Çok bilinen, çok konuşulan, çokça tekrarlanan, göz önünde çok olan şeylerin özlerini yitirdiği malumdur. Dilimize pelesenk ettiğimiz şeylerin gönlümüzde gün be gün eridiğini, hiç değilse mevki kaybettiğini hepimiz tecrübe etmişizdir. Önem verilen bir şeye adanan çabaların zamanla o şeyi tüketen sebebe dönüşmesi hadisesi gerçekten ilginçtir. Bir şeyi çokça gündem edeceksiniz, aklınızda ve kalbinizde ona geniş bir yer ayıracaksınız, dert edinip çareler arayacaksınız ama tüm bunları yaparken attığınız her adım sizi o şeyden biraz daha uzaklaştıracak, önemini hâlâ koruyor gibi gözükse de içten içe değer kaybedecek. İstisnaları olsa da durumlar genelde böyledir. İlk etapta paradoks gibi gözüken bu hususun hayatımızda onlarca örneği var. Her şeyin zıddı ile kaim olduğu bu kainatta insanoğlu bazen dengeleri karıştırabiliyor maalesef.
Güncel bir örnekle şöyle izah edelim. Bugün Filistin meselesi hepimizin gündeminde olan bir mesele. Günü tamamladığımızda bu gündeme dair bir şeyleri mutlaka görüyor, okuyor, dinliyor ya da konuşuyoruz. Gönül dünyamızda buna yer verip günlük hayatımızda alan da açıyoruz. Ama her ne hikmetse Filistin davası taşıması gereken özden mahrum kalıp yüzeysel, sığ bir noktaya evrilmekten de kurtulamıyor. Amelden geri kaldığımız her yeni gün bu davayı gönlümüzde biraz daha eritiyor. Aksi yönde çabalasak da netice değişmiyor. Peki bu durum herkes için böyle midir? Aslında istisnaları var. Mesela “Selahaddin Eyyûbî” örneğine baktığımızda resim tamamen değişiyor. Kudüs’ü gerçek anlamda dert edinen, dilinden düşürmeyen, onunla yatıp onunla kalkan, rüyalarını onunla güzelleştiren Selahaddin’de netice hiç böyle olmadı. Bilakis bu dava için attığı her adım onu hedefine biraz daha yaklaştırdı. Ve sonunda çok arzuladığı Kudüs’üne bir fatih olarak kavuştu.
Buradan varmak istediğimiz sonuç şu: Hayatta değer verdiğimiz hususlarda başarılı olmak istiyorsak yapmamız gerekenlere son derece dikkat etmek zorundayız. Değilse kıymet verdiklerimizi bazen kendi ellerimizle heba edebilir, iyi niyetlerimizin görünmez duvarları arasına hapsedebiliriz. Başarısızlık her zaman dış etkenlerden ya da eksik yapılanlardan kaynaklanmaz. Bazen bir şeye fazlaca odaklanmak da hata yaptırabilir. Aşırı odaklanma bazı şeyleri daha iyi görmemize vesile olurken bazı şeylere de körleşmemize sebebiyet verebilir. Bu da neticede kişiye başarısızlık olarak geri döner.
Çok odaklandığımız, çokça gündem edip hakkında konuştuğumuz ve bu suretle birtakım sınırlara mahkum ettiğimiz dertlerimizden birisi de kulluğumuzdur. Müslümanlar olarak bu hayattaki önceliğimiz elbette kulluğumuz olacaktır. Bu sebeple gayemiz olan şeyi dert edinip konuşmaktan daha doğal bir şey de yoktur. Bilakis aklımızda, kalbimizde ve dilimizde yer bulmaması garabet addedilir. Ancak sıkıntı teşkil eden taraf başka yönlerdedir. Az evvel Filistin meselesinde vardığımız sonuç burada da birebir karşımızda durmaktadır.
Selahaddince davranamadığımızda Filistin davası dillerimizde nasıl laçka bir hal alıyorsa hakiki anlamda Abdullahlar olamadığımız zaman da kulluk davamız hafifleşmekte, değer kaybetmektedir. İş bu noktaya geldiğinde ağızdan çıkan her söz, özde karşılık bulmayan her hareket bizi hedefe yaklaştıracağı yerde daha da uzaklaştırmaktadır. Aslında yapılan şey bir nevi kaş yapayım derken göz çıkarmaktır.
Allah’a kul olmak ciddi bir iştir. Herkes kul olamaz, Rabbimiz de herkese kulum demez. Müfessirlerimiz “İsra Sûresi”nde geçen “abdihi/ kulunu” ve “ibaden lena/ kullarımız” ifadelerini bu bağlamda dakik bir şekilde incelemişler. Ulemaya göre, birinci ifadedeki izafet kalıbı Rabbimizin kulum dediği kişiyi yani Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’i gerçek anlamda sahiplendiğini, onun kulluğundan razı olduğunu belirtirken ikinci ifadedeki beyan tarzının bunun aksini göstermesi muhtemeldir. Çünkü Rabbimiz burada “ibadena” değil “ibaden lena” diyerek aradaki bağlantıyı başka bir harf ile kesmiş, iltisakı koparmıştır. Demek ki ifadede de hakikatte de kişinin kulluğu ile Rabbi arasındaki bağı kesen şeyler olabiliyormuş. Kul kendini kul olarak görse de Rabbi onu kulum diye kabul etmeyebiliyormuş.
