Sosyal Medyadaki Linç Kültürü(!) Ve Hüsnü Zannın Kaybolan İzi
İnsan ilişkilerinin temelini, birbirimize karşı beslediğimiz niyetler ve kurduğumuz cümleler oluşturur. İslam ahlakı, bireylerin ve toplumun huzuru için bu niyetlerin her zaman iyilik ve emniyet üzerine kurulmasını esas alır. Bu huzur ortamını sağlayan en önemli ahlaki değerlerden biri de insanlar hakkında her zaman iyi düşünmeyi öğütleyen hüsnü zandır.
Mümin, elinden ve dilinden diğer insanların emin olduğu kimse olarak tanımlanırken, aslında toplumsal barışın en büyük kalesi inşa edilmiştir. Bu kalenin anahtar kelimelerinden biri, muhataba dair beslenen güzel niyet, yani hüsnü zandır. Yüzyıllar boyunca İslam toplumlarının adalet, merhamet ve bir arada yaşama kültürünü besleyen bu yüce haslet, ne yazık ki modern zamanların en büyük dönüşüm alanı olan dijital mecralarda derin bir yara almaktadır. İletişim araçlarının hızlandığı, mekânın ve zamanın daraldığı yeni dünya düzeninde, insanlık hiç olmadığı kadar geniş kitlelerle bağ kurma imkanına erişmişken, aynı hızla kalbi bağlarını ve ahlaki sorumluluklarını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bugün dijital çağ, getirdiği kolaylıkların yanı sıra, ruh dünyamızı kuşatan küresel bir marazı da beraberinde taşımaktadır: Suizan salgını…
Sosyal medya mecraları, insanın kendisini ifade etme arzusunu ve sesini duyurma ihtiyacını adeta sınırsız bir özgürlük aldatmacasıyla beslemektedir. Ancak bu yeni sosyal alan, fiziki temasın getirdiği sorumluluklardan, göz göze gelmenin doğurduğu fıtri hayadan yoksundur. Ekrana yansıyan harflerin, piksellerden oluşan görüntülerin arkasında kanlı canlı, onuru ve ruhu olan bir insanın varlığı, dijital dünyanın hızı içinde kolayca unutulabilmektedir. Bu durum, İslam ahlakının en çok sakındırdığı gıybet, tecessüs ve suizan gibi manevi hastalıkların yaygınlık kazanmasına zemin hazırlamaktadır.
Eskiden mahalle aralarında, dar çevrelerde sınırlı kalan ve sahiplerini vicdani bir muhasebeye zorlayan ahlaki zaaflar, bugün milyonların izlediği sanal mahfillerde normalleşmekte, hatta alkış toplayan birer performans unsuruna dönüşmektedir. İslam ahlakı, klavyenin tuşları arasında silinirken, mümince duruşun temel şartı olan “kardeşinin ayıbını örtmek” ilkesi, yerini “beğeni” ve “paylaşım” uğruna ayıpları ifşa etme yarışına bırakmaktadır. İnsanın ahlaki yapısı, beğenilere kurban edilmekte ve ruhun derinliklerindeki suizan tohumları, dijital rüzgarlarla geniş coğrafyalara ekilmektedir.
Linç Kültürü ya da Dijital Cellatlık
Sosyal medyanın ürettiği en yıkıcı hususlardan biri, hiç şüphesiz adaleti, dengeyi, insafı ve merhameti tamamen dışlayan linç kültürüdür. Herhangi bir konuda, doğruluğu teyit edilmemiş tek bir cümle ya da bağlamından koparılmış kısa bir video, bir insanın hayatını yok etmeye yetecek bir öfke patlamasını tetikleyebilmektedir. Dijital meydanlarda toplanan kalabalıklar, meselenin önünü arkasını aramadan, muhatabın niyetini en kötü ihtimal üzerinden okuyarak adeta birer cellada dönüşmektedir. Oysa Kitabımız, Hucurat Sûresi’nde zannın çoğundan kaçınmamızı açıkça emreder ve zannın bir kısmının günah olduğunu beyan eder. Bugün engizisyon mahkemeleri gibi işleyen bu yapılar, ayetin işaret ettiği tehlikenin tam merkezinde durmaktadır.
