Nifak Kavramı

Kavramlar – Mahmut Varhan / 2026 Ocak / 158. Sayı

Altıncı Fasıl: Nifakın Sebepleri:

Nifak; yalancılık, hilekârlık, kişiliksizlik ve ihanetten ibaret olan en tehlikeli hastalıktır. Münafık; şahsiyetsiz, kalbindeki inancını dile getiremeyen korkak, düşmanlarına itaat eden zelil/sefil, değersiz çıkarları için her türlü ihaneti sergileyebilecek hain ve asla ahdine sadık olmayan vefasız bir kişidir. Müslüman toplumun içerisine sızmış bulunan bu hasta ruhlu hainler, günde beş vakit namazı -çoğunlukla da cemaatle- düşmanları olan bir zatın arkasında eda etmekte, düşman oldukları Müslümanlara mallarının bir kısmını zekât olarak vermekte, Ramazan ayı boyunca zahiren oruç tutarak aç kalmakta ve bazen düşman oldukları Müslümanlarla birlikte dostları olan kafirlere karşı savaşa katılmaktadırlar. İnanmadıkları halde bütün bunları yapmaları, onlar açısından tarifi olmayan bir zillet ve sefalettir.

Acaba bir insan bu zillete/sefalete neden katlanır? Dünyada da ahirette de büyük bir hüsran olan bu hastalığa bilerek kendisini nasıl maruz bırakır? Helak edici bu hastalığın insanın kalbini kemirerek onu öldürmesine nasıl rıza gösterir? İnsan kalbinin, sonsuza kadar cehennemin en alt tabakasında kalmasına sebep olan bu nifak mührüyle damgalanmasının sebebi nedir?

Allah celle celaluhu birçok ayet-i kerimede nifak hastalığının sebeplerini beyan etmiştir. Bu beyanların ortak noktası, bu şahsiyetsiz kişilerin dünyayı ahirete tercih etmeleri ve şahsi çıkarlarını her şeye öncelemeleridir. Münafık, çıkarcı olup çıkarını her şeyin üstünde tutan dünyaperest kişidir. Münafık dinarın/altının, dirhemin/gümüş paranın ve kumaşın kuludur. Münafık dünyevi bütün imkanları ve makamları kendi hasis çıkarlarına alet yapan ve maddi-manevi her şeyden rant sağlamaya çalışan kişiliksiz biridir. Münafık herkesin hakkını yemeyi kendisine mubah gören, ancak Allahu Teâlâ’ nın ona verdiği imkanları hiç kimseyle paylaşmak istemeyen bir cimridir. Bununla birlikte kazın geleceği yerden tavuğu esirgemeyecek kadar da cömert (!) biridir.

Hülasa münafık için her şeyin merkezinde dünyevi çıkarlar bulunmakta olup, çıkarı uğruna yapmayacağı bir şey yoktur. Münafığın çıkarcılığını ve dünyaperestliğini vurgulayan ayet-i kerimelerden birkaçını burada aktarmamız bu hususu tam olarak açıklığa kavuşturacaktır:

Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Onlardan: ‘Eğer Allah bize kendi lütfundan verirse mutlaka sadaka vereceğiz ve salihlerden olacağız.’ diye Allah’a kesin söz verenler var. Ama Allah onlara lütuf ve kereminden ihsan edince hemen cimrilik gösterdiler ve yüz çevirdiler, zaten yan çizip duruyorlardı. Bunun üzerine Allah da kendisine verdikleri sözden caydıkları ve hep yalan söyledikleri için, kendi huzuruna çıkacakları güne kadar yüreklerine münafıklığı yerleştirdi. Bilmediler mi ki şüphesiz Allah, onların sırlarını ve fısıldaşmalarını bilir; çünkü şüphesiz Allah, (bütün) gizlilikleri çok iyi bilendir!” (Tevbe, 75-78)

“Eğer yakında bulunan bir dünyalık ve kolay bir yolculuk olsaydı mutlaka sana uyarlardı. Ama güçlükle aşılabilecek mesafe onlara uzak geldi. ‘Eğer gücümüz yetseydi sizinle birlikte çıkardık.’ diye Allah’a yemin edecekler. Onlar kendi kendilerini helake sürüklüyorlar. Allah onların yalancı olduklarını bilmektedir.”(Tevbe, 42.)

