Yemen Konusunda Müslümanca Duruş

“Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık ki insanlara karşı şahitler olasınız ve Peygamber de sizin lehinizde şahit olsun. Yöneldiğin kıbleyi ancak peygambere uyanları, topukları üzerinde geri dönenlerden ayıralım diye kıble yaptık. Gerçi bu elbette Allah’ın doğru yola ilettiği kimselerden başkasına ağır gelmektedir. Allah sizin imanınızı asla zayi edecek değildir. Şüphesiz Allah, insanlara karşı çok şefkatlidir, çok merhametlidir.” (Bakara, 143)

Bir Müslümanın, bilhassa yerini-yönünü belirlemek durumunda kaldığı çıkmazlarda ihtiyaç duyacağı en mühim haslet, vasat olmak, dengeli bir yolu tutmaktır. Özellikle kimin yanında yer alacağını, nasıl davranacağını bilemediği hallerde bu haslet bir Müslümanın en büyük ihtiyacı haline gelebilir.

Küresel siyasi ilişkilerin içerisinden çıkılmaz bir hal aldığı, doğulu yahut batılı tağutların Müslümanların aklını çelmeye çalıştığı, ulusal rejimlerin insanların aklını allak bullak ettiği bir çağda yaşıyoruz. Bu sebeple bilhassa çağımızda bir Müslümanın taraf tutarken, hatta dua ederken dahi dengeli olması, belki de en büyük gereksinimdir.

Vasat olma hususunda geçtiğimiz ayki yazımızda Şeyh Abdulaziz et Turayfi’nin -Allah onu esaretten kurtarsın- şu sözlerini aktarmıştık:

“Dengeli olmak iki farklı akımın ortasında kalmak demek olsaydı, Ebu Talib’in yolu Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile Kureyş arasındaki en dengeli yol olurdu. Doğrusu dengeli olmak, kişinin insanlar arasındaki pozisyonu ne olursa olsun vahye tabi olmaktır.

Orta yollu olmanın yeri Allah’ın senden razı olmasındadır. Yoksa farklı grup ve düşüncelerin senin aleyhinde olmasıyla değildir.”

Vasat yolda yürüyen bir Müslüman şu ayeti şiar edinmiştir:

“Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz sizi adaletsizliğe itmesin. Adil olun. Bu, takvaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Maide, 8)

Vasat yolda yürüyen bir Müslüman ayrıca, altında toplanacağı yegâne şiarın, yegâne amacın, yegâne sancağın İslam sancağı olduğunu bilir. Ne doğulu ve batılı tağutların tehditleri, ne ulusal tağutların göz boyamaları onu aldatabilir. Suret-i haktan görünerek zulme karşı durduğunu iddia edenlerin söylemleri de onu aldatamaz. Zira Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Asabiyye’ye (ırkçılık, kavmiyetçilik) çağıran bizden değildir. Asabiyye davası uğruna savaşan bizden değildir. Asabiyye davası uğruna ölen bizden değildir.”[1]

Ve şöyle buyurmuştur:

“Kim hevâsına uyarak bâtıl yolda cenk eder, asabiyye’ye çağrıda bulunur veya asabiyye sevkiyle öfke ve tehevvüre kapılırsa, cahiliyye ölümü üzere ölür.”[2]

Ve şöyle buyurmuştur:

“Kim itaatten çıkar, cemaatten ayrılır ve bu halde ölürse cahiliye ölümü ile ölmüş olur. Kim de körü körüne çekilmiş cahillik bayrağı altında savaşır, asabiyye için öfkelenir veya asabiyye’ye çağırır veya asabiyye’ye yardım eder, bu esnada da öldürülürse bu ölüm de cahiliye ölümüdür. Kim ümmetimin üzerine gelip iyi olana da, kötü olana da ayırım yapmadan vurur, Mü’min olanlarına hürmet etmez, ahit sahibine verdiği sözü de yerine getirmezse o benden değildir, ben de ondan değilim.”[3]

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem öyle büyük bir hakikat getirmiş ve bizleri öyle büyük bir hakikat etrafında toplamıştır ki bunun ötesindeki her türlü toplanma sebebi batıl ve çürümüş bir hal almıştır. Bu minvalde Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, İslam dışındaki cahiliye davaları hakkında “Onu bırakın, o kokuşmuştur” buyurmuştur.[4]

Okur kardeşim...

İçerisinden geçtiğimiz fitne dönemlerinde bizden sürekli olarak şu ya da bu sebeple bir tarafı tutmamız isteniyor. Müslümanların sayısı kalabalık, gözleri kara, güçleri büyük ve etkileri muazzam olduğundan, doğulu ve batılı tağutlar bizleri kendi davalarının peşinde sürüklemeye çalışıyor. Davalarını suret-i haktan görünecek şekilde boyayarak, allayıp pullayarak bizlere satmak istiyorlar.

Bu sebeple Müslümanların feraset, basiret ve hikmet sahibi olması, dünyada yaşanan hadiselere bu nazarla bakması icap ediyor.

