Modernlik Ruhu ve Batı’nın İflası

Kapak Dosya – Fevzi Yılmaz / 2026 Mayıs / 162. Sayı

Uzun yıllardır Müslümanlar olarak İslam medeniyeti üzerine mülahazalarda bulunuyoruz. Şüphesiz bu konuda birçok kıymetli münevverimiz kalem oynattılar. İslam dünyasının medeniyet olarak yenilgisinin sebeplerini, izahatlarını ve yeniden ihyasına dair bir çoğumuz birçok vesika okumuştur. Bu konu bu satırları yazan fakirin çok üstünde bir konu. Tekrara düşmeden sadece zihinlerimiz berraklaşsın, hafızamız tazelensin diye birkaç şeyi belirtmek istiyorum.

Genel olarak medeniyete dair tükettiğimiz kavramları Taha Abdurrahman şöyle kategorize eder. Asrın olgularını İslam müktesebatına uyarlayarak üretmiş olduğumuz kavramlar yahut tam tersi İslam müktesebatında var olan kavramları asrın müktesebatına göre özdeşleştirdiğimiz kavramlar. Örneğin “Şura” kavramının modern çağda “demokrasiye” tekabül ettiğini savunanlar… Hazret bunlara mütekaddimun taklitçiler der. Diğer bir örneklendirme ise tam tersi Laiklik ilkesini “sizler dünya işlerini benden iyi bilirsiniz” hadisiyle özdeşleştirenler. Hazret bunlara da müteahhirun taklitçiler der. Her iki zümrenin de sadra şifa bir terakki içinde olmadıklarını not düşer. Asıl ümmeti geleceğe taşıyacak olanların “Modernlik Ruhunu” yakalamış olanlardır der. Taha Abdurrahman “moderniteyi” iki ayrı kavramda tefrik eder;

Biri “modernlik ruhu” diğeri “modernlik realitesi”dir. Modernlik Ruhu’nu üç ayrı prensipte toplar; rüşd/olgunluk prensibi, tenkid/eleştiri prensibi, şumul/kuşatıcılık prensibi. İşte tarih boyunca bu üç prensibe sahip olanlar Modernlik Ruhuna sahip olanlardır fikrini savunur. Batı modernliğinin bu asrın “Modernlik Realitesi” olduğunu ama bu asrın “Modernlik Ruhu” olmadığını söyler. Biri tarih boyu insanlığın çağı yakalamak adına içinde bulunduğu ideal devinim hali ötekisi ise insanlığın geldiği noktadır görüşündedir.” Modernlik Ruhunu” bir halkın yahut bir zamanın uhdesinde olmayan, tüm insanlığın tarih boyunca geliştiği-geliştirdiği ortak köklere hasreder. İnsanlık tarih boyunca kendi döneminin modernliğini aramıştır. İşte bu arayış yukarıda ismi geçen prensipler üzerinden serpilip gelişen insanlığın ortak mirasıdır kaydını düşer. Kısaca Batı modernliği bu asrın “Modernlik Realitesi” olduğunu fakat “Modernlik Ruhu” olmadığını söyler.

İşte böyle kavramları “tükettiğimiz” özgün kavramlarımıza çok az işaret eden buhranlı birkaç yüzyıl geçti. Dünyanın seyrine baktığımızda Kuran’daki nasslar ve sahih rivayetlerin dışında müminleri yeisten kurtaracak çok az şey görüldü. “İstikbal İslam’ındır” sözü çoğu kitleler tarafından romantik bir slogan olarak değerlendirildi. Coğrafyaların uzun yıllardır işgali, katliam günlükleri, sömürü çetelesi Müslüman ümmeti yeise sürükleyen ciddi etkilerdi. Medeniyet yenilgisini zamanın her argümanıyla Müslümanların gözlerine soktular. Gündemlerine yenilgilerini ve bir daha asla dirilmeyeceklerini ve artık insanlık adına hiçbir doğruyu üretemeyeceklerini icbar ettiler.

Kur’an’ın yalın hakikatini kavrayamayanları kolayca ayartacakları devasa insan öğütme değirmenlerine çevirdiler.

