İnsanlığın Gizli Düşmanları; Televizyon Ve Mahiyeti

Serbest Köşe – Ümit Şit / 2016 Temmuz / 44. Sayı

Televizyona her ne kadar kitle iletişim ve eğlence aracı deseler de aslında en etkili kitle hipnoz aracıdır. TV’ler günümüzde her evin aile ortamına, mahremine girmiş ve köklü değişim sağlayarak doruk noktasına ulaşmıştır. Biz TV’lerin içinde şeytanların var olduğunu, yakılması, gömülmesi, balkonlardan aşağı atılmak suretiyle imha edilmesi gerektiğini zahir mana itibari ile telaffuz ederek seviyeyi düşürecek değiliz. Ancak TV’lere bir odanın vazgeçilmez dekor eşyası olarak bakıp masumane bir tavırla da yaklaşacak değiliz. Günümüzde teknolojiyi insanların yararına sevk edip zararına olanı ise men eden bir denetim mekanizması bulunmamaktadır. Böylelikle teknoloji denetimsiz bir şekilde dünyayı yöneten ve insanlara hükmetme çabasında olan Nemrutların elinde, kendi menfaatlerini gözeterek ilerlemektedir. Bu ilerleyiş insanlığın yararına olmayıp Firavunların kasalarını doldurarak, insanlığa boş zaman değeri biçmek, bu boş zamanda ise eğlence dünyasına sürükleyip tüketime sevk etmek, dünya sahnesinde gerçekleşen olayların dışına iterek insana modern köle rolünü üstlendirmektir. Şuurları dondurulan insanları, tek gerçek gayenin bu olması yalanına inandırmaktır. Teknolojiden çok teknoloji ile insanlığı denetim altına almak isteyenler kendi tahtlarına yapılabilecek bir etkinin önüne geçerek, çarklarını döndüren sistemi koruma altına almak istemektedirler. Amaç Firavuni kölelik sistemini muhafaza etmektir. TV bu kölelik sisteminin yalnızca bir kolunu oluşturmaktadır.

TV’ler, Allah Teâlâ’nın “Yaratan Rabbinin adıyla OKU! İnsanı bir kan pıhtısından yarattı! OKU! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O Rab ki kalemle yazmayı öğretti. İnsana bilmediği şeyleri öğretti” (Alak: 1-5) emrini yerine getirmeyen toplulukların, kütüphanelerinden boşalan yerlerini işgal eden bir dekor eşyası olarak da kullanılmaktadır. Ancak tehlike dekorunda değil, mahiyetinde gizlidir. 80’li yıllarda insanları kobaya çevirerek, algılarında kademeli olarak denenen dizi filmler ve çeşitli programlar filizlenerek bu çağda her evin tam ortasında başak vermiştir.

TV’ler öncelikle her zaman aile içindeki anneyi etkiler. Onun hoşuna gidecek programlar yapılır. Amaç; annenin aile içindeki diğer bireyleri de etkileyerek psikolojik bir baskı kurmasıdır. Zamanla anne, eşini ve çocuklarını etkileyerek TV diliyle konuşmaya başlar. Çocuklar annelerine ve babalarına TV’lerdeki karakterlerin davranışlarını sergilemeye başlarlar. Öyle ki; aile TV dünyasındaki ailelere benzerliği kadar modernleştiği ve medeniyetin bu olduğu yalanına inanır. Özlemlerinin bu yapay mutluluk olduğuna kendilerini inandırırlar. Bu kez inanan aileler yaşamlarının tamamını TV‘lerin ellerine vererek, hayat tarzlarına müdahale etmesine izin verirler. Bu yaşam tarzı ise dünyadaki var olma amacından uzaklaştırır. TV’nin program içeriklerine bakıldığında; Allah’ın yasaklarının serbest bırakıldığına hatta teşvik edildiğine, Allah’ın emirlerinin ise küçümsenerek izole edildiğine her bakan göz ve her düşünen beyin şahit olur. Bu sebeple, böylesi toplumlarda yetişen bireyler TV’lerden elde edilen yapay ve kurgulanmış yaşam tarzına sahip olurlar. Ancak bu hayat nizamı asıl dünya ile çatışmaktadır. Böylelikle insanlık; ekranlarla beraber, her evin pencere arkalarını da kontrol edip, insanlık üzerinde hükmetme çabasına giren zalimler tarafından bilerek ve istenerek uygulanan yaptırımlarla zincirlenip, özgürlüğü ellerinden çalınmış bireylere dönüşürler. Giderlerin aksine düşük gelirlere sahip olan insanlar, bunalıma sürüklenerek acı duyma hissini yaşarlar. Gelirleri yüksek olan bireyler ise yaşamlarını gereğinden hızlı tüketerek, manevi bir çöküntü içine girerler. Dünyanın yaşanılmaz bir yer olduğu sendromuna tutulan gençler ise; ya uyuşturucu bağımlılığına ya alkol bağımlılığına ya da aşk adı altında zina bağımlılığına sürüklenirler. Kurtuluşu Allah›ın emir ve yasaklarında değil de eğlence dünyasının emir ve yasaklarını yerine getirmede ararlar ve acıları kısmen dindirme girişimleri, bu bataklığa daha çok saplanmasıyla sonuçlanır. Çünkü alkol, uyuşturucu ve diğer kötü alışkanlıklar TV aracılığıyla filmler üzerinden sürekli teşvik edilir, özendirilir.

