Kapak Dosya – Doç. Dr. Mustafa Ünal / 2026 Eylül / 166. Sayı

GİRİŞ

Fıkıh ve beşerî hukuk sistemleri amaçları doğrultusunda normlar ortaya koymuşlardır. Bu normları ortaya koyarken beşerî hukuk sistemleri üzerinde, mutluluğu sağlamak için nasıl bir yol izleneceğine dair tarih boyunca birçok görüş ortaya atılmıştır. Fıkıh ise temel gayesinin insanın dünya ve ahiret saadeti olduğunu belirtmiş ve buna yönelik ahlak ile bütüncül düzenlemeler oluşturmak için genel ilkeler ortaya koymuştur. Somut örnekler üzerinden bu durum rahatlıkla gözler önüne koyulabilecekken bu yöntem tercih edilmeyip bu çalışmada soyut biçimde hukuk sistemlerinin anlayışları incelenerek, kaynak ve ilkeleri doğrultusunda bu sistemler ile insanın mutluluğunu sağlamaları arasındaki bağ değerlendirilecektir.

SOSYAL DÜZEN KURALLARI

Modern öğretide hukuk, sosyal düzen kuralları arasında yer almaktadır. Sosyal düzen kurallarını birbirinden ayırarak din, ahlak, hukuk ve görgü kuralları şeklinde dört ana başlık altında tasnif eden modern dönem Batı öğretisi klasik dönemlerdeki tanımlamalarının dışına çıkmıştır. Klasik dönemde Batı’da da hukuk, din ve ahlaktan tamamen ayrı biçimde ele alınamamaktayken bugün ayrıştırılmıştır. Bu tasnifin en temel farklılığını din kurallarının müeyyidesinin uhrevi, ahlak kurallarının müeyyidesinin vicdani ve hukuk kurallarının müeyyidesinin cebri olması oluştururken, bu kuralların kaynaklarında da farklılaşmaya gidilmiştir.[1]

Sosyal düzen kurallarının kaynaklarının farklılaşması bu kurallar arasında çatışma olabileceği kabulünü de yerleştirmiştir. Örneğin kürtajın din kuralları tarafından yasaklanabilirken hukuk kuralları tarafından serbest bırakılabileceği, zinanın ve eşcinsel ilişkinin din ve ahlak kuralları tarafından yasaklanabilirken hukuk kuralları tarafından serbest bırakılabileceği kabul edilmiştir. Bu durum, insanların inançları, vicdanları ve yaşadıkları toplumun kanunları arasında çelişkiler içerisinde kalmalarına neden olmuştur. Kurallar arasında meydana gelen çatışmalar insanları yalnızca pozitif (yürürlükte olan) hukuku hem din hem de ahlak kuralları yerine kabul etmeye ve tüm davranışlarını buna göre inşa etmeye itmiştir. Bugün yükselen psikolojik rahatsızlıklar, intihar vakaları, insanların huzur arayışı içerisinde farklı yollara teşebbüs etmeleri bu kurallar çatışması sonucu varılan yeni durumun bir neticesidir.

