İslâmî İktisad Nizamı İle Câhilî İktisad Nizamının Mukayesesi

Kapak Dosya– Mahmut Varhan / 2025 Kasım / 156. Sayı

İslâm’ın ortaya koyduğu iktisadî nizam ile cahiliyye düzenlerinin benimsedikleri ekonomik sistemin en temel farkı, faiz konusudur; İslâm faizi kesin bir şekilde yasaklarken, genel olarak bütün cahilî düzenler ve özellikle de modern cahiliyye sistemi olan kapitalist/liberalist nizam faizi ekonomik hayatın olmazsa olmazı/temeli kabul etmiştir. Bunun en temel sebebi de bu iki sistemin insana bakışıdır. Şöyle ki;

İslam, insanı Allah’ın kulu olarak kabul ettiği için, insanın bütün tasarruflarını da kulluk çerçevesinde ve helâl-haram dairesinde değerlendirmiştir. İnsanın mutlak olarak kendi çıkarını gözetmesini ve bütün ekonomik ilişkilerinin merkezine şahsi çıkarını koymasını doğru görmemiştir. İnsanın bencil olmasını şiddetle kınamış, faziletli bir insan olması için maddi imkanlarını başkalarıyla paylaşmasını ve dünyevî bir karşılık beklemeksizin Allah’ın kullarına faydalı olmasını teşvik etmiştir. Cömertliği imanın gereği kabul etmiş, cimri olmayı/çıkarcı olmayı da imanla bağdaşmayan çirkin bir sıfat olarak yasaklamıştır. Böylece insanı, çıkarını başkalarının zararında gören vahşi canavarlar gibi mutlak özgür bir varlık değil de başkalarına zarar vermeden kendi haklarını koruyan gerçek anlamda mükellef bir hür olarak terbiye etmiştir. Bundan dolayıdır ki sosyal adaleti sağlamak için bütün tedbirleri almıştır; bir taraftan bütün haksız kazanç yollarını yasaklarken, diğer taraftan meşru kazanç yollarını teşvik etmiştir. Aynı şekilde maddi imkanların belirli ellerde toplanmaması ve toplumsal dengenin bozulmaması için zekâtı farz kılmıştır.

Cahilî düzenler insanı Allah’ın kulu olarak görmediklerinden dolayı onu mutlak olarak özgür kabul etmiş ve kendi şahsî çıkarını korumasını esas almışlardır. Dolayısıyla cahiliye düzeni içerisinde yetişen modern insan, hakiki insanın en temel vasfı olan cömertlik erdeminden mahrum kalmış ve faziletli bir insana yakışmayan cimrilik özelliğini kendisi için bir maharet gibi kabul etmiştir. Modern dönemde cahilî sistemin en önde gelen temsilcisi liberalizm/kapitalizm olduğu için, bu bâtıl sistemin insana, ekonomiye ve insanın ekonomik faaliyetleri üzerinde dinin veya devletin etkisine/kontrolüne nasıl baktığını bilmek önem arz etmektedir.

Liberal/kapitalist ekonomiyi savunanlara göre, ekonomik faaliyetler devletin ve siyasi iktidarın müdahalesi olmadan gelişmelidir. Ticaret tabii seyri içinde cereyan etmelidir. Birey mutlak bir ekonomik özgürlük içinde bulunmalı, hiçbir kurumun engeliyle karşılaşmamalıdır. Öyle ki devlet hem ekonomik hayatın hem de sosyal hayatın dışında kalmalıdır. Din de ekonominin işlerine burnunu sokmamalıdır. Adam Smith gibi ünlü liberalistler, ekonominin yalnızca bilimsel verilere dayanması ve metafizik temellerin ekonomik hayattan kovulması gerektiğini açıkça söylerler. Metafizik temel, yani din, yani onların dini, yani kilise. Devre dışı bırakmak istedikleri kiliseydi ve bunu başardılar.[1]

