Kalbe Dokunan Hikâyeler – Ümit Şit
Hakan, evden çıkıp mescidin olduğu sokağa doğru yönelirken, kalbi her adımda sevap kazanmanın huzurunu yaşıyordu. Genellikle öne doğru eğilerek yürürdü. Sağa sola bakmak istemese de yaşadığı bu mahallede karşılaştığı insanlara tebessüm ile selam vermek adına kafasını arada bir sağa sola çevirirdi. Bu yaşına kadar insanlara hakkı ve hakikati anlatmıştı. Bu yüzden mahalleli tarafından sayılıp sevilirdi. Her insanın derdini dinler ve hikmeti gözeterek nasihat ederdi. Yeri geldiğinde nasihat etmekten öteye geçerek insanların mutlu veya üzüntülü olduğu zamanlarda yanlarında olurdu. Elinden ne gelirse insanlar için kullanmaktan çekinmezdi.
Caddede yürürken insan kalabalığına bakarak hüzünlenirdi. Herkesin cennete gitmesini arzuluyordu. Bir tek kulun bile cehenneme gitmesini istemediğinden bunun mücadelesini her daim yaşantısında veriyordu. Anlattıklarını onaylayan ama pratiğe dökmeye yanaşmayan da oluyordu. Onaylamayıp düşmanlık edenler de oluyordu. Gerici, yobaz, çağdışı gibi kelimelere kulağı çoktan aşina olmuştu. Ancak kendisi biliyordu ki asıl gerici olanlar daha az düşünenlerdi. Nasıl az düşünen bir insan ilerici ya da aydın olabilirdi ki… Hâlbuki Müslümanlar iki hayatı birden, çok düşünen insanlardı ve çok düşünmenin gereğini pratik hayata yansıtmaya çalışıyorlardı. Bilmediklerinin düşmanı olan insanlar tarafından hor görülmek içini acıtmıyor bilakis onlara hakikati anlatamadığı için kendini suçluyordu zaman zaman. Ancak Allah dilediğine hidayet verir ayeti ile teselli bularak yoluna kaldığı yerden devam ediyordu.
İnsanlara bakıp tefekkür etmek, onu şu değersiz dünyadan yüz çevirmesine sebep oluyordu. İnsanların cadde ve sokaklardaki koşturmacalarına bakıyor ve “Bu gidiş nereye?” diye içinden geçiriyordu. İnsanlar hep saatlerine bakıp koşturuyorlardı. Hiç durmuyorlar… “Durmadıkları için de düşünmeye fırsat bulamıyorlar” diye içinden geçirdi. Bir an için, gündelik hayat içerisinde koşturan insanların arasına dalıp, “Allah var! Hesap var!” diye haykırmak istiyordu. Bu düşünce ile mescidin sokağına girmişti. Ağustos ayının boğucu sıcaklığından dolayı biraz terlemiş ve güneşin yakıcı ışıkları, gözünü hassaslaştırmıştı. Bu yüzden mescide girdiğinde hafif bir körlük yaşadı. “Bismillah” deyip biraz bekledikten sonra gözü mescidin ortamına alıştı.
Mescide erken gelmeyi kendisine adet edinmişti, böylelikle namaz saatine kadar Rabbi ile baş başa kalmanın hazzına ulaşıyordu. Secde edip bütün günahlarını ve hatalarını Rabbine arz ediyor ve bağışlanma talep ediyordu. Bazen bağışlanma talebinde o kadar ısrarcı oluyordu ki gözyaşları mescidin halısını ıslatıyordu. Her zaman şu düşüncesi vardı. “Ya yapıp ettiklerini Allah kabul etmeyip ahirette suratıma çarparsa? O zaman benim durumum nasıl olurdu? Nitekim tarih boyunca birçok ilim ve amel sahibi insanlar niyetlerinin bozulması ve kalplerinin kaymasıyla kötü sonuçlar ile karşılaşmışlardı. Hal böyle iken nasıl kendine güvenebilirdi ki?” Bu düşünce ile saatlerce bir duvara bakarak tefekkür etti. Birden gözünü duvardan, yukarıya doğru çevirdi.
“Allah’ım ne olur beni bağışla! Allah’ım ne olur beni bağışla! Allah’ım ne olur beni bağışla ve bağışladığına dair bana bir alamet göster.” dedi.
Hakan yaklaşık 1 saat kadar böyle dua ettikten sonra “Allah’ım beni bağışladığına dair bir alamet gösterene kadar bu mescitten ayrılmayacağım!” dedi.
Birden içine bir ürperti geldi. Aylardan ağustos ve havada yağmur taşıyan tek bir bulut olmamasına rağmen gök, büyük bir şiddetle gürüldedi. Kalbi heyecandan duracak gibiydi. “Allahu Ekber! Allahu Ekber! Allahu Ekber!” dedi defalarca.
Sonra bir müddet bekledi. Camı açtı. Gökyüzüne baktı, yağmurlu havaya delalet edecek hiçbir emare yoktu. Bir süre bekledi. Kalbinden acaba dua ile gök gürültüsünün denk gelmesi bir tevafuk mu diye geçirdi. Bu yüzden bir süre daha bekledi. Eğer tevafuksa hiç bir şey söylemeden tekrar gök gürüldeyebilirdi. Yaklaşık yarım saat bekledi ama gök gürüldemedi. Tekrar “Allah’ım kalbimin mutmain olması için beni bağışladığına dair bir alamet daha göster” dedi. Ardından havada yağmur alameti olacak tek bir bulut olmamasına rağmen gök, tüm şiddetiyle tekrar gürüldedi.
Hakan, dizlerinin üstüne çökmüş huşudan hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Eğer İslam’da dua ile ölüm istenseydi, şu anda ölümü temenni ederdi. Çünkü Âlemlerin Rabbi onu bağışlamıştı.