HUKUKUN KAYNAĞI

Modern dönem Batı öğretisinde ahlak kuralları, uzun süredir birlikte yaşayan insanların bazı davranışları iyi bazı davranışları da kötü olarak nitelendirmeleri ile kendiliğinden ortaya çıkan, toplumun ortak vicdanından kaynaklanan kurallar olarak nitelenmiştir.[2] Ahlakın kaynağını doğrudan bir arada yaşayan toplum olarak kabul etmişlerdir. Hukuk kurallarının kaynağı açısından farklı tartışmalar söz konusu olmuştur. Bunlar iradeden kaynaklanan ve irade dışı kaynaklardan oluşan şeklinde ikiye ayrılabilir. İradeden kaynaklananlar ilahi irade kuramı, insani irade kuramı ve toplumsal sözleşme kuramı ile ifade edilmiştir. İlahi irade kuramı hukukun ilahi iradeden kaynaklandığını ifade ederken artık bu kuram Batı’da hukuk kurallarının kaynağı olarak görülmemektedir. İnsani irade kuramına göre gerek devlet gerek siyasi iktidar veya ekonomik iktidar olsun hukuk kurallarının insan iradesi ile koyulduğunu savunmaktayken; toplumsal sözleşme kuramı hukukun insanların uzlaşarak ortaya koydukları kurallar bütünü olduğunu ifade etmektedir. Hukukun irade dışı kaynaklardan oluştuğu yönündeki teoriler ise temelde doğal hukuk kuramı, tarihsel hukuk kuramı ve sosyolojik hukuk kuramı başlıkları altında tasnif edilebilir. Doğal hukuk kuramına göre hukuk kuralları doğada vardır ve insan bunu aklıyla bulur. Doğa, tarihi süreç içerisinde farklı şekillerde tanımlanmıştır. Tarihsel hukuk kuramına göre hukuk, tarihi süreçte kendiliğinden ortaya çıkmaktayken, sosyolojik hukuk kuramına göre hukuk toplumsal yaşam tarafından kendiliğinden üretilmekte olup, kanun koyucular bunu yalnızca saptamaktadır.[3]

İlahi irade kuramı ve doğal hukuk kuramı haricindeki kuramların kaynağının insan veya toplum olduğu genel biçimde görülebilir. Günümüzde beşerî hukuk sistemleri ilahi irade veya doğal hukuk kuramı ile şekillenmemekte ve insanı yahut toplumu kaynak almaktadır. Ancak insan veya topluma göre şekillenen kurallar insanların saadet içerisinde yaşamasını garanti etmemekte ve kötü görülen bir şeyin zamanla iyi, iyi görülen bir şeyin ise zamanla kötü görülmesine neden olabilmektedir.

Hukuk kuralları ile ahlak kurallarının kaynaklarının birbirlerinden ayrıştırılması ile son yüzyıllık süreçte önemli tartışmalar meydana gelmiştir. Örneğin İngiltere’de ve Amerika’da zina ve eşcinselliğin yasal olarak kabul edilip edilmemesi konusunda son 70 yıllık süreçte önemli tartışmalar yapılmıştır. İngiltere’de 1954’te bir komite toplanmış eşcinselliğin ve aleni olmayan fahişeliğin yasallaştırılması yönünde tavsiyede bulunmuştur. O tarihe kadar yasak olan bu fiillerden, bu komitenin tavsiyesi sonucunda “hukukun işi olmayan özel bir ahlak ahlaksızlık alanı kalmalıdır” denilerek aleni olmayan fahişelik yani zina yasal hale getirilmiştir. Eşcinsellik ise “[ceza hukukunun] işlevi kamu düzenini ve adabını korumak, vatandaşı rahatsız edici ve zararlı şeylerden korumak ve diğerlerinin zehirlenmesine ve bozmasına karşı, özellikle genç, bedence ya da akılca zayıf ya da tecrübesiz oldukları için savunmasız olanlara yeterli korumayı sağlamaktır…” gerekçesi ile yasallaştırılmamıştır. Amerika’da ise 1955’tarihinde aleni olmayan zina fiilinin yasak olmaktan çıkarılması hususu benimsendi. Bu tarihe kadar ahlaksızlık olarak görülen bir durum ahlaka aykırı olsa da hukuka aykırı olmamalıdır denilerek yasal kabul edilirken, eşcinsellik için aynı görüşler benimsenmedi.[4] Ancak zaman içerisinde eşcinsel ilişkiler için de aynı görüşler ileri sürüldü ve bu ilişkilere de hukuk düzeni karışmamaya başladı. Görüleceği üzere 1950’lere kadar yasak olan davranışlar bir anda siyasi iradenin belirlemesi ile yasal hale gelebildi. Neyin iyi, neyin kötü olduğu tamamen siyasi iradenin takdirine bırakılmış oldu. Ancak toplum nezdinde bu yasalar aynı kabulü görmedi ve huzursuzluğa neden oldu. Ayrıca toplumda gerek ruhsal gerek bedeni birçok rahatsızlığa neden olarak saadet değil, mutsuzluk getirdi.