Yukarıda da ifade ettiğim gibi ortalama bir Müslüman olarak “Modernlik Realitesine” bakarak “istikbal İslam’ındır” sözünü dünyamda izahta zaman zaman güçlük çekiyordum. Ta ki zamanın evrilmesini, insanlığın gidişatını Müslüman dünyanın iradesi ile değil, bir sünnetullahın işleyişi ile gerçekleşebileceğini kavrayana kadar. Dünyayı okumada en mahir cemaat ve toplulukların bile insanlığın medeniyet inşası için yeterli hazırlığa sahip olmadığını anladığımda “istikbal İslam’ındır” gerçeğinin bizlerin matematiksel olarak yaptığımız hesaplarla ilgili değil, bilakis apayrı bir iradeyle tahakkuk ettiğini fark etmiştim. İslam inancı yeryüzünde materyalist dünya görüşü olan ideolojiler gibi öncelediği sayı ve rakamlar değil, iyiliği ve salih ameli hazmetmesidir. İyiliği ve salih ameli sadece Allah’tan mükafatını bekleyerek icra etmesidir. Aksi halde sistematiği, metodu materyalist fakat amacı İslam olan çalışmaların zamanla “istikbal İslam’ındır” sözü tam bir çıkmaza girmektedir. Sistematiğinde hesapla mutlak başarıyı elde etme yarışına girenler yenilgilerle karşılaştıklarında tüm benliklerini sorgular ve dehşet bir yeise düşerler. Zaten bu tutum İslam’ın öğütlediği başarı kriterinin ruhuna uymamaktadır. Cemil Meriç’in deyimiyle; iyilik eden mükafat beklediği an tefecidir. Bizler İslam’a hizmet için amellerimizin aksülamelini sayıca çoğalmak olarak anladığımız gün Müslüman olmayı bırakıp batının tefecileri olmuşuzdur.

Sözün özü acizane ben el’an Müslümanların hallerine bakarak “istikbal İslam’ındır” sözünün sahiciliğini istisnalar hariç Müslüman kitlelerden değil, bizzat Batı’nın kendisinden duyumsuyorum. Müjdeler olsun insanlığa ki Batı çuvallamıştır. Şöyle ki Batı; Kant’ın ahlakı sekülerleştiren felsefesi ile insanlık seyrini şu yaşadığı çukura dümen kırdırtmıştır.

Hedonizme kaynaklık ederek hazlar ve hiçleşmek arasındaki o bilindik ve mecburi rotayı belirlemiştir.

Darwin kâinatta insanın özel yerini inkâr ederek insanlığın saygınlığına büyük darbe vurmuştur. Freud psikanaliz ile bireyi yalnızlaştırmış ve hiçleştirmiştir. Nihayetinde ilahlık iddiasında bulunan modern insan ve Batı medeniyeti zayıf karakteri ve iki yüzlülüğü ile meydana gelmiştir. Zaafları, çelişkileri, mutsuzluğu ve yalnızlığı ile asrımıza elan gördüğümüz insan formunu kazandırmıştır. Sonuçta insanlığın geldiği nokta “Epstein” hakimiyet iddiasıdır. İnsanlık için yüce bir amaç uğruna en şeytani fiilleri icra iddiasındadır.

Evet! tüm benliği ile Batı, insanlık için şunu haykırmaktadır: “İstikbal İslam’ındır”. Uygarlığının insan nesline ne denli bir tehdit olduğunu kavradığı için “istikbal İslam’ındır” demeye mecburdur. Batılı erkeğin hadım edildiği, kadının ise canavarlaştığı son tabloda; erkeğin erkeklik kadının kadınlık talebi kaçınılmazdır. Bu sebeple asrımız, bozulmanın son ibreyi gördüğü şu zamanlarda bir ufuk beklemektedir. Bu ufkun insan fıtratını kendisine teslim eden Allah celle celaluhu’nun olduğunu zamanla bilecektir. Bundan dolayıdır ki Gazze’li annenin tevekkülü karşısında Madrid’li, Boston’lu ve Londra’lı kadınların utanç içinde ağladıklarını görürsünüz.