Sizi gözetleyip duranlar, eğer size Allah’tan bir zafer (nasib) olursa, ‘Sizinle beraber değil miydik?’ derler. Kâfirlerin (zaferden) bir nasipleri olursa (bu sefer de onlara), ‘Sizi yenip (öldürebileceğimiz halde öldürmeyip) mü’minlerden korumadık mı?’ derler. Artık Allah kıyamet gününde aranızda hükmedecektir ve kâfirler için mü’minler aleyhine asla bir yol vermeyecektir. (Nisâ, 141.)

“O gün münafık erkekler ve münafık kadınlar iman edenlere şöyle diyecekler: ‘Bizi bekleyin de yetişip nurunuzdan bir parça alalım.’ Şöyle denecek: ‘Geriye dönün de başka bir nur arayın!’ Ve hemen aralarına kapısı da olan bir duvar çekilir; duvarın iç tarafında rahmet, kendilerine bakan dış tarafında ise azap vardır. Münafıklar onlara, ‘Sizinle beraber değil miydik?’ diye seslenirler. Onlar, ‘Evet öyleydi’ derler, ama siz başınızı belâya kendiniz soktunuz, fırsat kolladınız, hep şüphe içinde oldunuz ve Allah’ın emri gelip çatıncaya kadar geleceğe yönelik kuruntularınız sizi oyaladı; bundan ötürü o aldatan (şeytan) da Allah hakkında sizi kandırıp durdu. Bugün artık ne sizden, ne de inkâr edenlerden bir fidye alınır. Barınağınız ateştir. Size yaraşan odur. Orası gidilecek ne kötü yerdir!”(Hadid, 12-15.)

“Şüphesiz Allah içinizden, savaştan alıkoyanları ve kardeşlerine, ‘Bize gelin’ diyenleri biliyor. Size katkıda cimri davranarak savaşa pek az gelirler. Korku geldiğinde ise, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri dönerek sana baktıklarını görürsün. Korku gidince de ganimete karşı aşırı düşkünlük göstererek sizi keskin dillerle incitirler. İşte onlar iman etmediler. Allah da onların amellerini boşa çıkardı. Bu, Allah’a kolaydır.” (Ahzâb, 18-19.)

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Abdullah b. Amr’ın rivayet ettiği hadiste nifak hastalığının kalbe nüfuz ettiğinin belirtilerini beyan ederek şöyle buyurmuştur: “Dört özellik vardır ki bunlar kimde bulunursa o kimse halis (tam) bir münafık olur. Kimde bunlardan biri bulunursa, onu terk edinceye kadar kendisinde nifaktan bir özellik bulunmuş olur: Kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyanet eder, konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde sözünde durmaz, tartıştığında haddi aşar.”[1]

Hz. Peygamber’in beyan etttiği bu özellikler dikkatle incelendiğinde görülecektir ki, bütün bunlar münafık kişinin çıkarlarını sağlamak için mübtela olduğu hastalıklardır. Münafık, kendisine tevdi edilen mevki, makam, imkan ve mali bütün emanetleri kendi çıkarı doğrultusunda kullanarak ihanet eder. Münafık, diğer insanlarla olan ilişkilerinde sadece kendi çıkarını gözettiği için sürekli bir şekilde yalan söyler ve ilişkilerini sahtekarlık üzerine kurar. Çünkü o, diğerleri ile olan ilişkilerinde fazilet, ihsan ve insanlara faydalı olmayı esas almayıp insanlardan faydalanmayı esas kabul ettiğinden dolayı onlara karşı ikiyüzlü bir şahsiyet sergilemek zorunda kalır. Yine münafık aynı sebepten dolayı sözleşmelerine riayet etmez, ahitlerine vefa göstermez. Zira bu sözleşmeleri mücerred olarak çıkarlarını sağlamak için yaptığından dolayı çıkarlarına aykırı gördüğü anda bozar. Aynı şekilde münafık kişi başkalarıyla olan tartışmalarında, münakaşalarında ve davalaşmalarında haddi aşar. Zira münafığın tek odaklandığı şey şahsi çıkarları olduğu için hakka riayet edemez ve başkalarının kendisi üzerinde haklarının bulunduğunu kabullenmek istemez. Dolayısıyla tartışma ve davalaşmalarında her türlü yolu deneyerek üste çıkmaya çalışır ve haddi aşar.

