, tâğuta itaat edip tâbi olduklarını görürsün.” (11)
Şehid Seyyid Kutub rahimehullâh, şöyle demiştir: “Tâğut, ‘tuğyân’ kökünden türemiştir. Gerçeği çiğneyen Allâh’ın kulları için çizdiği sınırı aşan düşünce, sistem ve ideoloji anlamına gelir. Bu düşüncenin, sistemin ve ideolojinin, Allâh’a inanmaktan, O’nun koyduğu kanunlara uymak gibi herhangi bağlayıcı bir kuralı yoktur.
İlkelerini Allâh’u Teâlâ’nın kanunlarından almayan her sistem, her kurum, her düşünce, her davranış kuralı, her gelenek tâğut kapsamına girer. Buna göre ancak kim tâğutun karşısına çıkar ve sistemindeki kâfirliklerin tümünü kökünden reddederek Allâh’a inanır ve yalnızca ona boyun eğerse kurtuluşa erer.” (12)
Hülasa; Tâğut, yeryüzünde İslâm Dîni’ne yani Allâh’ın kanun ve yasalarına isyân ederek başkaldırmak sûretiyle haddi aşan ve aştıran, insândan devlete, güçten otoriteye, nefisten şeytâna, puttan kâhine kadar, canlı veya cansız, soyut veya somut her türlü şeyin ortak adıdır.
Bu mânâda tarihin her döneminde ve dünyânın her yerinde, aynı veya farklı yerlerde eşzamanlı olarak bir tane olabildiği gibi, işbirliği içinde birden fazla tağutlar ve tağuti sistemler de bulunabilir. Bazen kendini Fir’avun ilan eden -antik ya da çağdaş- bir yönetici, bazen de Komünizm veya Demokrasi… adıyla azgın bir sistem ve kimi zaman da dindar kılığına girerek insanlara âlemlerin rabbi olan Allâh’tan gayrisine ibâdeti süslü gösteren bir belam…
Bugün dünyada; vahyi inkâr ederek, insanların çoğunluğunun rızasına göre kurulduğu iddia olunan bütün demokratik sistemler, Allah’ın hükümlerine mukabil ve onların yerine geçmek üzere hükümler icad etmektedir. Dolayısıyla bütün demokratik sistemler, bu noktada “tâğutî” özellikler taşırlar. Bu, bir anlamda bütün ideolojik sistemler için de geçerlidir. Daha genel bir ifade ile İslam’ın dışındaki bütün sistemler tağutîdir. Bu açıdan “çağdaş devlet modelleri” iyi değerlendirilmeli, isimleri milliyetçi-mukaddesatçı dahi olsa, Allah’ın indirdiği hükümlere mukabil olmak ve onların yerine geçmek üzere doktrinler imal eden, bu doktrinleri insanların hayatına tatbik edeceğini ilân eden insanların tağut olduğu gerçeği unutulmamalıdır. Bu gün dünyada insanların beşikten mezara hayatlarını düzenlemek iddiasındaki meclisler, konsüller, krallar, kavimlerarası kuruluşlar, insanları teslim almış görünmektedirler.
Günümüzde müslümanlık iddiasında bulunanların birçoğu bu bir yandan Allah’a iman ettikleri iddiasında bulunurken, diğer yandan İslam’ın açıkça emrettiği ve yasakladığı şeylere ters düşebilmekte ve tağutların yasalarına kabulleri arasında yer verebilmektedirler. Oysa bir kalpte hem imana, hem de küfre yer verilmesi İslam’a göre açık bir paradoks, gerçek bir çelişkidir. “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil ve rüsvaylıktır. Kıyamet gününde de azabın en şiddetlisine itilirler. Allah, yaptıklarınızı bilmez değildir.” (13)
Tağutlara Karşı Takınılması Gereken Tavır
Tağutların ve Tağuti Düzenlerin Her Platformda Reddedilmeleri:
Kur’an-ı Kerim’de: “Andolsun ki, biz her kavme; ‘Allah’a ibadet edin, tağuta kulluktan kaçının’ diye (tebliğat yapması için) bir peygamber gönderdik.” (14) buyrularak nebevî davetin temel mesajlarından olmak üzere Allah’a kulluk emredilmiş, tağuta kulluktan ise kaçınılması emredilmiştir. Dolayısıyla Müslümanlar her ortamda tağutlardan uzaklaşmalı ve onlarla bir arada olmamalıdırlar. İnsanlar, sadece Allah›a kul olma, yalnız O›na ibadet etme hususunda istisnasız uyarılmışlardır. Yani insanlar ya Allah’a ibadet edecekler veya tağuta kul olacaklardır; bu iki yolun dışında üçüncü bir yol yoktur. Bunun dışında bir yol bulma/sentez üretme çalışmaları beyhudedir.
