“Dünya bir deniz, insan ise o denizde yol alan bir gemidir. Su, geminin dışında kaldığı sürece onu menziline taşır; fakat içine girmeye başladığında onu batırır. Dünyayı elinde tutmak seni hedefine ulaştırır, kalbine sokmak ise seni helak eder.”
Ey Miskin! Sonsuzluğu Bırakıp Gölgelere Neden Sarılıyorsun?
Ey dünya pazarında ebedi sermayesini geçici kâğıt parçalarına, ahiret saraylarını üç günlük beton yığınlarına değişen miskin nefsim! Ey asıl vatanı cennet iken, bu sürgün yerini (dünyayı) ebedi yurdu sanıp da ona kazık çakmaya çalışan gafil yolcu!
Söylesene, seni yoktan var eden, sana akıl, ruh ve idrak veren Rabbin, seni sadece yiyip içmen, apartmanlar dikmen, makam peşinde koşman ve sonra da toprak olup gitmen için mi yarattı? Sen, fani dünyanın ışıltılı vitrinleri önünde kalbini yorarken, içindeki o muazzam boşluğun neden bir türlü dolmadığını hiç düşündün mü? Hangi makam, hangi banka hesabı, hangi lüks araç senin ruhunun o ebediyet açlığını doyurabildi?
İnsanoğlu ne acı bir aldanış içindedir ey kardeşim! Sermayesi “ömür” olan bir tüccar düşün; o ömrü verip karşılığında sadece çürüyen, eskiyen ve kabir kapısında elinden alınacak olan şeyleri satın alıyor. İbnü’l-Cevzi (rh.a) asırlar öncesinden senin bu hırsına şöyle seslenir:
“Ey dünyaya sarılan ahmak! Sen, gündüzün sıcağından korunmak için bir ağacın gölgesine sığınan, sonra o gölgeyi asıl evi sanıp oraya saray yapmaya kalkan yolcuya benzersin. Güneş batıp gölge kaybolduğunda, dımdızlak ortada kalacaksın!”
(İbnü’l-Cevzi, Saydu’l-Hatır, s. 89)
İşte bu satırlarda, modern çağın zihinlerimize kazıdığı “daha çok kazan, daha çok tüket” kibrine karşı, insanın asıl yaratılış gayesini, çalışmak ile hırs arasındaki o ince çizgiyi ve dünyayı terk etmeden ona nasıl efendi olacağımızı vahyin aynasında yüzümüze çarpacağız.
1. İNSAN NİÇİN YARATILDI? VAROLUŞUN MUAZZAM SIRRI
Modern çağın insanı, “Ben kimim ve neden buradayım?” sorusunu unuttuğu için bugün psikolojik krizlerin, tükenmişlik sendromlarının pençesinde kıvranmaktadır. İnsan, devasa bir makineye ait muazzam bir parçadır; eğer o parça asıl üretildiği yere takılmazsa, nerede kullanılırsa kullanılsın kırılmaya ve paslanmaya mahkûmdur.
Rabbimiz, varoluşumuzun gayesini hiçbir şüpheye yer bırakmayacak netlikte şu ilahi fermanla kalplerimize kazımıştır:
“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyat, 56)
Ey nefsim! Senin yaratılış gayen, yeryüzünde Alemlerin Rabbinin halifesi olmak, O’nu tanımak (marifetullah) ve hayatının her anını O’nun rızasına göre tanzim etmektir. Sen, sadece bir üretim bandının dişlisi veya kapitalist sistemin doymak bilmez bir müşterisi değilsin. Sen, göklerin, yerin ve dağların yüklenmekten korkup kaçındığı “emaneti” (kulluk ve iradeyi) omuzlayan en şerefli mahluksun.[1]
Eğer bir insan, yaratılış gayesi olan “kulluğu” hayatının merkezinden çıkarırsa, ruhunda oluşan o devasa boşluğu dünyevi hiçbir şeyle dolduramaz. Yüzlerce evi, binlerce çalışanı olan nice zenginlerin gece uyumak için avuç dolusu hap yutması bundandır. Kulluk gayesini unutan bir insan, dünyanın en büyük holdingini de yönetse, aslında kâinatın en büyük iflasını yaşamaktadır.
