Fotoğrafların Dili – İmran Kılıç Sevim / 2026 Eylül / 166. Sayı

Es selamü aleyküm ve rahmetullah. Hamd Celil, Adl ve Muntakim olan Allah’a azze ve celle, O’nun selamı tüm Nebi’lerin, Rasûllerin, ulemanın ve alem-i İslam’ın üzerine olsun. “Fotoğrafın Dili” başlıklı köşemizin bu ay ki yazısında küçük yaşına rağmen yalnızlığın, kimsesizliğin yükü belini bükmüş kardeşimizin duygularını anlamaya ve anlatmaya çalışacağım.

Küçük bir çocuğum. Ümmetin yükü var omuzlarımda. Bir sırt çantam var. Nice cansız minik bedenler taşındı onda kalem kitap yerine. Koşarak heyecanla gidemedim hiç okula. Dizlerimde bir ağırlık var. Kaldıramıyorum. Sanki beton dökmüşler ayaklarıma. Açlık ve susuzluktan olsa gerek. Ya da yapayalnız kalmış olmanın yükünden.

Nereye gidiyorum? Bilmiyorum. Okulum yok. Evim yok. Annem yok. Babam yok. Kardeşlerim… Hiç birisi yok. Sahi insan kalabalıklar içinde yapayalnız kaldığında nereye gider? En uzun yolculuktur ya insanın içi. Ben bu yolculukta kayboldum galiba. Her fikir ayrı bir kamayla delip geçiyor kalbimi. Beynimde sayısız uğultu. Tepemden geçen bombaların, füzelerin sesini duymuyorum bile. Bir kısır döngü içinde tüm fikirlerim. Önce neden böyle oldu? Biz onlara ne yaptık? Peki ya ailem? Neden beraber şehit olmadık? Neden beni yalnız bıraktılar? En önemlisi ümmet nerede? Sayısız Müslüman var her gün “Mü’minler ancak kardeştirler” (Hucurat, 10) ayetini okuyan. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in “Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.”[1] hadisini bilen. Peki nerede bu mü’minler? Türk şair Sezai Karakoç’un “Kardeşiz demek yetmez. Habil misin, yoksa kabil mi? Onu netleştirmek lazım” dediği gibi. Gerçekten kardeş miyiz tüm mü’minlerle? Şayet kardeşsek siz de bizim gibi acı çekiyor açlıktan kum yiyor musunuz? Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in dediği gibi sizde uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutuluyor musunuz? Cevabınız ‘evet’se biz neden bu haldeyiz? Cevabınız ‘hayır’sa zaten sorgulamıyorum.

Hayal kurarak ilerliyorum. Yoksa adım atacak halde değilim. Sırt çantamda tertemiz okul kitaplarım, renkli kalemlerim olsun. Bir de yemek. Daha önce hiç tatmadığım ama şehrimin meşhur yemeği olan felafel. Annem çok güzel yaparmış bu yemeği. Annem… Keşke hayatta olsa. O hayatta olsa belki bunların hiçbiri zor gelmezdi. Aç olsam da en azından şu koca dünya denilen yerde sığınacak bir limanım, kollarında teselli bulacağım birisi olurdu. Keşke okuldan çıkınca hemen ona sarılmak için koşarak evimize gelsem. Bir evde kalmayalı o kadar uzun zaman oldu ki! Evimiz hangi şekilde ne zaman yıkıldı onu bile hatırlamıyorum. Tek bildiğim aziz Gazze’nin enkaz dolu sokaklarındaki çadırlar…

Enkazlara bakarak düşünüyorum. Şu ev… Kimleri konuk etti? Ne kadar mutlu bir aile vardı içinde kim bilir? Kimlerin hayalleri kaldı o enkazın altında? Peki şu ilkokul… Çocukların çoğunluğunun şehit olmasından dolayı öğrenci yok diye kapatılmıştı en son. Şimdi enkazların arasında sadece tabelası ve birkaç masa parçası görünüyor. Nice hayallerle geliyordu buraya çocuklar. Cıvıl cıvıl çocuk seslerinin yerini bomba, silah sesi almış. Cennet kokan bu sokaklar genizleri yakan barut kokusunu kuşanmış üstüne hiç çıkarmamacasına. Eğreti durmuş. Kudüs’ümün her sokağı portakal, limon kokmalıydı! Her köşe başında İsrail askerlerinin sıkı denetiminden geçip değil de güven içinde dolaşmalıydık doğduğumuz, her bir karışını yüzler hatta binlerce şehit kanı sulamış bu vatan topraklarında. Karşımızdaki zalim olduğu kadar korkak askerler kurşun kalemi dahi alıyorlar çantamızdan. Kesici/yaralayıcı aletmiş. Evet bir kalem. 3 parçaya bölünmüş tutulması zor olan bir kalem. Onların cesaretinden daha cüretkâr bizim kalemimiz. Çünkü her daim hakkı yazdı. Doğruyu söyledi. Zulmü duyurdu. Mazluma rahmet, zalime zillet oldu. Onları kendi karanlığında boğdu. İşte bundan sebep bir kalemden dahi korkuyorlar. Son model bombalar, belki de daha önce hiç kimsenin görmediği silahları var. Ama onlar elimizdeki bir sapan taşından korkuyor. Çünkü Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisinde dediği gibi taşların bize “Ey Müslüman, Ey Allah’ın kulu, şu arkamdaki Yahudidir. Hemen gel de öldür onu!” diye haber verdiğine onlar da inanıyorlar. Küçük bedenler olmamıza rağmen Aksa’nın muhafızı olmanın onuru yetiyor hepimize. Tek korkumuz bir gün emellerine ulaşıp yıldız gibi geceleri süsleyen Aksa’mızı yıkıp yerine mabedlerini inşa etmeleri. Bunun olmaması için küçük-büyük hepimiz elimizden geleni yapıyoruz. Mücadelemiz, direnişimiz ebabiller filleri devirinceye dek devam edecek. Ya Kaviyy ve Müheymin olan Allah azze ve celle bizi muzaffer kılar ya da biz bu yolda canımızı da kanımızı da feda ederiz.

Hiçbir yaratılmışa reva olmayacak kadar zulmü başımıza sağanak yağmur gibi yağdıran bu milletin kimden soralım hesabını? Kim sorsun? Verilen binlerce şehit çocuğun kanı ikna etmedi mi buralardan vaz geçmeyeceğimize? Peki ya sakat bırakılanlar ya da henüz dünyaya bile gözlerini açmadan annesinin karnında öldürülen minik bedenler? Büyük abiler, ablalar, anneler babalar ve diğerleri… Hangi birisini saymalı? Bunca kan, bunca şehit, bunca feda edilmişlikler… Hâlâ ümmetin uykusunu kaçırmıyor mu? Bu kadar mı derin uykudasınız? Uyanın ey Müslümanlar! Kardeşleriniz birer birer değil topyekûn cennete koşuyor. Uyanın ey Müslümanlar! Gazze’nin şehitleri cenneti dolduruyor.

Ümmetin yükünü omuzlamış tüm direnişçilere ithafen…


[1]. Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66