Tağutlarla Dostluk Kurmamak
“Allah, iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin velileri ise tâğûttur. (O da) onları aydınlıktan karanlıklara (sürükleyip) çıkarır. Onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî kalırlar.” (15)
Allahu Teâlâ Mümin kullarını tağutlarla dostluk kurmaktan nehyetmiştir. Allah’ın kanunlarına muhalif kanunlar çıkarıp İslam şeriatının uygulanmaması için çalışanlar asla dost edinmemeli, desteklenmemeli bilakis onların yanlış yolda olduğu tebliğ ve tebyin edilmelidir.
Allah’ın Kitabı ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Şeriatına Ters Düşen Kanunların Reddedilmesi:
Kur’an-ı Kerim’de: “Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilen kitaplara iman ettik diye boş iddialarda bulunanlara bakmaz mısın? Onlar tağutun huzurunda muhakeme olmak (hükümlerine boyun eğmek) istiyorlar. Halbuki tağutu inkâr etmekle emrolunmuşlardır.” (16) buyrulmaktadır. Kur’an’daki bu manadaki ayetleri dikkate alarak şu hususu belirtmekte fayda vardır: Hakimiyet ve teşri (hüküm, kanun koyma) hakkı, imani bir meseledir ve nebevî davetin temelini oluşturmaktadır.
Tağutların devri kapanmış değildir. Peygamber bulunsun veya bulunmasın, her dönemde tağutlar varlıklarını korumuşlardır. Tağut, sadece eski kavimlerde ortaya çıkıp yaşama imkânı bulan bir güç değildir. Tağut, bugün de müslümanın en büyük düşmanıdır. Tağut, devlet sistemlerini, ahlâki değerleri ele geçirmiş ve onları müslümana zarar verecek bir hale dönüştürmüştür. Kısaca tağut, müslümanı dört yanından kuşatmış bulunmakta ve müslümana hayat hakkı tanımamaktadır.
Günümüzde Allah’ın indirdiği hükümleri bir kenara bırakarak, “hakimiyet kayıtsız ve şartsız insanındır” sloganına sarılan ve insanların çoğunun rızasına göre kurulduğu iddia edilen siyasî otoriteler, iktidar haline gelmişlerdir. Daha açık bir ifade ile İslam nizamının dışındaki bütün sistemler “tağutî” özellikleri taşırlar. Kelime-i şehadet getirerek, başka ilahları ve tağutları reddeden müslümanlar, bu sözlerini davranışlarıyla da ispatlamak zorundadırlar.
Tağutlardan Uzak Durulup İslam Şeriatının Tesisi İçin Mücadele Edilmesi:
“İman edenler, Allah yolunda savaşırlar. İnkâr edenler de tâğût yolunda savaşırlar. O hâlde, siz şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.” (17) “Oysa Allah size Kitap’ta (Kur’an’da) “Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze geçmedikleri müddetçe, onlarla oturmayın, aksi hâlde siz de onlar gibi olursunuz” diye hüküm indirmiştir. Şüphesiz Allah, münafıkların ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır.” (18)
Tağutlar, imanın, yeryüzünde bir grup insan tarafından pratik bir hayat tarzı şeklinde temsil edilmesine hiçbir zaman razı olmazlar. Allah’tan başkasına itaat etmeyen, Ondan başkasının egemenliğini tanımayan, Onun şeriatından başkasıyla hükmetmeyen ve onun hayat içi seçtiği metotda başkasına tabi olmmayan bir Müslüman topluluğun varlığı… Evet, böyle bir topluluğun varlığı, kendi hallerinde olmaları ve tağutlar için bir tehdit unsuru olacaktır.
