Adiy bin Hâtim radıyallahu anh şöyle rivayet etmiştir:
“Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in “Allah’ı bırakıp da hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler. Oysa tek bir ilaha kulluk etmekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka ilah yoktur. O, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır.” (Tevbe, 31) mealindeki ayeti okuduğunu duyunca “Ya Rasûlullah, biz onlara kulluk etmezdik ki” dedim.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem “Onlar Allah’ın helal kıldıklarını haram sayınca siz de haram saymıyor muydunuz? Yine onlar Allah’ın haram kıldıklarını helal sayınca siz de helal saymıyor muydunuz?” diye sorunca “Evet” dedim.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem “İşte bu da onlara kulluk etmektir.” buyurdu.[1]
İnsanlık, özellikle son iki asırdır din adamlarını ilah edinmeyi bırakarak kendi heva ve heveslerini ilah edinmeye başlamış durumda. Bunların birçoğu da kalabalık milletler tarafından benimsenen kitlesel hususlar. Kitlesel nitelikteki bu heva ve heveslerin başında ise ulusal kimlikler, ulusal çıkarlar ve ulus devlet geliyor. Ulus devlet rejimleri bugün geçmişteki hahamların, rahiplerin yerini almış vaziyette. Son yüzyıllarda öne çıkan entelektüeller, filozoflar, düşünürler de yine insanlık tarafından, İsa aleyhisselam’ın Hristiyanlarca konulduğu -haşa- ilah pozisyonuna konuluyor.
Müslümanlar dışında kalan, gayrimüslim dünya açısından düşünecek olursak:
- Geçmişte bayramları ve önemli günleri din adamları belirlerken bugün ulus devletler böyle günler ihdas ediyor. Bağımsızlık, kurtuluş, zafer vesaire günlerinde ulusal kimlikler yüceltiliyor.
- Geçmişte neyin doğru neyin yanlış olduğunu, erdemli bir insanın ne yapması gerektiğini din adamları, rahipler, hahamlar belirlemekteydi. Bugün ise ulus devletlerin rahipleri ve hahamları niteliğindeki siyasetçiler, düşünürler, yazarlar, devlet adamları ve hukukçular bunu belirliyor.
- Geçmişte insanların kutsalları dini mekanlar, özel günler, ağaçlar, taşlar ve cismani putlar gibi şeylerdi. Bugün ise bayraklar, marşlar, ulusal önderler kutsal kabul ediliyor.
- Geçmişte yasaları, ahlak kurallarını, toplumsal davranış kodlarını din adamları koyarken bugün bunu ulus devlet rejimleri ve bunlara bağlı kimseler yapıyor.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, yukarıda alıntıladığımız hadisinde, haham ve rahiplerin mühim bir vasfından bahsediyor. Bu vasıf açık olarak şu: Bu kimseler Allah’ın helal kıldıklarını haram sayıyor ve insanlar da onlara uyuyor. Yine bu kimseler Allah’ın haram kıldıklarını helal sayıyor ve insanlar yine onlara uyuyor. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu şekilde Yahudilerin ve Hıristiyanların, haham ve rahiplere kulluk ettiğini belirtiyor.
Bu kulluk tanımı, kör ve cahilane bir biçimde başlarındaki önderlere uyanların halini bizlere net bir şekilde izah ediyor. Yani bir tarafta tek bir ilah olan Allah azze ve celle’ye kulluk etmek, diğer yanda ise rahiplere, hahamlara ve din adamlarına kulluk etmek...
Günümüzde ise, az önce belirttiğimiz üzere, rahiplerin ve hahamların bir hükmü kalmamış durumda. Bunun yerine insanlar yöneticileri olan ulusal liderlerin kulluğunda birleşmiş vaziyette. Bir ulus devletin lideri, halkına “bizim milletimizin giyim tarzı budur” dediğinde halkı ona itaat ediyor. Halkına “bizim milletimiz şöyle inanır” dediğinde halkı öyle inanıyor. Liderlerinin hükmü Allah azze ve celle’nin hükmüne zıt olsa bile... İşte bu, insanı ateşe sokacak olan bir itaat türüdür. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in “rahiplere ve hahamlara kulluk etmek” olarak nitelediği itaat durumu bu örneklikte de görülmektedir.
Kardeşim...
Allah’a savaş açan ulus devlet rejimlerinin bu gibi uygulamaları sürekli olarak karşımıza çıkıyor. Son olarak Azerbaycan’daki İlham Aliyev rejiminin başörtüsü yasağı gündemimize oturmuş durumda. Tesettürlü kız çocukları ve öğretmenlerin okullara alınmadığı Azerbaycan’da Müslümanlara yönelik baskılar had safhaya ulaştı. Birçok Müslümanın tutuklandığı, insanların kendi aralarında konuşup rejimi eleştirmekten bile çekinir hale geldiği ifade ediliyor.