Alimlerin beyanına göre bu hadiste bahsedilen özellikler, kalbinde küfür bulunan itikadî münafıkların özellikleri olmayıp, amelî nifak hastalığına yakalanmış fasık Müslümanların vasıflarıdır. Rasûlullah efendimizin bu hastalıklara maruz kalan kişileri “münafık” olarak nitelemesi göstermektedir ki, bu hastalıkların kalpte kökleşmesi ve kalbe tam anlamıyla nüfuz etmesi kalbin itikadî nifak hastalığına yakalanmasına zemin hazırlayabilir. Bu açıdan bu hastalıklara maruz kalmak çok tehlikeli ve risklidir. Zira dünyevi çıkarlarını sağlamak için bu hastalıklara müptela olan kişi, sonsuza kadar cehennemin en alt tabakasında kalmasına sebep olacak itikadî nifak kapısını kendisi için aralamış olur. İslam tarihi boyunca ve özellikle de İslam tarihinin en hassas dönemlerinden biri olan günümüzde çeşitli bidat fırkalarının ve sapkın grupların arkalarında bulunan kişileri incelediğimizde bu özelliklere sahip olduklarını açık bir şekilde görürüz. İslam tarihinin son bir buçuk asrında Müslümanların aleyhine Batılılarla çeşitli ittifaklar içerisine giren ve onların desteği ile Müslüman toplumların yönetimini devralan kesimlerin en büyük hastalığı işte budur. Çeşitli dünyevi çıkarlarını elde etmek için ihanet, yalan, ahde vefasızlık ve bütün davalarda haddi aşma özellikleri bu kesimlerde açık bir şekilde görülmektedir. Bütün bunların neticesinde son bir asırdır İslam âleminin yönetimini münafık ve zındıklar işgal etmişlerdir.

Nifak hastalığının kalbe nüfuz etmesinin en büyük sebebi dünyevî çıkarlar olduğu içindir ki, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’de dünyaya dikkat çekilmiş ve Müslümanların dünya hayatına aldanmamaları tavsiye edilmiştir. Dünya hayatına hırsla bağlanmanın ve dünyayı ahirete tercih etmenin bütün hataların ve felaketlerin sebebi olduğu yoğun bir şekilde vurgulanmıştır. Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye incelendiğinde dünyayı ahirete tercih etmekten şiddetle sakındırıldığı ve dünya hayatına hırsla bağlanmanın yerildiği açık bir şekilde görülecektir. Bu kadar yoğun bir şekilde dünyaya aldanmaktan sakındırılması, dünyevileşmenin yol açtığı maddi-manevi felaketlerden kaynaklanmaktadır. Burada örnek kabilinden birkaç ayet-i kerime ve birkaç hadis-i şerif vermekle yetinceğiz:

Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda övünme ve mallar ile evlatlar hususunda çoğalma yarışıdır. Bu, tıpkı bir yağmur gibidir ki bitirdiği ekin çiftçilerin hoşuna gider; sonra kurur, onu sararmış görürsün; ardından çerçöp olur. Ahirette ise şiddetli bir azap vardır; yine Allah’tan bir bağışlama ve bir hoşnutluk da vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir metadan başka bir şey değildir.” (Hadid, 20)

Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Size, ‘Allah yolunda sefere çıkın’ denildiğinde ne oluyor ki yere çakılıp kalıyorsunuz? Ahirete karşılık dünya hayatına mı razı oldunuz? Oysa dünya hayatının ahirete göre faydası pek azdır.” (Tevbe, 38)

Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden meskenler; size Allah’tan, Resûlü’nden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli geliyorsa, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” (Tevbe, 24)

 Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anhu’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Dünya gerçekten tatlı ve çekicidir. Şüphesiz Allah sizi onda (öncekilerin yerine) halife kılacak ve nasıl davranacağınıza bakacaktır. Öyleyse dünyadan sakının, kadınlardan da sakının. Çünkü İsrailoğullarının ilk fitnesi kadınlar sebebiyle olmuştur.”[2]    

Sevbân radıyallahu anhu’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Yakında milletler, yemek yiyenlerin sofraya üşüştüğü gibi size karşı toplanacaklardır.” Bunun üzerine biri: “O gün biz sayıca az mı olacağız?” dedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Hayır, aksine o gün sayıca çok olacaksınız; fakat selin sürüklediği köpük/çerçöp gibi olacaksınız. Allah, düşmanlarınızın kalplerinden size karşı olan korkuyu söküp alacak ve sizin kalplerinize ‘vehn’i atacaktır.” Bunun üzerine biri: “Ey Allah’ın Rasûlü! Vehn nedir?” diye sordu. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Dünyayı sevmek ve ölümü hoş görmemek (ondan nefret etmek).”[3]


[1]. Buhârî, Îmân: 34; Müslim, Îmân: 58.

[2]. Müslim, Rikâk: 2742.

[3]. Ebû Dâvûd, Kitâbü’l-Melâhim, hadis no: 4297