Bu ekonomik anlayışa göre devlet yalnızca iç ve dış emniyeti sağlamakla görevlidir, deyim yerindeyse ekonomiden anlamayan bir jandarmadır. Çünkü derler ki, devlet ekonomik faaliyetlere karışırsa toplum içindeki sınıflardan birinin çıkarlarına hizmet eder, bu da eşitliği bozar. Burada kendi mantıkları içinde haklı olduklarını itiraf etmemiz gerekmektedir. Gerçekten de batı toplumu, sınıflara bölünmüş bir yapı arz ediyordu. Sınıflar arası çatışma doruk noktada bulunuyordu, devletin bu sınıflar arasından birini tercih etmesi kaçınılmazdı. Devletin en küçük bir ekonomik faaliyete katılması ve sınıflardan birine arka çıkması, diğer sınıfların ekonomik özgürlüklerine büyük darbe vuracaktı. Üstelik din de devre dışı kalmıştı, ekonomi bütün metafizik temellerden arındırılmıştı. Böyle bir toplumda, devleti zayıfların koruyucusu olmaya yönlendirecek hiçbir erdem bulunmuyordu. Adam Smith haklıydı, ama bir şeyi unutmuştu; siyasi iktidarı ellerinde tutanlar nereden geleceklerdi? Uzaydan gelmeyeceklerine göre, yine batı toplumunun bağrından, yani sınıflara bölünmüş bu toplumdan çıkmayacaklar mıydı? Nitekim öyle oldu. Bütün iddiaların aksine liberal devlet, burjuva sınıfının çıkarlarına uygun biçimde örgütlendi, işçilerin ücretlerini asgari düzeyde tuttu ve çok kısa bir süre içinde azgın kapitalizme gebe kaldı. Batılı ekonomistler bile kabul ediyorlar ki, azgın kapitalizm, liberalizmin öz çocuğudur.

Hem tarih hem de günümüz pratiği göstermektedir ki, liberalizmi savunanlar yanılmışlardır. Çünkü toplum hayatı, onların iddialarının aksine gelişmeler göstermişti. Liberalizmin ve onun öz çocuğu olan kapitalizmin temel yanılgıları şöyle özetlenebilir:

Serbest rekabet ilkesi, bütün ekonomiyi yönetecek kadar büyük bir yükü tek başına nasıl taşıyacak? Kapitalistler buna cevap bulamamışlardır. Serbest rekabetin bulunduğu bir toplumda bütün ekonominin tıkır tıkır kendiliğinden işleyeceği iddiası ise, tamamen havada kalmıştır. Serbest rekabet ilkesinin hiçbir sınır tanınmadan putlaştırılması, liberal ekonomiyi benimseyen coğrafyaları, bencil çıkarlarının birbirleriyle kıyasıya çarpıştığı bir savaş alanına çevirmiştir. Gerçekten kapitalizm, yeryüzünü hiçbir kuralın geçerli olmadığı acımasız bir ring yapmıştır. Bu ringde 30 kiloluk çocuklar ile 130 kiloluk ağır sıklet azmanlar özgür biçimde boks yapmaktadır. Ağır sıkletlerin küçük çocuklara dilediği biçimde yumruk vurması, beyinlerini dağıtması serbesttir. Çünkü serbest rekabet sisteminin önünde hiçbir engel yoktur, hatta bu maçın hakemi de yoktur, kuralı da yoktur ve müsabaka sınırsız bir özgürlük içinde yapılmaktadır. Ekonomik hayatı bu kadar başıboş bırakan kapitalizm, “gücü yeten yetene” diye özetlenebilecek bir düzenlemeden ibarettir. “Altta kalanın canı çıksın” felsefesi, kapitalizmi savunan en bilimsel kitaplarda bile açıkça görülmektedir.

Önüne hiçbir engel konulmayan bencil çıkarlar, aralarında örgütlenmiş ve serbest rekabet adı altında tekeller, karteller ve tröstler oluşturmuştur. Büyük sanayiciler, kurdukları tekellerle hem kendi ülkelerinin insanlarını ezmişler hem de uluslararası tröstleşmeye geçerek başka ülkeleri de sömürmeye başlamışlardır. Çok uluslu şirketlerin tekelleşmesine örnek olarak, petrol ürünleri, elektronik sanayi, silah teknolojisi gibi alanlar gösterilebilir. Bu sahalar tamamen çok uluslu şirketlerin denetimi altındadır ve bu dev şirketlerin elinde rekabet sistemi tam bir sömürüye dönüşmektedir.

Kapitalistlerin yere göğe sığdıramadıkları serbest rekabet ilkesi, çağımız insanlığına çok uluslu şirketlerin aracılığıyla acı bir armağan sunmuştur. Savaş ve işgal! Çünkü bu çok uluslu şirketlerin bencil çıkarları, ucuz petrol, ucuz hammadde kaynakları ve ucuz emek istiyor. Peki, en ucuz petrol hangisidir? Hiç kuşku yok ki en ucuz petrol, petrol fışkıran bölgelerin işgal edilmeleriyle sağlanan petroldür.