Batı, hukuk kurallarının ahlak kuralları ile hangi ölçüde uyumlu olmasını tartışırken ahlakın kaynağını tespit için çaba sarf etmiştir. Ahlakın kaynağını doğru tespit etmeden mutluluğa erişmek mümkün görülmemiştir. Batıdaki başlıca ahlak öğretileri doğrultusunda mutluluğun kaynağı için kısaca şu tanımlamalar yapılmaktadır:[5]

– Aşkın varlık: Ahlakın kaynağını aşkın varlık olarak kabul edenler bu aşkın varlığı insanı ilişkiler sırasında meydana gelen soyutlaşmış kavramlar, kollektif tasavvurlar ve ilah olarak farklı biçimlerde değerlendirmektedir. Ancak burada aşkın varlığın ne olduğu konusunda ortak bir kanaat bulunmamaktadır.

– Külli ahlak: Ahlak tamamen insanın fıtratından kaynaklanmaktadır. Ancak fıtratı vahye dayalı bir şekilde tespit edemedikleri için kaynak hususunda netlik ortaya çıkmamıştır.

– Ampirik görüş: İnsan deneme yanılma yoluyla iyi ve kötüyü bulur ve değişmez. Ancak deneme yanılma ile bulunan sonuçların her zaman ve mekân açısından değişmezliği tartışılmıştır.

– Ahlaki olguculuk: Ahlak fiilde ve şahısta bulunan nesnel bir olgudur. Ancak şahısların farklı özellikleri doğrultusunda nesnel iyi ve kötüyü ortaya koymak mümkün görünmemektedir.

– Görelilik: Ahlakilik, insan ve topluma göre değişmektedir. Ancak bu durumda genel bir ahlak ilkesinden bahsedilemeyerek, genel ve soyut nitelikte hukuk normlarına ulaşılamayacaktır.

– Kavranamazlık: Ahlakilik ilgili fiil ve şahıs hakkında yargıda bulunan kişinin inancı ve tutumundan kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla kavranamaz ve genel, soyut niteliklere ulaşamaz.

– Duyguculuk: Ahlakiliği öznel bir arzu, kişisel bir duygu olarak ifade eder. Bu durumda genel bir iyi veya kötüye ulaşılamaz, kişilere göre değişiklik gösterir. Dolayısıyla toplumun saadetine yönelik genel ve soyut hukuk normlarının tespiti mümkün görünmemektedir.

– Sezgicilik: Ahlakilik öznenin sezdiği bir özelliktir. Dolayısıyla burada da genellik ve soyutluk bulunmamakta, kişiye göre değişiklik söz konusu olmaktadır.

– Doğacılık: Ahlakilik epistemolojik bir yargıdır yani bir habere dayanır. Ancak bu haberin ne olduğu hususu Batı açısından sorunludur.

– Mutlakçılık: Ahlakilik bütün insanlar açısından geçerli olan tümel ve mutlak ölçütler ile düzenlenir. Ancak bu ölçütlerin tespiti Batı açısından sorun teşkil etmektedir.

– Saadet (Mutluluk) ahlakı: Eflatun’a göre ahlakilik mutluluğu aramakla elde edilir. Ferdin mutluluğu toplumda toplumun mutluluğu da devlette gerçekleşir. Devlette mutluluk ise ancak adaletle sağlanır. Ancak adaletin nasıl sağlanacağı hususu ayrı bir tartışma konusudur. Aristo’ya göre hazlar itidalli olursa devamlı mutluluk elde edilir. İyilik mutluluğun kendisidir. Hazların tespiti noktasında sorunlar bulunmaktadır.