2. DÜNYA HAYATININ İSLAM’DAKİ YERİ: BİR İMTİHAN VE GEÇİŞ MENZİLİ
İslam, dünyayı tamamen reddetmez, onu lanetlemez; ancak onun hakiki değerini yüzümüze çarpar. Dünya, ne uğruna ahireti, onuru ve ahlakı feda edecek kadar kıymetli bir saraydır; ne de köşeye çekilip tamamen yüz çevrilecek bir çöplüktür. Dünya, ahiretin eşsiz bir tarlasıdır. Ne ekersen onu biçeceğin tek fırsat alanıdır.
Kur’an-ı Kerim, dünyanın cazibesine kapılanları şöyle uyarır:
“Dünya hayatı ancak bir oyun ve bir eğlenceden ibarettir. Ahiret yurdu ise sakınanlar için elbette daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” (En’âm, 32)
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hasırın üzerinde uyuyup da mübarek yüzünde ve omzunda iz çıktığında, ağlayarak “Ya Rasûlallah, Kisra ve Kayser ipekler içinde yatarken sen hasır üzerindesin, sana yumuşak bir yatak yapsak” diyen Hz. Ömer radıyallahu anh’a şu sarsıcı cevabı vermişti:
“Dünya ile benim ne alakam olabilir ki ey Ömer? İstemez misin, dünya onların, ahiret bizim olsun? Ben bu dünyada, bir ağaç altında gölgelenen, sonra da orayı terk edip yoluna devam eden bir yolcu gibiyim.”[2]
Yolcu, bindiği otobüsün koltuğunu tapusuyla satın almaya kalkar mı? Yahut konakladığı otele evinin eşyalarını taşır mı? Dünya hayatı bir köprüdür ey kardeşim! Köprünün üzerine saray inşa edilmez, köprüden sadece geçilir.
3. ÇALIŞMAK İLE DÜNYA HIRSI (TEKÂSÜR) ARASINDAKİ KESKİN ÇİZGİ
Bugün Müslümanların zihnini en çok bulandıran şey, “Çalışmak, kariyer yapmak, zengin olmak dinen yasak mı?” sorusudur. Hayır! İslam, tembelliği, miskinliği, dilenmeyi ve başkalarına yük olmayı şiddetle reddeder. “Veren el, alan elden üstündür” buyuran bir din, elbette helal yoldan kazanmayı ve güçlü mümin olmayı emreder.
Peki zehir nerede başlar? Zehir, “Çalışmak” ile “Hırs ve Tekâsür (Çoğaltma Yarışı)” arasındaki o ince çizginin kaybolmasıyla başlar.
Çalışmak: rızkı Allah’tan bilerek sebeplere sarılmak, kazandığında şükretmek, kaybettiğinde sabretmektir. Çalışan adam namaz vaktinde dükkânını kapatır, kâr için yalan söylemez.
Dünya Hırsı ise rızık endişesiyle harama girmek, daha çok kazanmak için ibadeti terk etmek, rakiplerini ezmek ve kazandıkça kibre kapılıp malıyla övünmektir.
Rabbimiz bu çoğaltma krizini şöyle resmeder: “O çokluk kuruntusu (tekâsür/mal ve makam çoğaltma yarışı) sizleri o kadar oyaladı ki, ta kabirlere kadar gidip o toprağı ziyaret ettiniz (ölünceye kadar hırsınız bitmedi).” (Tekâsür, 1-2)
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem mal hırsının kalbi nasıl zehirlediğini şu muazzam teşbihle anlatır:
“İki aç kurdun bir koyun sürüsüne daldığında verdiği zarar, kişinin mal ve makam hırsının dinine verdiği zarardan daha büyük değildir.”
Tirmizi, Zühd, 43
Sen kariyer yapıyorsun ey kardeşim, ama o kariyer senin seccadeni unutturuyorsa, patronuna gösterdiğin saygıyı ve itaati Rabbine göstermiyorsan, bil ki sen rızkın değil, hırsın esiri olmuşsun.
4. ALTIN ORAN: DÜNYA VE AHİRET DENGESİ NASIL KURULMALIDIR?
İslam, ruhbanlığı (dünyadan tamamen el etek çekip dağlara kaçmayı) yasaklamıştır. Müslüman, siyaset yapacak, ticaret yapacak, üretecek, yönetecek ama bütün bunları ahiret ekseninde yapacaktır. Rabbimiz Karun’un şahsında hepimize şu ilahi dengeyi (altın oranı) emreder:
“Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et.” (Kasas, 28)
Dikkat et ey nefsim! Ayet “Dünyayı iste, ahiretten nasibini unutma” demiyor. Tam tersini söylüyor! Asıl gaye, asıl hedef, ana merkez ahirettir; dünya ise o hedefe giderken kullanılan bir araçtır, bir nasip meselesidir.