Kulluk arzumuzun hakiki anlamda gerçekleşmesini istiyor ve Rabbimiz tarafından sıkı bir şekilde sahiplenilmek istiyorsak bunun çok açık gereklilikleri var. Bunları yerine getirmeden bu sonuca varmak mümkün de değil. Niyetlerimizi amele dökmediğimiz sürece konuşmanın da bir anlamı olmayacak elbet. Belki de bizi yer yer aldatan, altı boş kuruntulara sevk eden, hak etmediğimizi hayal etme cüretine sevk eden şey Rabbimizin geniş rahmetidir. Filhakika Rabbimizin rahmeti geniştir ve hiçbir kulun bu rahmetten ümidini kesmesi caiz de değildir. Ancak bizim için fayda doğuracak bu hususun şeytan ve nefisler tarafından sabote edileceği yerler de olabilir. Nitekim Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bizleri bu konuda açıkça uyarmıştır:
“Akıllı kişi, nefsine hakim olan ve ölüm sonrası için çalışandır. Aciz kişi de nefsini duygularına tabi kılan ve Allah’tan (amel etmeden) dileklerde bulunup durandır (bunu yeterli görendir).”
Tirmizi, Kıyamet, 25.
Bu nebevi ikazı işitenler olarak şu muhasebeyi yapmakla mükellefiz: Kulluğumuzda eksik kaldığımız, hata ettiğimiz yerlerde Rabbimizin rahmetinden ümitvar olmakla bu rahmeti suistimal etmek arasındaki dengeyi gerçekten kurabildik mi? Aslında mesele bundan ibarettir. Bir yandan rahmeti ümit etmek öte yandan gazaptan endişe duymak ve bu esnada eksik amellerimizi tastamam kılmaya çalışmak ana gayemiz olmalıdır. Bu denge şaştığında aldananlardan olmak kaçınılmaz olacaktır.
Günümüzde değişik değişik Müslüman portreleri zuhur etti maalesef. Bayramdan bayrama namaz kılan, oruç tutmayan ama iftar davetlerine iştirak eden, zekattan bihaber olan ama nam yapacak yardımlarda bulunan, günde beş kez kıble olarak görmediği Kabe’ye sosyal aktivite olarak gidip umre yapan gönlü temiz, samimi, dilden Müslümanlar... Ya da bunlar kadar olmasa da kulluğunu sadece dini mekanlara, belirli özel zamanlara ve üç beş ibadete hasredip hayatını dünyalık meşguliyetlerine adayan, fırsat buldukça Rabbine yönelen part time Müslümanlar… Bir de menfaatine uyduğu sürece kulluğunu hatırlayan ama çıkarlarının tehlikeye girdiğini görür görmez meydandan kaçan kıyı köşe Müslümanları… Örnekleri çoğaltmak mümkün. Buradaki maksadımız elbette kuru bir tenkit yapmaktan öte. Kendi kulluğumuzu, kendi insanımızı, aynı gemideki komşularımızı konuşuyor ve derdimize çareler arıyoruz. Sahabelerin ortaya koyduklarıyla kendi hasılatımızı karşılaştırıyor ve karşımıza çıkan tablodan dolayı mahzun oluyoruz. Ve en önemlisi Rabbimizin tarif ettiği şu kimselerden olmaktan korkuyoruz:
“İnsanlardan kimi de Allah’a bir kenardan (yarım yamalak) ibadet eder. Eğer kendine bir hayır dokunursa onunla tatmin olur ve eğer başına bir bela gelirse yüzüstü döner. O dünyayı da ahireti de kaybetmiştir. İşte bu apaçık bir kayıptır.” (Hac, 11.)
Eskiden büyüklerimiz böyle kişiler için “aşın koyusunda işin kıyısında” derlermiş. Arzuladığımız şey böyle olmaktan uzak olup her şeyimizle Rabbimize boyun eğmek ve O’nun razı olduğu bir hayatı yaşamak. Arzularımızdan, zamanımızdan, malımızdan, canımızdan ve gayrısından feragat edip Allah’a hakiki kullar olmak. Aynı şu ilahi beyanda belirtildiği gibi…
“De ki: Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm hep alemlerin Rabbi olan Allah içindir.” (En’am, 162)
İçinde bulunduğumuz şu dönem aslında her şeyi özetlemektedir. Müslümanların hâl-i pür-melâli ortada. Geldiğimiz bu nokta ihmal ettiğimiz, eksik bıraktığımız kulluğumuzun acı bir faturası.
Tüm benliğimizle Allah’a kul olamadığımız sürece bu halin değişmesi mümkün gözükmüyor. Arta kalan vakitlerle bu işi yürütmeye çalıştığımız sürece arta kalan insan muamelesi görmekten kurtulamayacağız.
Müslümanın kanı, canı, malı hep ucuz olacak. Tek çare kulluğumuzu gözden geçirip yeniden bismillah demektir.