TV kanallarının en çok yayınladıkları programlar arasında, insanların hayatlarının büyük bir bölümünü işgal eden, değerli zamanları kendine boyun eğdiren futbol programları yer almaktadır.  Elbette ki gençlerimizin kalplerini birbirine yakınlaştıran halı saha maçlarını ve bu tür spor organizasyonlarını kastedemiyoruz. Futbolun eleştirilen yönü; spor olarak oynanması değil, insanların holiganlaşmasını sağlayan ve zaman nimetini öldüren TV’ler aracılığıyla, saatlerce maç izlemeyi ve maç kritiklerini önümüze tekrar tekrar ısıtılmış bir yemek gibi sunulmasıdır. İnsan gerçekten hayatının bu değerli zamanlarını heder etmektedir. Gece yarılarına kadar süren bu saçma ve sonuçsuz tartışmaların sonunda, insan,  anlık bir zevkten başka bir şey elde etmeden yatağına dönmekte ve o günün kıymetini yine takdir edememektedir. Oysa zaman bizim için çok değerlidir, ömür bir süredir ve bu süre bize imtihan için Allah tarafından verilmiştir. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak kötülük ve iyilikle deneyeceğiz. Hepiniz de sonunda bize döndürüleceksiniz.” (Enbiya: 35)

Anlaşıldığı üzere TV aracılığıyla yayınlanan futbol programları bir bağımlılık oluşturarak zamanımızı heba etmektedir. İnsan fıtratının bir dava gereksinimi vardır. Popüler kültürün üreticileri tarafından bu dava gereksinimi futbola kanalize edilerek kısırlaştırılmıştır. Sahte bir futbol davası oluşturulmuştur. Bu dava kulüp sahiplerini daha çok zenginleştirirken, taraftarlar arasında sahte bir tarafgirlik kurgular. Bu taraftarlık insanların birlik ve beraberliğinin altına dinamit yerleştirir. Komşuluk ilişkilerinin ve haklarının çok önemli olmasına rağmen ki; Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem komşulukla ilgili şöyle buyurmuştur:

“Cebrail durmadan bana komşuya iyilik etmeyi tavsiye ederdi. Bu sıkı tavsiyeden, komşuyu komşuya mirasçı kılacağını zannettim.” (Buhari, Müslim, Tirmizi)

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bu hadisi bu kadar açıkken, futbol taraftarlığı komşular arasında bile kin, nefret ve düşmanlık beslemesine sebep olmaktadır. Bu fanatizm kardeşlik kavramını renklerle parçalamıştır. Müslüman olmalarına rağmen farklı takımın taraftarları birbirine selam bile vermez hale gelebilmektedir.

İslam’ın kardeşlik algısı ve hukuku nerede, futbolun kardeşlik vurgusu nerededir? İslam kardeşliğinin sınırları Allah’a ve Rasûlüne iman etmekle çizilmişken, futbol kardeşliğinin sınırları kurgulanmış renklerle çizilmiştir. Allah bu konu hakkında bize şöyle emretmektedir:

“Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin.  Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.” (Hucurat: 10)

Kardeşlikle alakalı Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ise şöyle buyurmaktadır:

“Sizden biri kendi nefsi için arzu ettiğini kardeşi içinde arzu etmedikçe iman etmiş olmaz.” (Buhari, Müslim)

Zihinleri hakiki dünya sahnesinden uzaklaştıran filmlerin içeriklerinde de halk üzerinden propagandaya gidilmiştir. Ancak sağlam bir ahlak eğitimi alanların dışında herkes bu tür filmlerden etkilenirler. Çünkü yönetmenler ve senaristler para ve şöhret karşılığında insanlara her türlü ahlaksızlık mesajını bilinçaltından verirler.