Kapitalizm, ekonominin temel dinamiği olan bencil çıkarları savunur. Üreticilerin ve tüketicilerin bencil çıkarları ekonomik dengeyi sağlar, diye düşünür. Bu karşıt çıkarların serbestçe çarpışmasından sağlıklı bir ekonomi doğacağını ileri sürer. Dolayısıyla kapitalizm, insanı kendi çıkarını tek yönlü olarak kollamaya teşvik eder ve kendi bencil çıkarı için çalışırken başkalarının çıkarlarını dikkate almamayı öğretir.

Çok uluslu dev bir şirketin çıkarı, petrolü bedavaya getirmektir. Bunun en kestirme yolu ise petrol bölgesini işgal etmektir. Ortadoğu’da bulunan Müslüman ülkelerin işgali, kapitalizmin yetiştirdiği insan tipini anlamamız için tipik bir örnektir. Zira bu ülkelerde bulunan petrol miktarı, kapitalist bir eğitimle yetişmiş batılı insanların iştahlarını kabartmıştır. Yalnızca kendi çıkarlarını düşünmeleri öğretilmiş batılı topumlar için, bu ülkelerin işgali, sıradan bir ekonomik faaliyetten ibarettir. Yani kapitalizme göre ticaret nasıl tabii bir olaysa, bu da aynı şekilde tabii bir olay olup yadırganacak bir yanı yoktur! Nitekim kapitalist batı toplumu işgali böyle yorumlamış, tepki göstermek bir yana alkışlamıştır, olaya adeta “ticari bir zafer” gözüyle bakmıştır. Şu anda batılı yöneticilerin çoğunluğu, Gazze’nin işgal edilmesine aynı gözle bakmakta, hatta ABD başkanı gibi tuğyanda zirve yapmış zalimler bunu açıkça dile getirerek Gazze’nin zengin bir bölge olduğunu salyalarını akıtarak söylemektedirler.

Biz buradan şu sonucu çıkarabiliriz: Kapitalizm, yalnızca kârlı çıkmayı düşünen, kazanmak için her yolu mübah gören bir insan tipi yetiştirmiştir. Gerçekten, batılı insan; “benim kazancımın önünde engel olarak duran, benim çıkarlarıma ayak bağı olan diğer insanların hayatı benim için önemli değildir, benim için önemli olan çıkarımdır” diye düşünmektedir. Kapitalist, dünyaya yalnızca kâr gözlüğüyle bakmaktadır, böyle yetişmiştir, bu yüzden de dökülen kanlar onu ilgilendirmemektedir. Aksine petrol ve kazanç ilgilendirmektedir. İşte bundan dolayı da cahiliyenin modern temsilcisi olan kapitalist düzene göre faiz, ekonominin temel taşıdır. Böyle olunca kapitalizmi benimseyen toplumlar sosyal sınıflara bölünmüştür; bir tarafta toplumu sömüren merhametsiz çıkarcı zenginler, diğer tarafta haklarından mahrum edilmiş maişet derdiyle meşgul edilen yığınlar…

Esasen bütün cahilî toplumlar, sosyal tabakalar ve statüleri farklı sınıflar üzerine kurulmuştur. Buna en katı sınıfsal taksim olan Hindu kast sistemi de dahildir; en modern kabul edilen fakat hakikatte dünya tarihi boyunca en vahşi ve en barbar toplumlar olan muasır Avrupa milletleri de dahildir. İkinci ve üçüncü dünya ülkeleri denilen devletlerde yaşayan toplumlar da tıpkı efendi kabul ettikleri batılılar gibi farklı sınıf ve statülere tâbidirler. Bir tarafta aynı toplumun obezite olacak derecede tıkınana kadar yiyen zengin fertleri; diğer tarafta yine aynı toplumun sokaklarda yatıp kalkan, bir lokma ekmek için dilencilik yapan ve karın tokluğuna ömür tüketen sürülerce müntesipleri… Bir tarafta paralarının hesabını tutmaktan ve servetlerinin miktarını bilmekten aciz dünya patronları, diğer tarafta basit haklarının dahi mücadelesini yaparken coplanan yığınlarca işçi sınıfları… Bir tarafta büyük bedenlerini gökdelenlere dahi sığdıramayan efendiler(!),  öbür tarafta bir barakaya sahip olmayı canına minnet bilen siyahi köleler(!)… Servetleri, sekiz milyar insanın servetine denk olan sayılı aileler… Bir takım unvanları ve makamları sebebiyle kendilerine dokunulamayan suçlular ve suçlu olmadıkları halde müttehem kabul edilen Müslümanlar! İşte sınıfsız toplumlar! İşte tek dişi kalmış medeni canavarlar!