– Haz (zevk) ahlakı: İnsana haz ve lezzet veren her şey iyi, elem veren her şey ise kötüdür. Bu anlayış eleştirilmiş ve Stoacılar ahlakı sadece haz ve mutluluk olmaktan çıkararak hikmeti esas alıp insanın kainatla çelişkiye düşmeden bir hayat sürmesi gerektiğini ahlakın bir fazilet olduğunu ifade etmişlerdir. Ancak kainatla bir arada uyum içerisinde olmak için tenzili ayetlerin kabul edilmesi ve böylelikle kevni ayetlerle uyumlu bir yaşam sürülmesi gerekmektedir.

– Faydacılık: Faziletli olmak için en az zahmet, acı ve elem mukabilinden en çok faydayı elde etmek gerekmektedir. Mutlu olmak için kendi açısından faydalı gördüğünü iyi bilip elde etmek, fedakarlığı şer bilmek gerekmektedir. Ancak kendi içlerindeki eleştiriler neticesinden içtimai faydanın da gerekli olduğu asıl mutluluğun elde edilmesi için buraya yönelmek gerektiği ifade edilmiştir.

– Vazife ahlakı: Tabiatta determinizm olduğunu savunur ve ne yapmak gerektiğini akıl ile bulmak gerekir. Kişinin vazifesini yapması en üstün hazdır. Dolayısıyla burada sadece akıl ile bulunan ödevler söz konusudur.

– Teistlere göre ahlak: İlahi irade ahlaki alanı belirleyici değil tamamlayıcı, teşvik edicidir.

Batı kısaca ifade edilen bu görüşler ve dahası içerisinde mutluluğu aramaktadır. Mutluluğu sağlayabilmek için öncelikle kabul edebileceği temel bir ahlakilik tanımına ve bu doğrultuda yerleşmiş hukuk kurallarına ihtiyacı bulunmaktadır. Tüm bu çelişkili görüşler içerisinde değişken hukuk kuralları oluşmakta ve bu kurallar, insanın inancı ve ahlakı ile arada kalmasına neden olmaktadır. Kendi içerisinde uyumlu bir benimseme yoluna gidemeyen insan huzursuz olmakta, saadeti yakalayamamakta ve çözümü, mevcut hukuk kurallarından geriye doğru meşruiyet inşa etmekte bulmaktadır. Ulus devlet fikri özellikle bu durumu ortaya çıkarmış, ahlakın devlet politikaları doğrultusunda belirlenmesine yol açmıştır. Çünkü ulus devlet, “başka hiçbir amaca hizmet etmeyen bir amaç” olarak ifade edilmiştir (Hallaq, 64, 65).

Nitekim yukarıda verilen aleni zina ve eşcinsel ilişkinin yasallaştırılmasına dair yapılan tartışmalarda ahlak kuramlarına göre farklı neticeler elde edilmektedir. Ancak ulus devlet fikri ile pozitif hukukun yasal kabul ettiği, insanlar arasında da meşru olarak kabul görülmeye başlanmış ve ahlak görüşlerinin de değeri azalmıştır. Dolayısıyla ötenazi, kürta, zina ve eşcinsel ilişki gibi hususlara karşı çıkma gerekçeleri, yapılan bir hukuki düzenleme ile ortadan kalkabilir hale gelmiştir.

Beşerî hukuk sistemleri sadece dünyevî karşılıklarının olması nedeniyle de mutlak adaletin uzağında kalmış ve insanların devam eden bir huzura kavuşmasını temin edememiştir. Beşerî hukuk normlarının tanımlayıcı yahut emir ve yasak koyucu nitelikleri, kurallara uyan insanlar açısından bir mükafat öngörmemektedir. Ayrıca hukuk düzeni önünde hakkını elde edemeyen insanlar, bu haklarını alabilecekleri bir dünyadan yoksun kalarak içlerindeki öfke ile intikam duygularını farklı haksızlıklara yönelerek dindirmeye çalışmaktadırlar. Bu durum toplumda düzensizliğe ve huzursuzluğa neden olan önemli bir etkendir.