İnsanlardan bir kısmı ise bu rejimlerin yasaklarını savunarak onlara itaat edilmesi gerektiğini savunuyor. Tıpkı Allah’ı bırakıp rahiplere ve hahamlara kulluk eden ahmaklar gibi... Cahiliye zihniyetini yansıtan bu çıkışlar dostluk, kardeşlik, ırkdaşlık gibi söylemleri merkeze alıyor.
Halbuki Allah azze ve celle şöyle buyuruyor:
“Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiçbir topluluğun; babaları, oğulları, kardeşleri yahut kendi akrabaları olsalar bile, Allah’a ve peygamberine düşman olan kimselere sevgi beslediğini göremezsin. İşte Allah onların kalplerine imanı yazmış ve onları kendi katından bir ruh ile desteklemiştir. Onları, içlerinden ırmaklar akan ve içlerinde ebedi kalacakları cennetlere sokacaktır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte onlar Allah’ın hizbidir. İyi bilin ki, Allah’ın hizbinde olanlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (Mücadele, 22)
Evet... Allah’a ve ahiret gününe inanan bir kimsenin, başörtüsüne savaş açanları sevmesi, desteklemesi, hoş görmesi, şu ya da bu gerekçeyle onlara dostluk beslemesi, onlara vela göstermesi düşünülemez.
Bugün Azerbaycan’da yaşananlar çok değil, 15 sene önce Türkiye’de de yaşanmaktaydı. Halen, başta Doğu Türkistan olmak üzere çeşitli İslam beldelerinde aynı zulüm yaşanıyor. Müslüman kadınların tesettürü, kafirleri ve avanelerini rahatsız etmeye devam ediyor. Bu böyledir. Yalnızca Allah’a kulluk edenlerin izzetli hali, zelil bir şekilde güce tapanları daima rahatsız eder. Bunlar isterler ki herkes kendilerinin düştüğü küfür, şirk, zillet ve ihanet pisliği içerisinde debelenip dursun. Zira bu kirli çağa rağmen temiz kalanların varlığı, bu zavallıların pisliğini daha da görünür kılmaktadır.
Şüphesiz Müslüman kadınların başörtüsüne el uzatılması yeni bir hadise değildir. Beni Kaynuka Yahudileri, vahşi Haçlılar, istilacı Moğollar, işgalci Amerikalılar, zorba Kemalist cuntacılar gibileri de benzer adımlar atmıştır. Geçmişte Azerbaycan’da Sovyet işgalcilerle birlik olan kafir Ermeni gruplar da birçok kez Müslüman kadınların tesettürünü hedef almıştır. Ancak dönüp bir baktığımızda şunu net olarak görürüz: Beni Kaynuka’dan, Haçlılardan, Moğollardan ve diğerlerinden bugün neredeyse hiçbir iz kalmamış, bunların hepsi tarihin çöplüğünde yerini almaktadır. Müslüman kadının tesettürü ise kalenin burcunda dalgalanan bir bayrak gibi dalgalanmaktadır.
Allah azze ve celle şöyle buyurur:
“(Allah meleklerine buyurur ki:) ‘Toplayın zalimleri, onlara eşlik edenleri ve Allah’tan başka tapmış olduklarını. Götürün onları cehennemin yoluna. Tutuklayın onları. Çünkü onlar sorguya çekileceklerdir. Size ne oldu da (şimdi azaba karşı) yardımlaşmıyorsunuz?’
Doğrusu onlar o gün teslim olmuşlardır. Onlar birbirlerine dönüp (itham ederek) soru yöneltirler. ‘Doğrusu siz, bize sağdan gelirdiniz’ derler. (Kendilerine uyulanlar da) derler ki: ‘Hayır! Siz zaten inanan kimseler değildiniz. Hem bizim, sizin üzerinizde bir otoritemiz, baskımız da yoktu. Zaten siz sapık ve azgın bir toplum idiniz! Ama artık Rabbimizin sözü (azabı) üzerimize hak oldu. (Artık) şüphesiz biz (azabı) tadacağız! (Evet) biz de sizi yoldan çıkardık/azdırdık. Çünkü biz zaten yoldan çıkan/azgın kimselerdik (fakat sizi zorlamadık).’
Şüphesiz onlar o gün azapta ortaktırlar. Muhakkak biz, günahkârlara işte böyle yaparız. Çünkü onlar, kendilerine ‘Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur’ denildiği zaman büyüklük taslıyorlardı. (Peygamber’e karşı) ‘Biz mecnun bir şair için ilâhlarımızı terk mi edecekmişiz?’ derlerdi. Hayır! (O, bir mecnun ve şair değildir). Gerçeği getirmiş ve peygamberleri de tasdik etmiştir.
Doğrusu siz, o acıklı azabı elbette tadacaksınız. Esasen, yapmakta olduklarınızdan başkasıyla da cezalandırılmazsınız.” (Saffat, 22-39)
[1]. Tirmizi