Hasen olduğu belirtilen bir hadiste, Ebu Said el Hudri şöyle rivayet etmiştir:

“Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ‘Müminin ferasetinden sakının. Çünkü o Allah’ın nuruyla bakar’ buyurdu ve ardından ‘Elbette bunda feraset sahipleri için ibretler vardır’ (Hicr, 75) ayetini okudu.”[5]

Evet... Mümin, yaşanan hadiselere Allah azze ve celle’nin hidayetiyle, O’nun rehberliğiyle, O’nun görülmesini istediği şekilde bakar ve olayları bu pencereden görür. Bu sebeple bir mümin feraseti, birçok defa şu ya da bu uzmanın, şu ya da bu analistin yönlendirmelerinden daha isabetli ve daha keskindir.

Kardeşim...

Bugünlerde Yemen’de yaşanan hadiselerin gündemde olduğuna tanıklık ediyoruz. Bizlerden Yemen’de şu ya da bu tarafı desteklememiz bekleniyor. İnsanlardan bir kısmı İran-Rusya-Çin eksenindeki Husileri, diğer kısmı ise Suudi Arabistan-ABD-Batı eksenindeki Yemen hükümetini desteklememizi telkin ediyor. Hepsinin kendisine göre gerekçeleri, bahaneleri var. Onların tarafını tutmadığımızda bizleri hainlikle, zalimlikle hatta çok daha ağır sıfatlarla vasfediyorlar. Ancak bunların hiçbiri bir Müslümanın umurunda olmaması gereken şeylerdir. Zira bir insanları değil Allah’ı razı etmekle emrolunduk.

Bunun da ötesinde, insanların Yemen’deki şu ya da bu tarafı “meşru” olarak gösterdiğine tanıklık ediyoruz. Kimileri Aden kenti merkezli hükümete “meşru hükümet” derken kimileri ise Husilere “meşru yönetim” yakıştırmasında bulunuyor. Oysa Müslümanlar için meşruiyetin tek kaynağının Allah azze ve celle’nin hükümlerine ittiba etmek, yeryüzünde O’nun hükümlerini uygulamak, O’nun yolunda canlar ve mallar ile cihad etmek olduğunu biliyoruz. Allah azze ve celle şöyle buyuruyor:

“Onlar öyle kimselerdir ki şayet kendilerine yeryüzünde imkân ve iktidar versek namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, iyiliği emreder ve kötülükten menederler. Bütün işlerin âkıbeti Allah’a aittir.” (Hac, 41)

Bu doğrultuda biz Müslümanların ne İran destekli Husilere ne de karşılarındaki Suudi destekli hükümet güçlerine destek vermesi düşünülebilir. Zira her iki taraf da korkunç zulümler, cürümler işlemiş, Müslüman kanı dökmüş, Allah azze ve celle’nin hükmünden uzaklaşmıştır.

Husiler, İran nam ve hesabına çalışarak Müslümanlara zulmetmiş, onların kanlarını dökmüş, alimlerine suikastlar düzenlemiş, zindanlara doldurmuş, medreselerini yıkmış, onları evlerinden sürmüştür. Yemen’in kuzeyini uyuşturucu bataklığı haline çevirmiştir. “İsrail’e karşı savaş” adı altında yürüttükleri hiçbir iş, ellerindeki Müslüman kanını temizleyemez.

Hükümet güçleri Suudi Arabistan ve ABD’nin nam ve hesabına çalışarak yine Müslümanlara zulmetmiş ve kanlarını dökmüştür. İslami hareketlere savaş açmış, yeryüzünde Allah’ın hükmünün uygulanmasına mâni olmuş, mücahidleri katletmiş, ailelerine işkence etmiş, onları aç ve çaresiz halde bırakmıştır. Müslümanları esir ederek onları ABD’ye satan, ABD ile iş birliği yaparak Müslümanlara insansız hava aracı saldırıları düzenleten de bu yönetim ve onun öncesinden gelenlerdir.

Bu minvalde, vasat yolu tutan ve hakka ittiba eden bir Müslüman için, Yemen’deki çatışmanın iki tarafını da desteklemek düşünülemez. Her krizde bir taraf tutmamız ve bir tarafın sempatizanı olmamız düşünülemez. Müslümanın yolu kendisine has bir yoldur, birbirinden şerli iki şık arasından seçim yapmak değildir.

Müslümanları her krizde bir taraf tutmaya ve bir tarafın arkasında hiç düşünmeden toplanmaya davet eden kimselerin niyeti hayr değildir. Bunlar Müslümanları kendi cahili davalarına yakıt yapmak isteyen kimselerdir. Oysa Müslümanın kanı doğulu ve batılı tağutların, ulusal putların ve çıkarların yoluna kurban edilemeyecek kadar mukaddestir.

Allah azze ve celle bizlere hakkı hak olarak bilip hakka ittiba etmeyi, batılı batıl olarak bilip batıldan içtinap etmeyi nasip eylesin.

 


[1]. Ebû Dâvûd, Edeb, 111-112.

[2]. İbn Mâce, Fiten 7.

[3]. Sahih-i Müslim, 1848.

[4]. Buhari, 4905, 4907; Tirmizi, 3315.

[5]. Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 15; Taberânî, el-Mu’cemü”l-Kebîr , VIII, 102.