Son Arama: Cennette Görüşmek Üzere
Es selamü aleyküm ve rahmetullah. Hamd Latif, Vekîl ve Selam olan Allah’a (azze ve celle), O’nun selamı tüm Nebi’lerin, Resul’lerin, ulemanın ve alem-i İslam’ın üzerine olsun. “Fotoğrafın Dili” başlıklı yazımızın bu sayısında vedalaşamadan annesine veda eden bir kardeşimizin duygularını anlamaya ve anlatmaya çalışacağım.
Sıcak bir Gazze günü ayrıldım annemden, yaşama ve müdafaa mücadelesi verdiğimiz mahallemizden. Gittiğim mesafe çok uzak olmamasına rağmen her ayrılışımda olduğu gibi bu kez de uzun uzadıya hayır dualar edip beni emanet etti alemlerin Rabbi’ne; barut, toz, kan kokularına rağmen mis kokusu hiç değişmeyen güzel annem.
Havada bugün başka bir koku var. Etrafı bir başka görüyorum. Sesler bir başka. Her yer yeniden canlanmış gibi. Ama nedense hiçbirisi ilgimi çekmiyor. Her gün beni takip eden oyunlar oynayıp bulduğumuz bir parça ekmeği bölüştüğümüz kediler bile. Yeşeren ağaçlar, çimenler umut verirdi bana. Ağır şartlar altında geçen sert kışlardan sonra yaz yeni bir hayat, yeni bir umut demekti. Fakat gözüm bunların hiçbirisi aramıyor artık. Tüm zorluklara rağmen mutluyum. Sanki zafer kazanmışız, Aksa’m kurtulmuş, biz kurtulmuşuz. Zaten kutsalımız esirken biz nasıl özgür olabiliriz ki? Bu özgürlüğü hissediyorum ruhumda. Sanki tüm prangalardan, zincirlerden kurtulmuşuzcasına. İçimdeki manasız hisleri düşünerek kontrol noktalarından geçtim. Biraz ilerde İsrail askerleri görünüyor. Usulca yanlarından geçip komşumuz Şeyh Ebu Muhammed’in çadırına gideceğim. Şeyh Ebu Muhammed sık sık ziyaret ettiğim ve nasihat dinlediğim biri. Basiret sahibi oluşu, sözlerindeki tevekkül ve teslimiyet her defasında yeniden dirilişi, zaferi muştuluyor sanki. Şeyh Ebu Muhammed çok ağır şeyler yaşamasına rağmen koca bir dağ gibi duruyor. Evlatlarını, eşini, hatta torunlarını şehit vermiş. Şuan engelli bir torunu ile birlikte yaşıyor. Yaslandığı asası ile vakur yürüyüşü bizlere umut verirken işgalci siyonistlere korku salıyor. Onların ellerinde son model silâh varken tek bir asa ile direnip nice zaferler kazanmış. Hatta derler ki yaşlı haline rağmen bir işgalci askeri asasıyla öldürmüş. Onun direnişi her zaman ilham olur biz gençlere.
İşgalci askerler aralarında bir şeyler konuşup yolun kenarında oturan Filistin’li gençlerin olduğu yöne doğru gelmeye başladılar. Molozların arkasında olduğum için beni fark etmediler. Silahlarını gençlere doğrultup diz çökmelerini istediler. Direnenleri silah zoruyla, tekmeleyerek karşıdaki yıkılmış, sadece geriye yarım bir duvarı kalmış okulun bahçesine topladılar. Dönüşümlü olarak dövmeye başladılar. Öyle ki bırakın ayağa kalkmayı ayakları yere basamaz hale gelmişti gencecik fidanlarımızın. Dayanamazdım onlara sırf Müslümanlar diye yapılan bu zulme.
Onların silahları için kurşun gerekirken bastığımız her yer bizim silahımız. Her yer taş. Adeta nerde olursan ol karşına çıkan yahudiyi öldür. İşte sana taş. Al ve at dercesine. Bir yumruktan biraz daha büyük bir taşı fırlattım “Onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı. Bunun da müminleri güzel bir imtihanla denemek için yaptı. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir.” (Enfal, 17) ayetini okuyarak. Tam isabet! Kaskı olmayan işgalci askerin tam gözünden vurdum. O çektiği acıdan dolayı bağırıp küfürler savururken diğer askerler beni fark edip kurşun yağdırdı. Saklandığım için isabet etmedi. Beni yanlarına çağırdılar. Gidemezdim. Çünkü anneciğimin benden başka kimsesi kalmamıştı. Biliyordum ki bu süreçte topladıkları hiçbir genç tekrar evine dönmemişti. Üstelik akıbetleri de meçhuldü. Ne hapishanede oldukları, ne sürgün edildikleri ne de öldürüldükleri bilinirdi. Psikolojik travma yaşatmak için yaşayan çoğu kişiye aileleriniz öldürüldü derlerdi. Öldü bilinenler yıllar sonra hapishaneden çıkıp gelirdi. Tüm bunları bilip de şahit olurken nasıl yaptıkları zulme karşı sessiz kalabilirim ki?
Ah anneciğim! Bunlar öyle zalimler ki serçeyi göğe küstürür, çiçeği toprağa kırdırırlar. Yerin ve göğün Rabbi olan Allah hiç hakkını almaz olur mu onlardan? Bugün yer bir başka güzel, gök bir başka. Havada şehadet kokusu var anne. Esen hafif bir rüzgâr getirsin kokumu sana. Tıpkı Yusuf’unun kokusunu fersah fersah ötelerden babacığı Hz. Yakup’a götürdüğü gibi.
Ben gitmeyince leşin üstüne üşüşen akbabalar gibi üşüştüler üstüme. Yaka paça tutup yerlerde sürüklediler. Joplarıyla dövüp suratımı tekmelediler. Hınçlarını alamayıp kurşun yağmuruna tuttular. Kaç kurşun yedim bilmiyorum. Her ne şartta olursa olsun Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selem)’in annelere verdiği önemden ötürü asla yanıtsız bırakmadım aramalarını. Asla ikinci kez çağırmadın beni. İsmimi söylediğin an hemen yanındaydım. Üzgünüm anne. Özür dilerim. Bu kez açamayacağım telefonunu. Bu kez telefonum çalıyor ama cevap veremiyorum sesine. Oğlun şehit oldu anne. Cennette görüşmek üzere.