Günümüzde beşerî hukuk sistemlerinin içerisinde bulunduğu bu durum, hukuk kurallarının olmadığı yerde hiçbir değerin olmadığı ve her türlü suçu işleyebilen her türlü kötülüğü ortaya çıkarabilen bir insan topluluğu meydana getirmiştir. Kendi ülkesinde kurallara tam olarak uyan insanların farklı ülkelerde hiçbir değer tanımayarak her türlü kötülüğü işleyebildiği görülmektedir. Kendi ülkesinde kurallara uyan insanların da önemli psikolojik sorunları olduğu, intihar oranının çok yükseldiği ve toplumların maddi, manevi birçok hastalıkla karşı karşıya kaldığı görülmektedir. Beşerî sistemlerin mutluluğu sağlayabildiğini ifade etmek mümkün değildir.

KAYNAĞI BAKIMINDAN FIKIH ve MUTLUKUKLA İLİŞKİSİ

İslâm dinine göre, modern Batı öğretisinin sosyal düzen kuralları olarak belirttiği bütün toplumsal kurallar ortak bir kaynaktan beslenmektedir (Köksal, 88 89). Bu kaynak temelde Kur’ân ve Sünnet’tir.[6] Bu durumu belirten birçok nass bulunmaktadır. Örnek olarak şu ayetleri burada zikredebiliriz:

“(Ey Muhammed!) Sana da o Kitab’ı (Kur’an’ı) hak, önündeki kitapları doğrulayıcı, onları gözetici olarak indirdik. Artık Allah’ın indirdiği ile aralarında hükmet ve sana gelen haktan ayrılıp da onların arzularına uyma. Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol koyduk. Eğer Allah dileseydi elbette sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat verdiği şeylerde sizi imtihan etmek için ümmetlere ayırdı. Öyle ise iyiliklerde yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O zaman anlaşmazlığa düşmüş olduğunuz şeyleri size bildirecektir. Aralarında, Allah’ın indirdiği ile hükmet. Onların arzularına uyma ve Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından (Kur’an’ın bazı hükümlerinden) seni şaşırtmalarından sakın. Eğer yüz çevirirlerse, bil ki şüphesiz Allah, bazı günahları sebebiyle onları bir musibete çarptırmak istiyor. İnsanlardan birçoğu muhakkak ki yoldan çıkmışlardır.”[7]

“Allah ve Rasûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mümin erkek ve hiçbir mümin kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlüne karşı gelirse şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır.”[8]

Kanun koyucu asli olarak insanı yaratan Allah Teâlâ’dır ve onun iradesi ve kontrolüne tabi olarak Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’dir.[9] Kur’ân ve Sünnet’te belirtilen doğrultuda bağlı yetkiyi haiz olan müçtehitler ve devlet başkanı da bağlı yetki ile kanun koyucu olarak ifade edilebilir. Ancak onlar doğrudan Kur’ân ve Sünnet ile sınırlandırılmıştır. Dolayısıyla insanın iradesi yaratıcısının iradesinin önüne geçememektedir.[10]

Batı hukuk sistemlerinde aleni zina ve eşcinsel ilişkinin yasal olup olmamasına yönelik tartışmaların İslâm’ın fıkıh ve ahlak sistemi içerisinde kıymeti olmayacaktır. Kaynağını vahiyden alan ve bu yolla yasaklanan bir fiilin daha sonra herhangi bir beşerî irade ile iyi olarak nitelendirilmesi, yasal kabul edilmesi mümkün değildir. Nitekim bundan çok daha hafif durumlarda dahi şeriata aykırı bir düzenleme çıkarılmaya çalışıldığında bu durum net biçimde reddedilmiştir. Örneğin Kanuni Sultan Süleyman’ın emanla gelen harbilerin (müste’menlerin) zimmi üzerinde tanıklıklarının geçerli olacağına dair müsaadesine Şeyhülislâm Ebussuud Efendi “Nâ-meşrû olan nesneye emr-i sultânî olmaz” diyerek karşı çıkmış ve padişahın bu müsaadesinin geçersiz olduğunu belirtmiştir.[11]

Kur’ân ve Sünnet ile şekillenmiş olan toplumların örf ve adetleri, müçtehitlerin Kur’ân ve Sünnet doğrultusunda oluşmuş usulleri doğrultusundaki içtihatları ve fıkıh usulündeki farklı deliller öz biçimde fıkhın ve ahlakın kaynakları arasında sayılır. Dolayısıyla kaynak birliği olan tüm bu kurallar insanın belirli bir düzen içerisinde yaşamasını sağlamaktadır.