Allah, zâlim yöneticilere yardım etmeyi de haram kılmış, onlara küçük çapta meyil ve yardım anlamı taşıyan sözlerden, davranış veya tasvipten nehyetmiştir: “Sakın zulmedenlere en ufak bir meyil duymayın; sonra size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız). Sizin Allah’tan başka evliyanız/dostlarınız yoktur. Sonra (O’ndan da) yardım göremezsiniz.” (19)
İnsanlara zulmeden tâğutî siyasal otorite konusunda, unutulmaması gereken hususlardan biri, zâlim yöneticilerin, yardımcıları olmasa, zulmetmeye güçlerinin yetmeyeceğidir. Tâğutî yönetim ve kurumlardaki bu yardımcılar, zulüm ve tuğyanda yöneticinin kullandığı malzemeleridir. Zulüm ve tuğyan çarklarının dönmesi için bir taraftan ezen ve diğer taraftan ezilen dişlilerdir. Bu sebeple, onlar da aynen o zâlim tuğyankâr gibi suçlu ve zulmünün cezasında ortaktırlar. Bundan dolayı Allah, Firavun ve avanelerini aynı vasıfla anmıştır: “Gerçekten Firavun, Hâmân ve askerleri yanlış yolda idiler.” (20) Allah, Firavun’u helak edince, onları da helak ettiğini açıklar: “Firavun, askerleriyle birlikte onların peşine düştü. Deniz onları gömüp boğuverdi.” (21) “Biz de onu (Firavun’u) ve askerlerini yakalayıp denize atıverdik. Bak, işte zâlimlerin sonu nasıl oldu!” (22)
İslam’da emrolunan cihad, işte bu tağutlara karşı verilmesi gerekli olan mücadeledir. Tağutla çatışmak, hakkı getirmek ve bâtılı gidermek için olacağından, her kesimden ve her iş yapanlardan bütün mü’minler, tağutla mücadele edeceklerdir.
Tağutları ve Sistemlerini Direk veya Dolaylı Olarak Övecek Sözlerden Uzak Durmak:
Hz. Peygamberin yanlış yapmaktan korunmasının garanti edilmesi durumunda cenneti garanti ederim dediği iki organdan biri olan dil –diğeri avret mahalli- her konuda çok dikkatli bir şekilde kullanılması gerektiği gibi özellikle akaidi ilgilendiren meselelerde daha dikkatli kullanılmalıdır. Günümüzde birçok kişinin gayri İslâmi olan sistemleri övdüğü ve yücelttiğini her gün defalarca işitebiliyoruz. Bu hususta Hz. Peygamberin şu nebevî nasihati kulaklara küpe edilmelidir:
“Bir insan, manasını hiç düşünmeden bir söz söyleyiverir. Bu sözü sebebiyle, cehennemin doğu ile batı arasındaki mesafesinden daha uzak bir yerine düşmesi mümkündür.” (23)
Müslümanlar, bugün Allah ve tağut hâkimiyetini, dostluğunu bir arada yaşatmaya çalışmak gibi sonu zulmet ve ateş olan çıkmaz bir yolun üzerindedirler. Namazı, orucu kabul edip, hatta yerine getiren niceleri, İslam’ın asrımızın yaşayan bir toplumsal ve siyasal düzeni olmasını lüzumlu bulmayanlar, Allah ve tağut hâkimiyetini bir arada tanımış oluyorlar. İslam insanının yetiştirilmesini isteyen niceleri, materyalist eğitim sistemine mücadele etmeksizin rızâ göstermekle tağut dostluğuna sine açıyorlar. Ferdî mülkiyeti, Allah’ın mülk vb. hâkimiyetini kabul eden niceleri, faiz düzenini zaruri görmekle, tağut egemenliğine baş eğiyorlar. Ahlâk ve fazilet ölçülerinin yaşanmasını isteyen niceleri, kişisel çıkarları uğruna çeşitli çirkinlik ve kötülükleri yapmakla tağut dostluğunu açığa vuruyorlar.
