Kapak Dosya – Ahmet İnal / 2026 Mayıs / 162. Sayı
Modern insan dış dünyada ilerledikçe iç dünyasında derin bir boşlukla yüzleşmektedir. Hız, rekabet ve sürekli değişim bireyin ruhsal dengesini zorlamakta; kaygı, yalnızlık ve anlam arayışı daha da görünür hale gelmektedir. Yaşadığımız dünya her geçen gün daha da vahim bir hal almakta, içinde bulunulan sıkıntılar hayret verici bir şekilde derinleşmektedir. İşin asıl üzücü tarafı ise bunların aşılacağına dair umutların gün geçtikçe tükenmeye başlaması ve insanların hayatlarına alışılmış çaresizlik ile devam etmesidir.
Şu bir hakikat ki; büyük iddialarla öne atılan modern zihniyet tüm debdebesine rağmen insanlığa katkı sunamadığı gibi baş belası olmaya da devam etmektedir. Geçmişi reddederek kendine yer bulmaya çalışan bu anlayış kaş yapmaya çalışırken göz çıkarmış, var olan güzelliklerin de celladı olmuştur. Evet, teknoloji ve iş pratikliği anlamında yeni çığırlar açmış olsa da filhakika tatsız tuzsuz insan profilleri ortaya çıkararak telafisi çok zahmetli olan bir faturayı bizlere armağan etmiştir. Neticede aklıyla, ruhuyla ve kalbiyle dünyayı güzelleştirmesi ve imar etmesi gereken insanlık bu hedeften fersah fersah uzaklaştığı gibi kendine bile derman olamayacak hale evrilmiştir.
Modern anlayışın insanı insanlıktan çıkaran bu ameliyesinin keyfiyetini izah eden onlarca husus var elbet. İnsanların bu noktaya neden ve nasıl geldiklerine dair birçok faktörü konuşabiliriz. Ancak bunlar arasında başat rol oynayan ve süreci başından sonuna kadar etkileyen amiller üzerinde yoğunlaşmak, teşhisi ve tedaviyi de bunun üzerinden yapmak icab eder. Bahsini ettiğimiz ana faktör; bu zihniyetin insana olan bakış açısının işin en başından yanlış oluşudur. İlk düğme yanlış iliklenince haliyle ardından gelenler de bu yanlıştan kurtulamıyorlar. İnancımıza göre insan denilen eşrefi mahlukat beden ve ruh ikilisinin muhteşem dengesiyle ortaya çıkmış bir sanatı ilahidir. Allah azze ve celle halifesi olarak yarattığı bu varlığa toprakla bağı olan bir beden, kendi ruhundan üflemesi ile alakadar olan bir ruh ihsan etmiş, onu bu ikisinin dengesiyle ahseni takvim kılmıştır. İnsan bu dengeyi koruduğu ölçüde insandır. Bu denge şaştığı zaman insanlık namına ortaya çıkacak olan şey meleklerin daha yaratılmadan önce âdemoğlu için düşündükleri nitelendirmelerden başka bir şey değildir ki; günümüzde karşı karşıya kaldığımız durum da tam olarak budur.
Bu tablonun ana müsebbibi olan modern anlayışın yaptığı en temel hata insandaki bu dengeyi bozmak ve onu ruhtan tecrit edip bedene yani tamamen hayvansal güdülere mahkûm etmek idi. Bu anlayışa göre insanın ruhi/ manevi yönü baskılanmalı, bedensel hazları ve menfaatleri ön plana çıkarılmalıydı. Çünkü insanın bu yönüne bakan dinler ve inanışlar onun için bir afyondu ve terakkiye mâni olan bu kamburdan acilen kurtulunması gerekliydi. Batı merkezli bu anlayış bunların hepsini aşama aşama gerçekleştirmeyi başardı. Kendi toplumlarını görünürde Hristiyan ama özde materyalist, İslam toplumlarını ise inancından ve benliğinden kopmuş ve nereye gideceğini bilemeyen avareler haline getirdi. Artık modern insan tam anlamıyla onların istediği şekle bürünmüş yeni bir kimlik kazanmıştı.