Allah Teâlâ’nın evrene koymuş olduğu kevni şeriat ile indirilmiş olan tenzili şeriata uyan Müslümanlar evren ile uyumlu bir hayat sürebilirler. Bugün ortaya çıkan birçok küresel afet evren ile uyumlu bir hayat süren Müslümanlar açısından söz konusu olmayacaktır. Dolayısıyla Müslümanlar açısından din, ahlak, hukuk kuralları arasında bir çatışmadan söz edilemeyeceği gibi evrene hâkim olan yasalar ile sosyal kurallar bakımından da bir çatışmadan söz edilemeyecektir.[12]

Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de “Hakka yönelen bir kimse olarak yüzünü dine çevir. Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata sımsıkı tutun. Allah’ın yaratmasında hiçbir değiştirme yoktur. İşte bu dosdoğru dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler.”[13] buyurmaktadır. İnsanın fıtratı kurallarına uyması gereken hak din ile uyum içerisinde yaratılmıştır. Dolayısıyla insanın mutluluğa kavuşması ve huzur içerisinde bir hayat sürebilmesi için bu dinin kuralları doğrultusunda yaşaması gerekmektedir.[14] Batıdaki ahlak öğretilerinde bazen buna benzer ifadeler olsa da hak din içerisinde olmayan kimseler yanlış yerde çözüm aramaktadırlar. İslâm insanın fıtratına uygun ahlak ve fıkıh kuralları ile onu kuşatmış ve onun hem dünya hem de ahiret saadetine ulaşması için takip etmesi gereken yolu göstermiştir.

Fıkıh dünya ve ahiret için karşılık belirterek mutlak adaleti sağlayacak kurallar ortaya koymaktadır. Fıkhın kuralları yalnızca dünyevi nitelikte emir ve yasaklardan müteşekkil olmayıp, tavsiye edici nitelikte hükümler (mendub ve mekruh gibi) de bulunmakta, kurallara uyan inanlara uhrevi karşılıklar öngörülmektedir[15]. Dolayısıyla bir insan sadece dünyevi müeyyidesinden korktuğu için değil, aynı zamanda uhrevi bir mükafat kazanmak için kurallara riayet etmek istemektedir. Yahut bu dünyada mahkeme önünde hakkını ispat edemeyen kimsenin bu hakkı tamamen zail olmamakta, ahirette hak sahibi hakkını almakta, haksızlık yapanın haksızlığı da yanına kâr kalmamaktadır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu hususla ilgili olarak, “Hiç kuşkusuz ben de bir insanım. Anlaşamayanlar (anlaşmazlıklarını çözmem için) bana gelir. Sizden kimileri konuşmayı daha iyi becerebilir. Ben de onun doğru söylediğini sanırım ve onun lehine karar veririm. Bir Müslümanın hakkını sizden her kime vermişsem o hak ateşten bir parçadır. Artık ister onu alsın ister bıraksın (kendi bilir).” buyurmuştur.[16]