Suizan, bir insanın sözünü veya eylemini en kötü niyetle yorumlama hastalığıdır ve linç kültürünün(!) temel taşıdır. İnsanlar, ekran karşısında hissettikleri sahte adalet duygusuyla, bir başkasının haysiyetini çiğnemeyi kendilerine hak görebilmektedir. Bu durum, toplumsal yapıda tamiri imkânsız çatlaklar oluştururken, bireyleri de sürekli savunma psikolojisi içinde yaşamaya, kendini gizlemeye veya samimiyetsiz bir uyum göstermeye zorlamaktadır. Ortaya çıkan bu tablo, İslam’ın murat ettiği adil ve merhametli toplum modelinin taban tabana zıddıdır.
Bilgi Kirliliği ve Hakikatin Bulanıklaşması
Linç kültürünü ve suizanı besleyen en büyük damar, dijital dünyayı işgal eden yoğun bilgi kirliliğidir. Bu dönemde, bilginin doğruluğundan ziyade, uyandırdığı duygu ve oluşturduğu algı önem kazanmıştır. Yalanın ışık hızıyla yayıldığı, doğrunun ise sesini duyurmakta aciz kaldığı bu ortamda, zihinler sürekli manipülasyona maruz kalmaktadır. Hucurat Sûresi 6. ayette buyurulan, “Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse, onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz” emri mucibi, dijital çağda hayati bir pusula olarak karşımızda durmaktadır. Ancak bilgi tüketiminin bu denli hızlandığı bir vasatta, araştırma, teyit etme ve tefekkür etme gibi zihni ve kalbi süreçler devre dışı bırakılmaktadır. Önümüze düşen her habere, her iddiaya sorgusuzca inanmak veya daha kötüsü, o haberi başkalarına ulaştırma hırsıyla hareket etmek, bizi farkında olmadan büyük bir vebalin ortağı yapmaktadır. Bilginin kirlenmesi, sadece zihinleri bulandırmakla kalmaz; insanların birbirine olan güvenini sarsar, kurumlara olan inancı zedeler ve nihayetinde hakikatin kendisini parçalayarak değersizleştirir. Hakikatin değersizleştiği yerde ise adalet yerini zulme, hüsnü zan ise yerini kronik bir şüpheciliğe bırakır.
Dijital çağın getirdiği bu ahlaki erozyondan kurtulmanın ve suizan salgınına karşı direnç göstermenin yolu, inancımızın köklerinde yer alan hüsnü zan ahlakını yeniden kuşanmaktan geçmektedir.
Hüsnü zan, safdillik veya dünyadan habersiz olmak demek değildir; aksine, insanı ve olayları okurken adaleti, merhameti ve vicdanı elden bırakmama basiretidir. Bir müminin, kardeşi hakkında aksi ispatlanana kadar hayır düşünmesi, onun hatasını gördüğünde bunu bir tecessüs ve ifşa malzemesi yapmak yerine, şefkatle düzeltme gayretine girmesidir. Sosyal medyanın bizi hapsettiği bu girdaptan çıkıp, insanı eşref-i mahlukat olarak gören o köklü bakış açısına dönmeye ihtiyacımız vardır.
Dijital mecraları kullanırken attığımız her adımın, yazdığımız her yorumun, beğendiğimiz her gönderinin amel defterimize kaydedildiği bilincini, yani ihsan şuurunu diri tutmak zorundayız. Ekranların soğukluğu, kalbimizin sıcaklığını yok etmemelidir. Eğer bu yeni dünyada ahlakımızla var olamazsak, teknolojinin sadece tüketicisi değil, aynı zamanda manevi değerlerimizin de yok edicisi konumuna düşeriz.
Hüsnü zannın kaybolan izini bulmak, modern dünyanın karmaşası içinde kaybolan insanlığımızı ve İslam’ın o zarif ahlak nizamını yeniden keşfetmek anlamına gelecektir. Bu ise sadece bir temenni değil, çağın getirdiği fitnelere karşı kuşanılması gereken ahlaki bir zorunluluktur.