Bütün bu ve benzeri adaletsizliklerin en önemli sebebi, en zalim iktisadi sistem olan faizli ekonomik sistemdir. Bu sistem sayesinde insanlar bencil ve menfaatperest olmuşlardır. Bunun neticesi olarak zengin fakire merhamet gözüyle bakmamış, aksine sürekli onu tahkir etmiş, küçümsemiş ve ağzı kokan köylü olarak azarlamıştır. Buna mukabil olarak fakir de zengine saygı ve hürmet göstermemiş, bilakis ona sürekli kıskanma, haset, kin ve intikam gözüyle bakmıştır. Bu da bütün dünyada ihtilallere ve karışıklıklara sebep olmuştur. Dünyadaki pek çok ihtilal ve karışıklığın sebebi şu iki kelamdır: “Ben tok olsam, başkaları acından ölse neme lazım!” Diğeri de “Rahatım için zahmet çek, sen çalış ben yiyeyim. Benden yemek, senden emekler!” Birinci kelamın öldürücü zehrinin panzehri ve kökünü kurutup atacak olan şifa verici ilacı; İslam’ın en önemli ikinci rüknü olan zekâtın farziyeti ve tatbikidir. İkinci kelamda bulunan zakkum ağacının kökünü kesecek ve zehirli meyveleri bulunan o ağacın damarlarını kurutacak olan yegâne çaresi; Allah’ın şiddetle yasakladığı ribânın haramlığı ve bu yasağa uyulmasıdır.[2]

Faizli muameleler yapanlar bilmelidirler ki, Allah ve Rasûlü ile savaş halindedirler. Allah ile savaşa giren kimse, dünyada bedbahtlığı/zilleti ve ahirette şekaveti/azâbı tatmaya mahkumdur. Faizli muamelelerin içerisinde yayıldığı bir toplum, cin çarpmış ve sara hastalığına tutulmuş gibi bütün dengeleri alt üst olmuş bir toplumdur. Böyle bir toplumda bencil, çıkarcı ve nankör bireyler toplumun kanını emer ve bütün servetini sömürürler. Nitekim toplum bireylerinin birbirini koruyup gözetmesi gereken şu umumi musibetler zamanında ortaya çıkan karaborsacılık, fırsatçılık, bencilce çıkar hesapları durumun vahametini açık bir şekilde göstermektedir. Bütün bunlar da faizin ekonominin temeli olarak kabul edilmesinden kaynaklanmaktadır.

Faiz alıp verenler kandan bir nehir içerisinde yüzdüklerini/yüzeceklerini bilmelidirler. Nitekim Rasûlullah Efendimize faiz yiyenlerin azabının bir kısmı rüyasında gösterilmiştir. Allah’ın Rasûlü bunu şöyle nakleder: “…Yürüdük. Nihayet kandan bir nehire vardık. Nehrin içinde yüzen bir adam, kıyısında da yanına birçok taş yığmış bir başka adam vardı. Nehirdeki adam çıkmak isteyince, kıyıdaki onun ağzına bir taş atıyor ve onu yerine geri çeviriyordu. Çıkmak için kenara her gelişinde aynı şeyi yapıyor, ağzına bir taş atıyor, o da geri dönüyordu.” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu adamın neden böyle azap gördüğünü sorduğunda melekler onun faiz yiyen kimse olduğunu söylemişlerdir.[3]

Rasûlullah Efendimiz, faiz yiyenlerin ahiretteki cezalarını gösteren diğer bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyururlar: “Miraç gecesi, bir kısım insanlara uğradım ki, karınları evler gibi iri idi. Karınlarının içi yılanlarla doluydu ve bunlar dışardan görünüyordu. Ben: “Ey Cibril! Bunlar kimlerdir?” diye sordum.“Bunlar faiz yiyenlerdir!” cevabını verdi.”[4] Bu azap, faiz yiyenlerin dünyadaki hallerine tam uygun olup, iç alemlerinin dışarıya yansımış şeklidir. Zira faiz yiyenler halkın emeğini sömürmekte ve kanlarını emerek beslenip karınlarını şişirdikçe şişirmektedirler!