Fıkıh kuralları insanlara iyi ve kötüyü göstererek dünya ve ahiret saadetini elde etmeleri için ahlakı ön planda tutmuştur. Bu bakımdan fıkıh kuralları öncelikle fıtrat ile uyumlu olmuşlar, asgari düzeyde toplum için vazgeçilemez olan ahlak kurallarını dünyevi müeyyideler ile koruma altına almışlar, iyilik, samimiyet ve niyeti şekle göre öncelemişler, eyleme dönüşmeyen düşüncelerin dahi ahirette karşılığının olduğunu bildirmişler, insanın eylemlerinde dengeyi esas almışlar, salt ibâdât alanını öncelemiş, bütün fiillerin ve hukuki işlemlerin birer ibadet olarak değerlendirileceğini belirtilmişler, kötülüğün defini menfaat elde etmekten öncelikli olarak ele almışlar, kötülüğe giden yolları kapatmışlar, kötülüğün yaygınlaştırılmamasını gözetmişler, sorumlulukları haklardan öncelikli olarak değerlendirmişler, adalet ilkesini her alana hakim kılmışlar ama af yolunun tutulmasının adaleti sağlamaya tercih edilmesini tavsiye etmişler, dünyevi kurallar koyulurken ahlak bakımından düşük seviyeli insanları esas almışlardır. Genel itibariyle fıkıh kurallarının tüm bu nitelikleri insanların hem dünyada hem de ahirette saadet içerisinde yaşamalarına hizmet etmektedir.[17]

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

Hukukun amacı Modern Batı öğretisinde toplumsal düzeni sağlamak, toplumsal ihtiyaçları karşılamak, eşitliği sağlamak, adaleti sağlamak ve hukuki güvenliği sağlamak olarak ifade edilmektedir. Bu amaçların arasında insanların saadetlerini temin etmek bulunmamaktadır. Modern hukuk sistemleri sanki bu amaçlar sağlandığında insanların huzur içerisinde yaşayacaklarını varsaymaktadır. Ancak gerek hukuk tanımlarında gerekse ahlaka verdikleri kıymet ile Modern Batı öğretisinde öncelikle toplum düzenini sağlamanın hedef edinildiği net biçimde görülmekte insanların saadetleri geri plana itilmektedir.

Fıkhın amacı kişilerin hem bu dünyada hem de ahirette saadete erişmeleridir. Dolayısıyla fıkıh bu amaç doğrultusunda normlarını belirlemektedir. Bu doğrultuda ahlakı üst bir konuma yerleştirmekte ve fıkıh kuralları ile ahlak kurallarının birbirine uygun olmasını gözetmektedir. İnsanların fıkıh kurallarına uydukları takdirde ahlaken de iyi bir fiil gerçekleştirmiş olmalarını sağlamakta ve mutluluğa kavuşmalarına vesile olmaktadır. İnsanın inancı, vicdanı ve tabi olduğu kurallar arasında çelişki içerisinde kalmamasını bilakis bütün bu kuralların bir bütün teşkil ettiği bir hayat nizamı içerisinde yaşamasını sağlamaktadır. İnsanın evrene hâkim olan kurallar ile yaşadığı toplumdaki kuralların çatışmamasını sağlamakta ve evrenle sosyal dünyayı uyum içerisinde işler hale getirmektedir.

KAYNAKLAR

AKGÜNDÜZ, Ahmet, Şeyhülislâm Ebussuud Efendi Fetvaları, OSAV Yayınları, İstanbul, 2018.

ÂŞÛR, Muhammed Tâhir b., İslâm Hukuk Felsefesi, trc. Mehmet Erdoğan, Vecdi Akyüz, Rağbet Yayınları, İstanbul, 2013.

BEŞER, Faruk, Bilgi, Fıkıh ve İçtihat, 3. Baskı, Nun Yayınları, İstanbul, 2016.

BİLMEN, Ömer Nasuhi, Hukuk-ı İslâmiyye ve Istılahatı Fıkiyye Kamusu, Bilmen Yayınevi, İstanbul, 1976.

BUHÂRÎ, Ebû Abdillâh Muhammed b. İsmail, el-Câmi’u’s-sahîh, y.y.: Dâru Tavki’n-Necât, 1422/2001.

Diyanet İşleri Başkanlığı Meali, (Çevrimiçi) https://kuran.diyanet.gov.tr/mushaf. (Erişim Tarihi: 27. 07. 2026)

HART, H. L. A., Hukuk, Özgürlük ve Ahlak, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, 2000.