Neden mi?

Ahlaki yönden zayıflayan bireyler önce utanma duygularını bir kenara atarlar, sonra gururlarını daha sonra ise haysiyetlerini… Manevi yönden hiç bir değeri kalmayan insan ne israfa bakar ne harama ne de helale. Bu tür erdemlik ölçüleri bulunmayan herkes kolayca tüketim çılgınlığında yerini alır. Daha çok tüketim, daha çok para olarak film tüccarlarının, para baronlarının ve insanlığı kontrol altında tutmaya çalışan güçlerin kasalarına akmaktadır.

Milyonlarca dolar sermaye harcanarak yapılan filmler sanırım sırf seni ve beni eğlendirmek için yapılmıyordur. Hollywood bir endüstridir. Kitleleri yeni dinsiz dünya düzeni kalıbına sokma endüstrisi. Neyi giyip neyi giymeyeceğimizi, neyi yiyip neyi yemeyeceğimizi, neyi satın alıp neyi satın almayacağımızı, kimi sevip kimi sevmeyeceğimizi, kime saygı duyup kime saygı duymayacağımızı, kime inanıp kime inanmayacağımızı, neyi önemseyip neyi önemsemeyeceğimizi, neye doğru dediğimizi neye yanlış dediğimizi, bu dünyada ne uğruna mücadele edeceğimizi, ne uğruna mücadele etmeyeceğimizi, zamanımızı ne için harcayıp ne için harcamayacağımızı kontrol eden bir endüstridir.

Aynı endüstri koşulları TV dizileri ve çeşitli zaman öldüren programlar için de geçerlidir. Hepsinde Allah’ın yasakladığı haramlarına sevk eden bir propaganda mevcuttur. Dizi ve sinema filmlerinde amaç insanların zihinlerini esir almaktır. Gerçekte cılız ve ahlaksız olan bir toplumu ideal ve ahlaklı örnek bir toplum olarak göstermek, çeşitli komedi programlarında ise mizah vesile edilerek maddi ve manevi değer taşıyan konular üzerinde ciddi bir tahrife soyunulmuştur. Kavramların içleri gülerek, güldürerek mizahla boşaltılmıştır. Öyle ki ölüm kadar gerçek bir şeyin daha olmadığı bir hakikat bile komedi malzemesi yapılmıştır. İnsanlar yakın bir zamanda toprağa gireceklerini, böceklerin çıyanların bedenine saldıracaklarını bilmesine rağmen kılını kıpırdatmamaktadırlar.

TV’ler gerçekten gizli bir savaş silahıdır ve her gün bu silahla intihar eden zavallı insanlar vardır. İnsanlar dizi filmlerin sayısını hatırlamamakla beraber hatırındaki dünyaya gönderiliş amaçlarını da hatırlamamaktadırlar. İnsanlar, hastalıklı beyinlerin kurguladığı ve maddi menfaat güden başka bir topluluğun birer kuklası olup TV içine kapatılarak hapsedilmiştir. Gerisi hüsrandır. Anne etkilenmiş ve etkilemiştir. Aile kurumunun batışı hızlanmıştır. Bu batış ise en çok şeytan ve taraftarlarını sevindirmektedir. Çünkü güçlü bir ahlaki düzeye sahip olan aile kurumu; güçlü, kararlı, istikrarlı, sadece Allah’a kul olmayı hedefleyen, anne ve babaya şükreden nesiller ortaya çıkarır. İnsanların ve şeytanların suntasından ruhlarını ve bedenlerini kurtararak hayatının her alanını ve zamanını Âlemlerin Rabbi olan Allah’a sunarak özgürleşen bireyler çıkarır. İblis ve avaneleri ise aile kurumunu bu gizli silahları ile imha etmenin yollarını arar. İblisin ve askerlerinin aile kurumuna olan saldırısını Sahihi Müslim’de geçen bir hadis ne de güzel açıklamıştır. Hadiste, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Şüphesiz İblis tahtını su üzerine koyar. Sonra birliklerini gönderir. Aralarında konumu kendisine en yakın olanı en büyük fitne çıkartanlarıdır. Birileri gelir “şunu şunu yaptım” der, “hiçbir şey yapmadın” der. Sonra onlardan birisi gelir ve: “Ben onun ile karısının arasına ayrılık sokuncaya kadar yakasını bırakmadım” der. Bu sefer bunu kendisine yaklaştırır ve: “Sen ne iyisin” der.” (Müslim)