İçinde bulunduğumuz evre Batı’nın inşa ettiği bu kimliğin iflas ettiği evredir. Belirli bir süre bireyler ve toplumlar Batı’nın ilizyonuna kapılsalar da hakikatlerin eninde sonunda açığa çıkma gibi huyları vardır. İnsanlık artık Batı’nın pompaladığı bu safsataların gerçek yüzünü görmüş ve yeni arayışlara yönelmiştir. İşte tam burada aktif olarak rol alması gerekenler Müslümanlardır. Çünkü Batı’nın yakıp yıkıp yok ettiğini tekrardan inşa edebilecek kudrete sahip başka birileri yoktur. Bu açıdan bakılırsa olumsuz olarak önümüzde duran tablo aslında zannettiğimiz kadar vahim değildir. Zira rakiplerimizin iddialarının bir çöp olduğu anlaşılmış ve önümüzdeki engeller ortadan kalkmıştır. Tek yapmamız gereken, ilahi oluşundan asla şüpheye düşmediğimiz inancımızın aranan gerçek reçete olduğunu tekrar hatırlatmaktır.
Dinimiz İslam gerek itikat gerek ibadet yapısıyla insanlığa ilaç olmaya muktedirdir. İnsanı hem bedenen hem de ruhen mutmain kılma gücü onda vardır. Yeter ki; insanlık medet ummak için tevazu ile onun kapısını çalsın! Sıkıntılarını giderecek başka bir mercinin olmadığını bilsin! Bu yapıldığı takdirde hiç kimse bu kapıdan eli boş dönmeyecektir.
Peki İslam bunu nasıl başaracaktır? Modern insanın üzerindeki kara bulutları nasıl dağıtacak ve iç dünyasındaki boşluğu nasıl dolduracaktır?
İslam, insanın iç huzurunu sağlarken merkeze “iman” denilen hakikati koymaktadır. Çünkü bir şeye inanıp ona iman etmek insanın yaratılışında vardır. Yanlış da olsa bir şeylere iman etmek psikolojik açıdan çoğu zaman hiçbir şeye inanmamaktan daha avantajlıdır. İnançsız ya da zayıf inançlı toplumlarda meydana gelen intihar vakalarının yüksekliği belki de bunun en önemli göstergesidir. İnanan insan inançsız olanlara kıyasla hayatı ve hatta ölümü bile daha anlamlı hale getirmektedir. Bundan ötürü insan, önce kendisini yaratan, yol gösteren Rabbini tanımalı, O’nun varlığını ve kudretini kabul etmeli, O’nunla güçlü bir bağ kurmalıdır. Rabbiyle münasebeti güçlü olan bir kimse için manevi boşluk, psikolojik kaygı, iç huzursuzluğu, anlam arayışı gibi durumlar söz konusu olmayacaktır. Şüphesiz bu imani bilince sahip olmak insanı sandığından çok daha güçlü kılacak ve birçokları için korku sebebi olan onlarca tehlikeden uzak tutarak en güvenli limanlara ulaştıracaktır.
İslam insanın ruhani hayatını inşa ederken elde ettiği bu başarıda ibadetlerin gücüne de yer verir. Güçlü bir iman üzerinde yükselen her ibadet sahibini de ruhen yüceltir. Bu vecheyle ibadet sadece yaratıcının emir ve yasaklarını yerine getirmekten ibaret olmayıp insanın iç dünyasını aydınlatan bir kandil olmanın da özelliklerini üzerinde taşır. İstenilen şekilde yerine getirilen her ibadet, kişinin amel defterinde hasenat olarak karşılık bulduğu gibi gönül dünyasında da huzur ve mutluluk olarak anlam bulacaktır. Bu sebeple ibadetlerin icrasında bu yön zihinlerde daima canlı kalmalı ve bu sayede ibadetler sadece şekilden ibaret olma tehlikesinden uzak tutulmalıdır. Zira bir emri sadece yerine getirmek için uğraşmak başka, onu icra ederken tarifsiz bir lezzet almak başkadır.