Görmeyi becerebilen her göz “istikbal İslam’ındır” sözünün insanlığın ortak çağrısı olduğunu görür. Bunu kuru sloganlarla söylüyor değiliz. Dünya’da okuyan ve hakikat arayışı iddiası taşıyan bütün kitlelerde en başta sistemin iflas ettiği gerçeğini görebilirsiniz. Dünyada en çok okunan kitapların yeni dünya düzeni karşıtı olduğu gerçeği bizim için iyi bir ipucu niteliğindedir. Müdellel konuştuğumuzu onlarca örnekle ispatlayabiliriz. Sadece bir kitaptan söz ederek siz okuyucuyu bu konuda araştırma yapmak için yüreklendirmek istiyorum.

F. Lentricchia ve J. McAuliffe’nin ortaklaşa kaleme aldıkları “Katiller, Sanatçılar ve Teröristler” kitabı bu çağda ufuk gözleyen Müslüman için dikkat kesilmesi gereken kitaplar arasındadır.

Özellikle yazarların “sınırları aşmak isteyen sanatçılar” diye tabir ettiği sanatsal üretkenlik ve şiddet arasındaki yakınlığı inceledikleri örneklendirmeleri dikkate değer. Kendilerince sanatsal üretkenlik ile şiddet arasındaki akrabalığın “düzeni değiştirme” dürtüsünden kaynaklandığını öne sürerler. Sanayi devriminden günümüze birçok edebiyatçı, yazar ve düşünürlerin düzeni değiştirme kaygısıyla içlerinde barındırdıkları reel ve politik terör arzularının izlerini sürerler.

Heinrich Von Kleist’in (1777-1811 yıllarında yaşamış Alman edebiyatında önemli bir yeri olan ve döneminin en büyük dramacısı sayılan edebiyat yazarı) Michael Kohlhaas isimli novellasında geçen bir öyküyü alıntılar kitap. Michael’in otuz yaşına kadar erdemli, dindar, aile babası bir yaşamdan sonra “adalet duygusu” yüzünden bir hırsız ve katile dönüştüğünü söyler. Kitap Kleist’ten Dostoyevski’ye, Gordon Lish’ten Norman Mailer’e kadar birçok yazar ve sanatçıyı inceler. Joseph Conrad, Don Delillo, Jean Genet, Frederich Douglass, Francis Ford Cappola gibi kendinden çokça söz edilen ve cins dehaların sınırları aşma arzusunu gözler önüne serer. Kitap her dönemin çarpıklıklarını fark eden üretken bünyelerin “düzeni değiştirme arzusunun” bir histeriye dönüştüğünü iddia etse de olay tersinden de okunabilir. Katiller, Sanatçılar ve Teröristler kitabına göre sınırları aşma arzusu histeriyken sınırları icbar eden sınır koyucuları masumdur. Batının emperyalist yayılmacılığına karşı isyan kültürünü dillendiren her yazar, düşünür ve sanatçıyı hastalıklı gören kitap tersinden okunduğunda zihinlerimiz daha da berraklaşacaktır. Örneğin kitapta geçen bir paragraf tam olarak şöyledir:

“Birçok romantik edebi metnin vizyonu; kökleri Sanayi Devrimi’ne giden ve amacı tüm dünyayı massetmek, farklılıkları ortadan kaldırmak olan Batılı ekonomik ve kültürel düzeni alaşağı edecek korkunç bir uyanış arzusu barındırır. Elbette bu arzu, terörizm denen şeye duyulan bir arzudur aynı zamanda. Orijinalliğini verili düzenin sınırları boyunca ve sınırların bir adım ötesine geçmesinden alan bir sanat üretmek isteyen, sınırları ihlal eden sanatsal arzu; bir kültürel rejimi içeriden ihlal etmek arzusu değil, bir miktar dışarı çıkıp bizzat rejimin kendisine saldırmak, onu dize getirmek arzusudur.”

Bir başka satırda sözü edilen sanatçıların devrimci tutumlarını gözü dönmüş bir sanat kültürü olarak nitelendiren kitap yazarları niyetlerini şöyle ifade ederler.

“Niyetimiz, romantik devrim çağının edebi ve politik çalkantı döneminde olduğu gibi bugün de sapa sağlam ayakta duran gözü dönmüş bir sanat kültürünü ele almak.”