Görüldüğü üzere İblis’in kendine itaat eden birlikleri, askerleri var. İblis’e en yakın olanlar onun adımlarını izleyenler ve direktiflerini yerine getirenlerdir. İşte İslam üzere olmayan her yaşam biçimi ve ideolojilerin asıl fikir babası İblis’ten başkası değildir. Amerika ve Avrupa toplumlarında görülen ailesiz bireyler düzeni, TV’lerin kontrolleriyle daha da bencil bir hale gelmişlerdir. Çünkü TV’lerin arkasındaki güçler, İblis’le aynı fikir yapısına sahiptir. Bu güçleri kontrol eden, yönlendiren ve direktifler veren bizzat şeytanların kendileridir. Böylelikle şeytani ellerin elinde bulundurduğu iplerin ucundaki kuklalar, insanları kendi isteği doğrultusunda denetim altına almıştır. Bazı hümanist (insancıl) akımlar ve ezilenlerin sesi olma girişimlerinde bulunan insanlar ise aslında bu akımlara yönlendirilerek, düşünce akımlarının başında bulunan zalim hastalıklı beyinlerin kurbanları olmuşlardır. ‘Her insanın bir dava gereksinimi vardır’ demiştik ve bu açığı egemenler, çeşitli insan icadı ideolojilerle tolerans tanıyarak kısırlaştırmıştır. Ne yazık ki bu düşünce akımları da egemenlerin reklamı olma durumundan öteye gidememişlerdir. Çünkü tek bir yere saplantılı bir şekilde bağlanmışlar, meselenin derinine yani yaratılış gayesine inememişlerdir.

İnsanlık hastadır, bunalımdadır. İnsanlık Yaratanının nasihatlerine her zaman muhtaçtır. Allah Teâlâ buyuruyor ki:

“Biz gökleri, yeri ve ikisinin arasındaki varlıkları eğlenmek için yaratmadık!” (Duhan: 38)

“Asr’a andolsun ki. İnsan mutlak hüsrandadır. Ancak iman edenler, iyi işler yapanlar, birbirlerine hakkı ve sabrı öğütleyenler bunun dışındadır.” (Asr: 1-3)

Dünyanın aldatıcı ve geçici cazibesine karşı Ebu Hureyre radıyullahi anh’dan Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Şunu iyi bilin dünya ve içindekiler Allah’ın rahmetinden uzaktır, değersizdir. Ancak Allah’ı anmak, O’nun sevgisini kazandıran güzel işler yapmak ve (Allah’ın dinini) öğrenen ve öğreten kişi olmak müstesnadır.” (Tirmizi, Zühd 13)

Sonuç olarak;  İnsanlık ya zelil olacak ya da izzeti yakalayacak. İzzet Allah’ın Kitab’ı Kuran’ı ve Rasûlünün sünnetini hayat tarzı olarak benimsemekten geçer. Zillet ise bu ölçüden uzaklaşarak Yahudi ve Hristiyanları takip etmekten geçer.

Günümüz dünyasının Müslümanları televizyon gibi medya araçlarının kuşatması altında ciddi bir tehdit ile karşı karşıyadır. Bu tehdidin süresi Müslümanların tamamen özünden, değerlerinden koparak batı toplumunun ahlaki çöküşüne sebep olan hususların birer kopyası oluncaya kadar devam edecektir. Düşmanlar evlerimizin oturma odalarına, çocuk odalarına, mutfaklarına gizli silahlarını yerleştirmiştir. Bu silahların tetiklerini ise kendi ellerimize vermiştir. Her gün televizyon gibi medya araçlarıyla intihar eden annelerimiz, kardeşlerimiz ve gençlerimiz vardır. Bu intiharlar sadece dünya hayatımızı değil, geleceğimizle ilgili planlar yaptığımız ahiret hayatımızı da etkileyecektir.

Ya çocuklarımızı ve eşlerimizi yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden koruruz ya da o ateş ailemizde bir kıvılcımla başlar, önce toplumumuzu yakar sonra ise bütün dünyayı sarar.