Yaşadığımız toplum düzeni, fikir putlarıyla, cahiliyye örfü ve sistemleri ile ve sapıttırdığı öz nefsimizle, bizleri kuşatmış, tağutu hâkim ve dost tanımak sapıklığı ile karşı karşıya getirmiştir. Öyle ki, fert, aile, cemiyet, sanat, ticaret, memuriyet, eğitim ve politika hayatının her bölümü bir kavşak noktası olmuştur. Bu kavşakta bir tek yol İslam nizamına; diğer yollar tağuta gidiyor: Abdullah bin Mes’ud anlatıyor: Hz. Peygamber bize bir hat çizdi ve sonra, “Bu Allah’ın yoludur” dedi. Bu hattın sağına ve soluna da birçok hatlar (çizgiler) çizdi ve “bunlar, birtakım yollardır ki her biri üzerinde kendisine çağıran bir tağut vardır.” buyurdu ve şu ayeti okudu: “Şüphesiz ki bu (İslam) benim dosdoğru yolumdur. Ona uyun. (Tağuta ait) yollara tâbi olmayın ki, sizi O’nun yolundan saptırıp parçalamasınlar. İşte Allah (tağutun kötülüklerinden) sakınasınız diye size bunları emretti.” (24)
Yolların ayrılış noktasındayız: İnsan, ya tağuta tâbi olup geçici zevkler peşinde koşacak; o zaman sonuç, dünyada zillet ve kullara kulluk; tağuta kalben teslim olmak (iman etmek) suretiyle hevâ ve heveslerine göre yaşamanın sonucu ahirette de varış, cehennem olacaktır. Veya tağutları reddedip Allah’a dostluk; hayatını İslam’ın hükümlerine göre tanzim edip izzetli, onurlu bir hayat ve cennet: “Tağuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır. (Ey Muhammed!) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.” (25) Bu iki inanç ve yaşama biçiminin dışında üçüncü bir durumdan söz etmek mümkün değildir!
Müslüman Allah’ın hükümleri doğrultusunda yaşamak, O’nun koyduğu hükümler dışında konulan bütün hükümleri reddetmek, İlâhlık taslayan bütün güçleri yok etmek için çalışmakla mükelleftir. Şu bir gerçektir ki, Allah (c.c)’a iman edenler, O’nun yolunda tağutla mücadele etmek zorundadırlar. Çünkü tağut bir mümin için her şey demek olan imanını çiğnemek, ona hayat hakkı vermemek ve Allah’ın hükümlerini iptal edip, kendi heva ve hevesleri doğrultusunda hükümler koymak amacındadır.
Tağutları ve tağuti sistemlerde çıkış arayan insanlığın buhranı ve bunalımı hergeçen gün biraz daha derinleşmektedir. Kurtuluş ve kopmayan kulp İslam’ın nurlu yoludur.
“Allah, iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin velileri ise tâğûttur. (O da) onları aydınlıktan karanlıklara (sürükleyip) çıkarır. Onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî kalırlar.” (26)
Tâğutları redderek Allâh’a tevhîd üzere îmân edenlere selam olsun.
————————-
1. 2/Bakara, 256
2. 2/Bakara, 256.
3. Nahl, 36.
4. Hz. Ömer, Hz. Ali’nin oğlu Hasan, Mücâhid, Şa’bî, Dahhâk, Katâde ve Süddî’den nakledilen görüş.
5. Saîd b. Cübeyr, İkrime ve İbn Cüreyc’den nakledilen görüş.
6. İmam Mâlik ve İbn İshak’tan nakledilen görüş
7. İbn Cerîr et-Taberî’nin görüşü. Bkz. Taberî, Câmiu’l-Beyân, III, 13.
8. Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, III, 13.
9. Kurtubî, el-Câmi‘, III, 282.
10. Tefhîmu’l-Kur’ân, I, 202.
11. İbn Kayyim, İlâmu’l-Muvakkıîn: 1/40.
12. Seyyid Kutub, Fî Zilâli’l-Kur’ân: 1/292.
13. 2/Bakara, 85.
14. 16/Nahl, 36.
15. 2/Bakara, 257.
16. 4/Nisâ, 60.
17. 4/Nisa, 76.
18. 4/Nisa, 140.
19. 11/Hûd, 113.
20. 28/Kasas, 8.
21. 20/Tâhâ, 78.
22. 28/Kasas, 40.
23. Sahih-i Müslim, K. Zühd: 4/2290 Bab: 6.
24. 6/En’âm, 153.
25. 39/Zümer, 17-18.
26. 2/Bakara, 257.