Dengenin kurulması şöyledir: Kalp ahirete, beden dünyaya dönük olmalıdır. Eller çalışmalı, zihin büyük ticari veya ilmi planlar yapmalı, kasalar dolmalı ama kalp daima “Rezzak” olan Allah’a bağlı kalmalıdır. İmam Ebu Hanife rahimehullah aynı zamanda maharetli bir tüccardı. Bir gün ders verirken “Gemilerin battı, bütün malların sulara gömüldü” dediklerinde kısaca durdu, “Elhamdülillah” dedi ve derse devam etti. Bir süre sonra “Haber yanlışmış, batan senin gemilerin değilmiş” dediklerinde yine “Elhamdulillah” dedi. Soranlara şu muazzam cevabı verdi: “İlk haber geldiğinde kalbimi yokladım, mal acısıyla bir sarsıntı yoktu, şükrettim. İkinci haber geldiğinde yine yokladım, mal sevgisiyle bir sevinç yoktu, yine şükrettim.”
İşte dünya ile ahiret dengesi; malın kasada durup, kalbe sızmadığı o andır!
5. DÜNYAYI TERK ETMEDEN DÜNYAYA ESİR OLMAMAK (ZÜHDÜN HAKİKATİ)
Dünyaya esir olmamak, yani “Zühd”; cebin boş olması, eski püskü giyinmek veya fakirlikle övünmek demek değildir. Zühd, kalbin dünyadan boş olmasıdır.
Büyük İmam Ahmed bin Hanbel rahimehullah’a “Zengin bir adam zâhid olabilir mi?” diye sorduklarında, “Evet, malı arttığında sevinmiyor, eksildiğinde üzülmüyorsa o kişi zâhiddir” cevabını vermiştir. Hz. Ali radıyallahu anh ise zühdü şöyle açıklar: “Zühd, hiçbir şeye sahip olmaman değil, hiçbir şeyin sana sahip olmamasıdır.”
Hz. Süleyman aleyhisselam yeryüzünün gelmiş geçmiş en büyük krallığına sahipti. Cinler, rüzgârlar emrindeydi. Ancak kalbi Allah’a öylesine bağlı, öylesine mütevazı idi ki o, kralların değil zâhidlerin piriydi. Abdurrahman bin Avf radıyallahu anh Medine’nin en zengin tüccarlarındandı ama yedi yüz develik ticaret kervanını bir günde, hiç tereddüt etmeden İslam ordusuna bağışlarken kalbinde zerre kadar sızı hissetmedi.
Dünyaya esir olmamak; yılan oynatıcısının yılanı zehrinden korunarak ustaca tutması gibidir. Mal ve dünya yılan gibidir; avam onu tutarsa zehirlenir, kalp ehli tutarsa ona hükmeder. Eğer sermayen eksilecek diye gece uykuların kaçıyorsa, kriz zamanlarında Allah’a isyan ediyorsan, sen dünyayı ellerinde değil kalbinde taşıyorsun demektir. Ve kalpteki o ağırlık, seni cehennemin dibine kadar çeker.
6. DÜNYANIN NİMETLERİNDEN İSTİFADE ETMEK VE HAKİKİ ŞÜKÜR
İslam, meşru dairede dünya nimetlerinden faydalanmayı ve helal dairesinde mutlu olmayı asla kınamaz. Aksine, Allah verdiği nimetin eserini kulunun üzerinde görmek ister. Allah güzeldir, güzelliği sever.
Kur’an-ı Kerim bu konuda ölçüyü şöyle koyar:
“De ki: Allah’ın, kulları için yarattığı zîneti ve temiz rızıkları kim haram kılmış?” (A’râf, 32)
İyi giyinmek, estetik ve ferah bir evde oturmak, temiz ve helal gıdalarla beslenmek Müslümanın en doğal hakkıdır. Ancak burada iki büyük kırmızı çizgi, geçilmemesi gereken iki alevden duvar vardır: İsraf ve Kibir.