HALLAQ, Wael B., İmkânsız Devlet, trc. Aziz Hikmet, Babil Kitap, İstanbul, 2020.

KAYAPINAR, M. Akif, “Modern İslam Siyaset Düşüncesinde Egemenlik Meselesi”, Dîvân Disiplinlerarası Çalışmalar Dergisi, c. 30, sy. 58, 2025, 1-62.

KILLIOĞLU, İsmail, Ahlâk ve Hukuk İlişkisi, Doktora Tezi, İstanbul, 1988.

KÖKSAL, Asım Cüneyd, “Fıkıh, Ahlak ve Vicdan”, Sabah Ülkesi, sy. 63, 2020, 84-89.

KÖSE, Saffet, İslâm Hukukuna Giriş, Hikmetevi Yayınları, İstanbul, 2019.

KUTUP, Seyyid, Fî Zılâl’il Kur’an, trc. Salih Uçan, Vahdettin İnce, Mehmet Yolcu, Tayf Yayınları, İstanbul, 2016.

MAŞALI, Münteha, “Taha Abdurrahman’ın Fıkhı Ahlâka Dayandırma Çabası: İ’timârî Fıkıhtan İ’timânî Fıkha Geçiş Önerisi”, Eskiyeni, sy. 48, 2023, 115-134.

MÜSLİM, Ebû’l-Hasen Muslim b. el-Haccâc el-Kuşeyrî en-Nîsâbûrî, Sahîhu Müslim, Beyrut: Dâru İhyâi’t-Turâsi’l-’Arabî, 1374/1955.

SÜMER, Halûk Hâdi, Hukuka Giriş Kavramlar & Kurumlar, Seçkin Yayınevi, Ankara, 2020.

TAHA, Abdurrahman, Ahlâk Sorunsalı: Batı Modernitesinin Ahlâkî Eleştirisine Bir Katkı, çev. Tahir Uluç, Pınar Yayınları, İstanbul, 2020.

TÜRCAN, Talip, Devletin Egemenlik Unsuru ve Egemenlikten Kaynaklanan Yetkileri, Ankara Okulu Yayınları, Ankara, 2001.

TÜRKGÜLÜ, Mustafa, “Ahlâkın Kaynağı Tartışmaları ve Ortaya Çıkan Ahlâk Telakkileri”, Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sy. 3, 1998, 291-310.

YAMAN, Ahmet, “Fıkıh – Ahlâk İlişkisi İslâm Amelî Ahlâkının İlke ve Uygulamaları Çerçevesinde Bir Giriş”, Usûl İslam Araştırmaları, sy. 9, 2008, 87-118.

ÜNAL, Mustafa, Fıkha Giriş ve Fıkıh – Ahlâk İlişkisi, Adalet Yayınevi, Ankara, 2026.


  • [1]. Sümer, 2-6; Köse, 19
  • [2]. Kıllıoğlu, 111; Sümer, 4
  • [3]. Sümer, 18-20
  • [4]. Hart, 22-24
  • [5]. Kıllıoğlu, 140-198; Taha, 25; Türkgülü, 295-309
  • [6]. Beşer, 19-26; Bunun temelde Esmâü’l-hüsnâ olduğu da ifade edilmiştir: Maşalı, 131, 132
  • [7]. Mâide, 48, 49
  • [8]. Ahzâb, 36
  • [9]. Bilmen, 1/14 No.10; Türcan, 175
  • [10]. Hallaq, 99-105; Kayapınar, 4-13; Ünal, 23-31
  • [11]. Akgündüz, 456
  • [12]. Hallaq, 150-157
  • [13]. Rûm, 30
  • [14]. Âşûr, 132-136; Kutup, 3/27
  • [15]. Köksal, 84; Ünal, 40
  • [16]. Buharî, “Mezâlim”, 16; “Ahkâm”, 20; Müslim, “Akdıye”, 4; Sakın onu almasın biçimden son bulan rivayet: Buharî, “Şehâdet”, 27
  • [17]. Yaman, 95-104; Ünal, 123-134