Faizle ilgili bu ve benzeri pek çok nassın ifade ettiği tehditlere muhatap olmaktan kaçınmak isteyen birçok kimse, açık bir şekilde faizli muameleler yapmak yerine meşruiyet kılıfına büründürülmüş hileli/kapalı faiz muamelelerine yönelmektedir. Faizin adı değiştirilerek veya faiz kurumlarının ismi değiştirilerek halk içerisinde faizi meşrulaştırma yoluna gidilmektedir. Böylece Ümmet-i Muhammed’in arasında hile, sahtekarlık ve şer’i hükümlerin sorumluluğundan kurtulmak için tahrife varacak derecede kitabına uydurma yöntemleri artmış; âdeta balık avlamak isteyen ancak yasakla karşı karşıya kalan İsrailoğullarının cumartesi yasağını delmek için başvurdukları hileye benzer kılıflı faiz işlemleri geliştirilmiştir. Bu da Müslüman toplumu büyük bir zillete ve perişanlığa maruz bırakmıştır. İşte bundan dolayıdır ki, Abdullah b. Ömer’in rivayet ettiği hadis-i şerifte Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurarak bizleri uyarmıştır: “Îne (meşruiyet kılıfına büründürülmüş faiz) yoluyla alışveriş yaptığınız, öküzlerin kuyruğuna yapıştığınız, tarımı seçtiğiniz ve cihadı terk ettiğiniz zaman, Allah size öyle bir zillet musallat eder ki dininize dönünceye kadar onu üzerinizden kaldırmaz.”[5]Ebû Hureyre’nin rivayet ettiği diğer bir hadiste Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki faiz yemeyen hiç kimse kalmayacak! Kişi doğrudan yemese bile ona tozundan bulaşacak.”[6]

Faiz konusunda bütün alimlerin kabul ettikleri genel kural şudur: Herhangi bir muamelede faiz şüphesinin bulunması, hakikaten faizin tahakkuku olarak kabul edilmiştir. Dolayısıyla açıkça faizin bulunduğu işlemlerden kaçınılması gerektiği gibi, faiz şüphesi bulunan işlemlerden de kaçınılması gerekir. Nitekim Hz. Ömer radıyallahu anhu şöyle demektedir: “Açık faizden de faize benzeyen durumlardan da sakının.”

Faizi kesin bir şekilde yasaklayan İslam, krediye muhtaç olanların ihtiyacını karşılamak üzere zekâtı farz kılmış, infak ve karz-ı haseni teşvik etmiştir.

Zekât, İslâm’ın mal ile ilgili bir ibadetidir, faiz ise beşerî sistemlerin. Yalnızca bu ikisini karşılaştırmak bile insaflı bir insana iki sistem hakkında yeterli bir fikir verecektir.

Zekât, sermayenin zenginlerden fakirlere aktarımıdır, faizse, fakirlerin üç beş kuruşunun zenginlere transferi.

Zekât yaratıcının rızasını kazanmak için verilir, malı temizler, toplumu kaynaştırır. Faiz, şeytanın hilesidir, sermayeyi biraz daha kirletir, altta kalmış olanlara bir tekme daha vurur, toplumu birbirine düşman kılar.

Zekâtı veren, fakirden hiçbir karşılık bekleyemez. Çünkü o, fakirin Allah tarafından belirlenmiş hakkıdır. Allah’ın belirlediği bu hak, zenginin eliyle gerçek sahibine ulaşmaktadır. Zengin yalnızca hakkı sahibine veren eldir, zekâtı vermeye mecbur olan bir eldir. Bu yüzden fakirin kişiliğini asla incitemez. Faiz alansa bir karşılık beklemektedir, daha vermeden ne kadar alacağını hesap etmektedir, fakirin zaafını istismar etmektedir, onu ezmektedir.

Zekât sermayenin dağılımıdır, faiz sermayenin toplanmasıdır. Zekât fakire vermektir, faiz fakirden almaktır.