Tefekkür edildiğinde ibadetlerin insanın ruhuna ve iç dünyasına iyi gelen onlarca yönünün bulunduğu idrak edilir. İbadetler, insanın hayatına düzen ve anlam kazandırır. Özellikle namaz, günün belirli vakitlerinde insanı durmaya, düşünmeye ve kendini sorgulamaya davet eder. Bu yönüyle ibadet, modern hayatın koşuşturmacası içinde bir “durak” gibidir.
İbadetlerin ruh üzerindeki etkilerinden biri de disiplin kazandırmasıdır. Belirli vakitlerde yapılan ibadetler, bireyin zaman yönetimini ve sorumluluk bilincini geliştirir. Aynı zamanda ibadet, insanın kendini aşmasına da yardımcı olur. Nefsin isteklerine karşı koymak, sabretmek ve istikrar göstermek, ruhsal dayanıklılığı artırır. Tüm bunların yanı sıra ibadetler insanın aidiyet duygusunu da güçlendirir. Kişi, rabbiyle irtibat kurduğu bu safhada kendisini daha büyük bir anlamın parçası olarak görür. Bu da yalnızlık hissini azaltır ve kişiye güçlü bir kimlik kazandırır. İbadetler hakkında bahsettiğimiz bu kazanımların hiçbirisi mübalağa olmayıp hakikatte var olan kazanımlardır ki; hakkıyla yerine getiren her müslüman için gerçekliğini ispatlamıştır.
Bu bağlamda özellikle şu ibadetlerin insanın iç dünyasına ve zihin sağlığına olan katkılarını müstakil olarak zikretmemiz faydalı olacaktır: “Dua ve tevekkül.”
Dua, insanın acziyetini fark ederek Rabbine yönelmesidir. Bu yöneliş, kişinin yalnız olmadığını hissetmesini sağlar. İnsan, dua ederken iç dünyasını edep ve samimiyetle Rabbine açar ve O’nun yakınlığını hisseder. Bu durum dua eden kişide psikolojik açıdan büyük bir rahatlama sağlar.
Duanın ruh üzerindeki en önemli etkilerinden biri de bireyin yüklerini hafifletmesidir. İnsan çoğu zaman dile getiremediği korkularını, endişelerini ve umutlarını dua aracılığıyla ifade eder. Bu bakımdan dua bir tür duygu tahliyesi işlevi görür ki; insan psikolojisinde inanılmaz olumlu etkileri vardır. Ayrıca dua, kişiye umut aşılar. Çünkü dua eden insan, her şeye gücü yeten bir varlığa yöneldiğini bilir ve bu bilinç, karamsarlığın önüne geçer.
Duanın sağladığı kazanımlardan bir diğeri de kişiye kendini tanımasında yardımcı olmasıdır. Kişi ne için dua ettiğini ve neler talep ettiğini düşündükçe, aslında hayatındaki önceliklerini ve ihtiyaçlarını fark eder. Böylece dua, sadece istemek değil, aynı zamanda fark etmek ve kimlik bilincine erişmektir.
Tevekkül sahibi bir mümin, başarısızlık karşısında yıkılmaz. Çünkü o, sonucu sadece kendi çabasına bağlamaz. Aynı şekilde başarı karşısında da kibirlenmez. Bu denge hali, insanın ruhsal olgunluğunu artırır. Tevekkül, insanı hem aşırı kaygıdan hem de aşırı gururdan koruyan bir denge mekanizmasıdır.
Sonuç olarak gerek dua gerek tevekkül gerekse diğer ibadetler yalnızca yapılması gereken görevler değil; insanın kendini bulduğu, iç huzurunu yakaladığı, hayatının ve varoluşunun anlamını derinden idrak ettiği bir yolculuktur. Bu yolculukta her dua bir umut, her tevekkül bir teslimiyet ve her ibadet bir yeniden doğuştur.










