Serbest Köşe – İmran Kılıç Sevim / 2026 Ocak / 158. Sayı
Es-selâmü aleyküm ve rahmetullah. Hamd; âlemlerin Rabbi, Hâkim’i, Melik’i, İlah’ı olan Allah’a azze ve celle; O’nun selâmı tüm nebilerin, resullerin, ulemanın ve âlem-i İslam’ın üzerine olsun.
“Fotoğrafın Dili” başlıklı yazımızda bu defa Gazze’de vahşice katledilen, minicik bedenine cenneti sığdırmış küçük bir kardeşimizden bahsedeceğim. Rabbim muvaffak kılsın. Dilimizdeki düğümleri çözsün; sözümüzü anlaşılır, kalplere dokunur kılsın.
Merhaba abilerim ve ablalarım. Benim Adım Hind. Henüz 6 yaşındayım. Gazze sokaklarında barut ve kan kokuları arasında dünyaya geldim. Annem; eskiden buralarda portakal ve zeytin kokularının mis gibi etrafımızı sardığını söyler her zaman. Ben de tıpkı diğer arkadaşlarım gibi zor şartlar altında doğmuştum. En büyük hayalim ise uçabilmek.
Rania Abu Anza teyze; on yıllık tedavi sonucunda olan çocukları, Zeynep, Fatıma, Hanne abla ve karnındaki bebeği… Hepsi şehit oldular. Annemle her zaman onların mezarlarını ziyaret eder daha sonra çeşitli kontrol noktalarından geçerek Aksa’ma giderdik. Bomba ve kurşun seslerinden puanlar kazanırdık. Her bomba için 10, her kurşun için 5 puan. Dedem ve nenem henüz 350-400 puandayken şehit olarak oyundan çıktılar. Bense annemle beraber oynamaya devam ediyorum. Bu aralar o kadar çok bomba sesi duyuyorum ki. Tam 3.450 puan kazandım.
Dedem her zaman Mescid-i Aksa’daki, Zeytindağı’ndaki güvercinleri beslemeye giderdi. “Beyaz güvercinler barışın sembolüdür. Onlardan asla zarar gelmez. Her daim iyilik, güzelliğin bereketin temsilidir.” derdi. Gökyüzünde uçan kuşları çok merak eder “bir gün bende onlar gibi uçacağım” umuduyla günlerimi geçirirdim. Dedem; “şehit olan her çocuğu bu beyaz güvercinler cennete uçurur.” derdi. Bende cennete gitmeyi ve uçabilmeyi için sabırsızlıkla bekliyorum.
Her şeye rağmen bugün benim için bambaşka bir gün. Annem buradaki savaştan kurtulmam için beni Kızılay’daki amcaların alacağını söylemişti. Ailemden, nazlı Mescid-i Aksa’mdan, oyuncaklarımdan ve arkadaşlarımdan ayrı kalmak beni çok üzüyordu. Tüm bu hatıralarımın hangisini yanıma alıp gidebilirdim ki? Aslında yanıma alacağım pek bir şey yoktu. Çünkü İsrail askerleri her gece evimize baskın yapıp her şeyi darmadağın ediyordu. Üstelik benim yaşımdaki çocuklar uyuduğu için bizi daha çok korkutmak amacıyla gecenin çok geç saatlerini tercih ediyorlardı. Bütün elbiselerim, oyuncaklarım, kitaplarım, resimlerim yıkılan evimizin enkazında kaldı. -Elhamdülillahi Rabbi’l-âlemîn- Evimizi yıktıkları zaman içinde kalıp şehit olan kimse yoktu.
Anneme belli etmek istemesem de çok üzülüyordum. Çünkü yanımda götürebileceğim, annem ile çekilmiş bir fotoğrafımız bile yok. Ya annemi bir daha göremezsem ya nazlı Aksa’mı unutursam? O zaman ne yapardım? Aksa’da nöbette olduğumuz bir gün; daha sonraları şehit olan bir abinin hediye ettiği oyuncak ayımı alabildim sadece.
Annemle ayrılacağımız gün gelmişti. Kızılay’dan gelip beni alacak amcaların ulaşabileceği bir noktada kırmızı bir arabaya bindim. Annem yanıma bir telefon verdi ve beni oradan sürekli arayacağını; böylelikle kendisinin sesini ve Aksa›mın ezan sesini asla unutmayacağımı söyledi. Arka koltuğa oturdum ve amcaları beklemeye başladım. Sürekli bomba ve silah sesleri duyuyordum. Oyuncak ayıma sımsıkı sarıldım. Ah anne! Keşke oyuncağım yerine sana sarılabilseydim. Keşke beni arasan… sesini duymaya o kadar çok ihtiyacım var ki!
Tam o sırada telefon çaldı. Arayan annemden başkası olamazdı. Hemen “Annem çok korkuyorum gelin alın beni buradan! “ dedim.
Annem, “Canımın içi kızım! Kızılay’dan amcalar gelecek ve seni oradan alacak. Biraz daha sabredersen bu savaştan kurtulacaksın ve çok güzel bir hayatın olacak. Korkma!” dedi. Silah sesleri öyle şiddetlenmişti ki arabanın camları titriyordu. Annem beni telefonda teselli ederken beni almaya gelen amcaları gördüm.
“Anne işte oradalar!” dedim. Sözümü henüz yeni bitirmiştim ki amcaların tek tek yere düştüğünü gördüm. Annemin soluk alışverişi değişmişti. Telaşlı bir şekilde; “Etrafında başka neler var Hind!” dedi. Tankların bana doğru geldiğini görüyordum. Çok korkuyordum. Annem anlamış olacak ki “Telefonu sakın kapatma kızım. Haydi birlikte Allah’a dua edelim dedi. Fatiha Suresini ezberlemiştim. Eûzü besmele çekerek annemle birlikte Fatiha suresini okumaya başladık.
Aniden Annemin sesi gitti, telefonda bir uğultu vardı. “Hind seni çok seviyorum” dedi annem. “Ben ise anneee, kurtar beni korkuyorum” diye bağırabildim. Tank gittikçe bana yaklaştı. Daha sonra durdu ve içinden üç tane İsrail askeri indi. Arabanın yanına geldiler. Askerlerden birisi beni gördü.
“Seni küçük Fatmacık!” dedi. Sonra hep beraber kahkaha atmaya başladılar. Askerlerin üçü aynı hizaya gelince birisi yüksek bir sesle “Üç deyince başlayacağız, herkes en az 100 kurşun sıkacak” dedi. Sonra daha da yüksek bir sesle bağırdı: “Bir, iki, üç…”
O an dedemin beslediği beyaz güvercinleri gördüm. Tam 355 güvercin… Küçücük arabaya sığmış ve beni incitmeden almışlardı. Hayallerim gerçek olmuş ve ben sahiden uçuyordum. Çok tuhaf. Çok aç ve yorgun olmama rağmen ne bir açlık hissediyordum ne yorgunluk ne de korku. Üstelik oldukça mutluydum. 355 güvercin beni gökyüzüne uçuruyordu…
Hind gibi vahşice katledilen tüm Gazze’li çocuklarımızın anısına…