Allah azze ve celle faizi yasakladığını bildirdiği ayet-i kerimelerde zekât-faiz mukayesesini yaparak, faizin ekonomik krizlere sebep olacağını, zekâtın doğru bir şekilde tatbik edileceği toplumlarda sosyal adaletin ve ekonomik bereketin meydana geleceğini beyan etmiştir. Allah Teâlâ faizi haram, alışverişi ise helal kıldığını beyan ederek şöyle buyurmuştur: 

“Faiz yiyenler ancak şeytanın çarparak sersemlettiği kimse gibi kalkarlar. Bunun sebebi onların, ‘Alım satım da ancak faiz gibidir’ demeleridir. Hâlbuki Allah alım satımı helâl, faizi ise haram kılmıştır. Artık kime Allah’tan bir öğüt erişir de faizciliği bırakırsa geçmişteki kendisinindir, durumunun takdiri Allah’a aittir. Kim de yine faizciliğe dönerse işte bunlar orada devamlı kalmak üzere cehennemliklerdir.”

Faizi bu şekilde kesin bir dille haram kıldıktan sonra, toplumun içindeki muhtaç kesimlerin kredi ihtiyaçlarının zekât yoluyla karşılanabileceğini beyan ederek şöyle buyurmuştur:

“Allah faizi tüketir (Faiz karışan malın bereketini giderir), sadakaları ise bereketlendirir. Allah küfürde ve günahta ısrar eden hiç kimseyi sevmez.”

Bunu belirttikten hemen sonra Allah’ın razı olduğu Müslüman bir toplumun bireylerinin özellikleri beyan edilerek ancak bu özelliklere sahip kimselerin faiz yoluyla şahsi çıkarlarını gözetmekten sakınabilecekleri ve toplumun genel yararını gözetebilecekleri vurgulanmıştır. Böylece İslam’ın terbiye ederek yetiştirmek istediği insan tipi ile cahili düzenlerde yetişen insan tipi arasında mukayese yapılmıştır. Müslümanın özellikleri şöyle belirtilmiştir:

“Şüphesiz iman edip salih ameller işleyen, namazı dosdoğru kılan ve zekâtı verenlerin mükâfatları Rableri katındadır. Onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır.”

Fakat İslam’ı referans almayarak kendi çıkarlarını merkeze alan kimselerin durumu da şöylece beyan edilmiştir:

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve gerçekten iman etmiş iseniz faizden kalanı bırakın. Eğer böyle yapmazsanız, Allah ve Rasûlü ile savaşa girdiğinizi bilin.”

Bununla birlikte Allah azze ve celle rahmeti gereği tevbe kapısını sürekli açık bırakarak, faiz bataklığına düşen günahkarları tevbeye davet etmektedir: 

“Eğer tövbe edecek olursanız, anaparalarınız sizindir. Böylece siz ne başkalarına haksızlık etmiş olursunuz ne de başkaları size haksızlık etmiş olur.”

Bir sonraki ayette ihtiyaç kredisi temin etmenin diğer bir yolu olan karz-ı hasen’e teşvik edilerek şöyle buyurulmuştur:

 “Eğer borçlu darlık içindeyse, ona eli genişleyinceye kadar mühlet verin. Eğer bilirseniz, (borcu) sadaka olarak bağışlamanız, sizin için daha hayırlıdır.”

 Son ayette faiz ve haksız kazançtan sakınarak, zekât, karz’ı hasen vb. yollarla sosyal adaleti sağlamanın ancak ahirete iman eden ve Allah’ın huzurunda hesap vereceğine yakinen inanan bireylerin eliyle gerçekleşebileceği beyan edilip şöyle buyurulmuştur:

 “Öyle bir günden sakının ki, o gün hepiniz Allah’a döndürülüp götürüleceksiniz. Sonra herkese kazandığı amellerin karşılığı verilecek ve onlara asla haksızlık yapılmayacaktır.”[7]


[1]. Batılılar tarafından yetiştirilen ve Müslümanların adlarını taşıyan içimizdeki Liberalistler de İslam dinine savaş açmışlardır. Bu savaşlarını da bütün şiddeti ile sürdürmektedirler. Bizim ülkemizde ekonomik hayatın dini naslara göre değil de bilimsel verilere göre düzenlenmesi gerektiğini en yüksek perdeden haykırmaktadırlar. Bunu da büyük ölçüde başarmışlardır.

[2]. Bkz: Said Nursi, İctimâî Dersler: 399

[3]. Buhârî, Ta‘bîr, 48.

[4]. İbn-i Mâce, Ticârât, 58.

[5]. Ebu Dâvûd, 3462.

[6]. Ebû Dâvûd, 3331.

[7]. Bakara, 275-281.