Kitap her ne kadar aydınlanma çağından günümüze isyan kültürü ile icra edilmiş eserleri kapitalizme hizmet etmek maksadıyla eleştiriyor gözükse de verdiği örnekler tam tersi onun zamanla yok oluşunun gerekliliği niteliğindedir.

Kitabın bir diğer örneği büyük Alman besteci -ki kendisi 2.Dünya savaşından sonra Almanların en önemli bestecilerinden sayılır- Karlheinz Stockhausen’dir. 11 Eylül saldırılarından 5 gün sonra kendisi ile yapılan röportajda olay hakkında fikirlerini şöyle belirtir;

“Bütün kozmosta mümkün olan en büyük sanat eseri… Müzikte hayal dahi edemeyeceğimiz şeyi bir tek perdede gerçekleştirdiler. İnsanların fanatik bir biçimde, delicesine on yıl prova yaptıktan sonra 5000 kişi ile sonsuzluğa karışmaları(ölmeleri). Ben bunu yapamazdım. Bu olayla kıyaslandığında besteci olarak bizler bir hiçiz.”

Kitap yeni eski onlarca örneklerle dolu. Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sında Raskolnikov’un işlediği cinayette ne tür imge kullanıldığından uzun uzadıya bahseder. Dostoyevski’nin derinlerinde ne tür bir fırtına koptuğunu, yazdığı kitapta “sınırları aşma arzusunun” ne denli izlerini taşıdığını resmeder.

Hele bir örnek var ki dünyaca geleceği olan matematik dehası Theodore Kaczynski yani namı diğer Unabomber. 1978-1995 yılları arasında onlarca kez bombalama eylemi yapmış ve manifestonun yayınlanmasından sonra kendini yakalatmıştır. FBI’ın tarihindeki en pahalı soruşturması sonucu bulunup tutuklamış ama nihayetinde mesajı olan “Sanayi Toplumu Ve Geleceği” adlı kitabını The New York Times’ta yayınlanmasının önüne geçememiştir.

Evet! Değerli okur. Dünya tekdüze bir şekilde dijital çağa doğru sürüklendiği görülse de aslında birçok yerinde birçok platformda dünyayı tümden değiştirecek, insanlığın gidişatına dur diyecek nice iradeler boy göstermektedir. Bireyselleşmenin insanı mutsuz kılan o dehşet sancısına psikanaliz çare olamadığı gibi onu artırmaktadır. Bir asır önce tamamen düzmece bir zeminde insana reçete edilen bu zehir gün geçtikçe insan zihnini çürütmekte ve ruhunu yaralamaktadır. Michael Onfray’ın “Bir Putun Alacakaranlığı” kitabı Nitche’nin “Putların Alacakaranlığı” kitabına bir göndermedir. İnsanla gerçek arasına yuvalanmış içgüdüyü bastıran tüm şeylerin birer put olduğunu iddia eden ve parçalanması gerektiğini salık veren Freud; Bilinçaltının Haritacısı, Dürtülerin Kâşifi, Psikanalizin öncüsü gibi isimlerle adlandırılıp kendisi bir put haline gelir. Sorgulanması gereken, bu puttan bir asırdır sorgulanamaz, tabu bir insan psikolojisi metodolojisinin türetilmesidir. İşte Onfray’nın bu puta salladığı her balyoz darbesi dikkatlice incelenmelidir.

İncelendiğinde temel sorunlar bu asrın mutsuz kölelerinin fakir ruhundan kaynaklandığını ve bu ruhun çoraklaşmasında psikanalizin bariz etkisi gözlemlenmektedir. İşte bu mutsuzluğa biricik çare Kuran hakikatleridir. Onun resmettiği insan modelinin ruh sağlığını ve mutmain kalbi belki de bir başka yazıya ertelemek daha doğru olacaktır.

Hülasa Müslümanlar mesajları ile çelişmeyen mesajcılar olmayı becerebilir ve yeniden “ihya ve inşayı” gerçekleştirebilirlerse ufuk gözleyen insanlık için “Epstein Krallığın”dan kurtulma haritası olacaktır. Sadece kendi olmayı becerebilen ve kendi kalmayı becerebilen Müslüman modeli nükleer bombadan daha fazla tesirlidir.