Giydiğin elbise seni kibirlendiriyorsa, bindiğin araç sana başkalarına tepeden bakma cüreti veriyorsa o nimet sana zehir olmuştur. Nimetten istifade etmenin tek meşru şartı, o nimeti verene “Şükür” etmektir. Şükür, yemeği yedikten sonra sadece dille kuru bir “Elhamdülillah” demek değildir! Hakiki şükür; o nimeti Allah’ın razı olacağı yolda kullanmaktır. Gözün şükrü Kur’an’a bakmak, aklın şükrü tefekkür etmek, malın şükrü infak etmek (zekat vermek), sağlığın şükrü ise namaz kılmaktır. Nimeti kullanıp da sahibine isyan eden kişi, dünyanın en büyük nankörüdür.
7. SERMAYEYİ EBEDİLEŞTİRMEK: NİMETLERİ AHİRETE VESİLE KILMAK
“Peki kazandığım bu dünyalığı, yıllarımı vererek elde ettiğim bu makamı nasıl ebedi hale getirebilirim? Ölümle her şey sıfırlanacak mı?” diyorsan, reçete apaçık ortadadır: İnfak (Sadaka-i Cariye) ve Hizmet.
Fani olan malı, baki olan ahiret yurduna transfer etmenin, yani faniyi ebedi kılmanın tek yolu onu Allah için, O’nun kulları için harcamaktır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem o ürpertici gerçeği yüzümüze şöyle haykırır:
“Ölüyü kabre kadar üç şey takip eder: Ailesi, malı ve ameli. İkisi geri döner, biri onunla kalır. Ailesi ve malı geri döner, ameli ise onunla baş başa kalır.”[3]
Ey mal biriktiren kardeşim! Ölüm meleği o aniden gelen randevusuyla kapını çaldığında, banka hesapların, uğruna yıllarını heba ettiğin arsaların ve hisse senetlerin seninle o daracık kabre girmeyecek. Seninle gelecek olan tek şey: o paradan bir yetime verdiğin sıcak lokma, o makamınla bir mazluma ettiğin yardım, o ilminle geride bıraktığın hayırlı bir eserdir.
Malını kendi ellerinle önceden ahirete (ebedi bankaya) göndermezsen, o mal senden sonra mirasçılarının dünyevi zevki, senin ise kabirdeki azabın (vebali ve hesabı) olacaktır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, kestiği koyunun etini dağıtan Hz. Aişe’ye “Geriye ne kaldı?” diye sormuştu. Hz. Aişe “Sadece kürek kemiği kaldı” deyince, Efendimiz o muazzam ufku çizdi: “Desene ey Aişe, kürek kemiği hariç hepsi bizim oldu (ahirete kaldı)!” [4]
O GEMİYE SU ALDIRMA, BATARSIN!
Sözün özü ey kardeşim!
Bu dünya, geçici bir konaklama yeri, gölgelenip gidilecek bir ağaç altı, sonbaharda kuruyan bir yaprak gibidir. Çalış, çabala, ter dök, kazan, helalinden ye ve iç. Ama asla o fani şeyleri kalbine put yapma. Makamınla, şöhretinle, parayla kibirlenip de yoksulları ezme.
Unutma; kefenin cebi yoktur. Kendilerini ilah sanan Firavunlar da, hazinelerinin anahtarlarını develerin taşıdığı Karunlar da, o devasa servetlerini bu dünyada bırakıp çırılçıplak bir halde kara toprağın altına girdiler. Sen onlardan olma!
Sen, kazandığı her kuruşu cennete girmek için bir basamak yapan, dünyayı avuçlarında sıkıca tutan ama kalbinin kapılarını ona sımsıkı kapatan ariflerden ol.
Gel, bugünü bir milat kabul et. Zihnini yiyip bitiren o “daha çok, daha lüks” hırsını, tükenmek bilmeyen o rekabet krizini bir kenara bırak. Rızkı verenin Allah olduğunu, senin görevinin sadece helal dairede gayret etmek olduğunu kalbine fısılda.
Ve ellerini semaya açıp de ki: “Rabbim! Dünyayı ellerimde bir araç olarak tutmayı fakat kalbime bir put olarak sokmamayı bana nasip eyle. Beni, yaratılış gayesini unutup da dünya hırsıyla helak olan gafillerden eyleme. Çalışmamı ibadet, kazancımı helal, harcamamı Senin yolunda infak eyle. Bana, nimetlerine şükreden, o nimetlerin esiri olmayan ve emanetini ahiret yurduna selametle taşıyan hür bir kalp bağışla.”
Selam ve dua ile...
[1]. Ahzâb, 72
[2]. Tirmizi, Zühd, 44
[3]. Buhari, Rikak, 42
[4]. Tirmizi, Sıfatü’l-Kıyâme, 33

