Es selamü aleyküm ve rahmetullah. Hamd Mu’îd, Muhyî ve Fâtır olan Allah azze ve celle’ye, O’nun selamı tüm nebi’lerin, rasûllerin, ulemanın ve alem-i İslam’ın üzerine olsun.
Ben Rim. Sizler dedemiz Khaled Nabhan’la oynayıp eğlendiğimiz videolardan tanıdınız beni. Dedemle oynamayı çok seviyordum. Henüz yaşım çok küçük olduğu için anlayamıyordum neler olduğunu. Her gün baskınlar, her yerde değişik kıyafetli kocaman silahları olan askerler, bomba sesleri, hiç dinmeyen silah sesleri. İlk başlarda çok korksam da zamanla alışmıştım galiba. Dedemle oynarken o kadar eğleniyordum ki; hiçbir sesi duymuyordum. Ya da belki duymamam için o beni bunca eğlendiriyordu. Yaşadığımız Nuseyrat Mülteci Kampı’nda benimle yaşıt onlarca çocuk var. Onlarla da oyunlar oynuyorduk fakat dedemle oynamak bir başka. Dedem ve babam diğer görmediğim yerleri anlatırdı bana. ‘Tanı. Tanı ki; nerelerin bizim olduğunu ve zorla elimizden alındığını bil. Bil ki; bir gün özgürlüğe kavuştuğumuzda yabancılık hissetmeden gezebil.’ Yaşadığımız yer bana o kadar büyük geliyordu ki daha büyük bir alan düşünemiyordum. Ben herkes bizim gibi yaşıyor zannederken, savaşın, katliamın uğramadığı, küçücük bedenlerin cennete uçmadığı, oyunların yarım, gülüşlerin eksik kalmadığı, çocukların oyun arkadaşlarının her gün birer birer öldürülerek eksilmediği yerler de varmış. Çok şaşırmıştım. Renk renk kuşlar, çiçekler varmış mesela. Ben gökyüzünde sadece uçaklar görüyorum. İnsanları öldüren uçaklar… Gökyüzü kuşların değil miydi? Neden kuşlardan çok insan öldüren uçaklar yaşıyor orada? Keşke onları hiç görmesem. Renkli kalemler, defterler varmış. Ben de okula gitmek isterdim. Büyüyebilseydim! Affedersiniz. Yaşayabilseydim demeliydim! Her şeye rağmen çok mutluydum. Çünkü dedem bana her şeyi öğretiyordu. Mesela Peygamberimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem zamanında da kız çocukları öldürülmüş. Üstelik aileleri onları öldürürmüş. Sonra Peygamberimiz gelmiş ve kız çocukları öldürülmemeye başlamış. Keşke şimdi de gelse. Belki şehit edilen binlerce çocuk yaşardı. Belki ben de yaşardım.
Dedemle oyun oynarken yine insan öldüren uçaklar geçmiş üstümüzden. Bu defa onları görmemiştim. Daha kötüsü bu dedemi son kez görüşüm, onunla son kez oynayışımmış. Gülüşlerimiz son kez çınlamış kulaklarımda. Aniden durdu her şey. Her yer kapkaranlık oldu. İşgalciler hava saldırısı düzenlemişler. Ben ve abim Tarık bir daha asla o korkutucu uçakları, değişik giyinen askerleri görmeyeceğiz. Çünkü onlar bu defa bizi de öldürdü. Tarık abim bense henüz 3 yaşındaydım. Öldüğümde dedem cansız bedenime sarılmış vakur bir duruşla küpemi düzeltiyordu. Sanki ölmemişim. Sadece uyuyormuşum gibi. “Rûhu’r-Rûh” demişti bana. “Ruhumun Ruhu”. Vahşice katledilmemin ardından çok geçmeden dedem de öldürülmüştü. Gazze’nin acıyla yoğrulmuş topraklarında dünyanın kalbine silinmez bir sızı gibi kazınmıştı kucak yerine mezara sığdırdıkları küçük bedenimizin toprağa düşmesi, yarım kalan oyunlarımız ve gülüşlerimiz…
Zaman akıp geçerken, bombaların yıkamadığı umudun ortasında taptaze bir umut daha filizlendi. Yıkıntıların arasından, acının tam kalbinden yeni bir nefes, taptaze bir haykırış yükseldi göğe. Benim bir kardeşim oldu! Böylece ona verilen isimle bir kez daha yankılandı adım: Rim
Babam ismini “Rim” koymuş. Benim ismimi yaşatması için. Ah Rim! Sen benim ismimi yaşatırsın da bu katiller seni yaşatırlar mı? Ashâb-ı Uhdud’daki gibi tek suçumuz Aziz ve Hamid olan Allah azze ve celle’ye iman değil mi? Yaşasaydım sana ninniler söylerdim. Dedemle birlikte eğlenceli oyunlar oynardık.
Güzelciğim, kardeşim… Babam Ali Badwan “Rim’in adı yeniden evimde hayat buldu. Bir isim yeniden doğdu. Allah’ım… Sana emanet ettiğim bir Rim’im var, bir de bana emanet ettiğin Rim’im. Rabbim, bizden ayrılanı rahmetinle kuşat; bize geleni ise muhafaza eyle. Onu güzel bir şekilde yetiştir. Onu Saliha ve Kur’an’ını ezberleyen kullarından eyle. Onu bizim için göz aydınlığı ve gönül huzuru kıl. Rim gitti… Ama adı kalbimden hiç gitmedi. Ve bugün, onun adı yeniden kucağıma döndü. Hoş geldin Rim… Hoş geldin ruhumun yoldaşı. Uzun bir ayrılığın ardından kalbime gelen tesellim ve gönlümün yarasına şifa olan kızım!” diye dualar etmiş sen doğduğunda.
Sen ölümün kök salamadığı, acının sindiremediği bir coğrafyanın müjdesisin. Bir elinde ablanın masum hatırası, diğer elinde bu toprakların hür geleceği duruyor. Sana her baktıklarında sadece seni değil, hiç sönmeyen umut ışığını, direnişi de görecekler. Hoş geldin dünyamıza, hoş geldin acının bağrında açan güzel çiçeğim. Seni bağrına basan her kol, bir halkın tükenmeyen ümidini kucaklayacak. Allah Teâla ömrünü uzun, hayırlı, imanlı ve bereketli etsin. İnşallah babamızın duasındaki gibi Kur’an’ı ezberleyenlerden olursun. Belki mezarıma gelip bana da okursun. Senin sesini duyarım o zaman. Geldiğin zaman bana özgür Aksa’dan, türlü anılar biriktirdiğimiz, oyunlar oynayıp eğlendiğimiz kampımızdan ve çiçek kokan annemizden, güçlü babamızdan haberler getirirsin…

