Rahmet Deryasında Bir Gemi: Rabbine Hüsn-Ü Zan Beslemek Ve Rıza Makamı

“Kaderin acı rüzgârları yüzüne çarptığında, o rüzgârı gönderenin merhametinden şüpheye düşen bir kalp, okyanusun ortasında pusulasını denize fırlatan bir kaptan gibidir. Fırtına dindiğinde geriye sadece kendi zannının karanlığında boğulmuş bir ruh kalır.”

Ey Miskin! Yarayı Açan Elin, Şifayı da Sakladığını Ne Zaman Göreceksin?

Ey dünya zindanının dar sokaklarında bunalan, ardı arkası kesilmeyen imtihanlar karşısında kalbi yorulan ve dizlerinin bağı çözülen miskin nefsim! Ey Rabbine ettiği duaların, akıttığı gözyaşlarının hemen o an, kendi istediği şekliyle kabul olmamasından dolayı ümitsizliğe kapılıp da O’nun sonsuz rahmetinden şüpheye düşen gafil yolcu!

Söylesene; seni yoktan var eden, sen daha anne karnında hiçbir şeye güç yetiremeyen bir pıhtı iken seni o üç karanlık içinde besleyip büyüten, sana göz veren, akıl veren Rabbin, şimdi sen büyüdün ve dert sahibi oldun diye seni sahipsiz mi bırakacak? “Neden hep benim başıma geliyor?”, “Neden dualarım kabul olmuyor?” diyerek feryat ederken, o musibetlerin ardında gizlenen ilahi şefkatin, sana içirilen o acı ilacın içindeki hakiki şifanın farkında mısın?

İnsanoğlu ne tuhaf bir körlük içindedir ey kardeşim! Güneşli günlerde Allah’a şükretmeyi ibadet sayar da gökyüzünü bulutlar kaplayıp fırtına koptuğunda hemen O’nu suçlayacak bir bahane arar. İbnü’l-Cevzi Rahimehullah asırlar öncesinden senin bu isyankâr vehimlerine şöyle seslenir: “Ey ahmak! Sen Allah’ın senin hakkındaki takdirini, kâinatı yöneten o muazzam iradeyi kendi dar, cılız ve cahil aklınla tartıyorsun. Oysa O, seni senden daha iyi bilir ve sana senin annenden daha çok merhamet eder. Doktorun neşteri canını yakıyor diye doktora düşman olunur mu?”[1]

İşte bu satırlarda, modern çağın bizi içine ittiği o tahammülsüzlük ve gelecek kaygısından kurtuluş yolunu; “Hüsn-ü Zan”, “Tevekkül” ve “Rıza” makamlarının o serin ve sarsılmaz gölgesini vahyin aynasında yüzümüze çarpacağız.

 

1. İmtihanın Sırrı: Acı İlaçtaki Gizli Şifa ve Modern Kırılganlık

Ey nefsim! Musibetler, kalpteki firavunlaşan kibri kıran, insanı dünyevileşme ve dünyaya kazık çakma hastalığından kurtaran ilahi birer neşterdir. İnsan bolluk içindeyken Rabbini unutmaya meyillidir. Allah bazen sevdiği kulunun dünyalığına bir taş atar ki, o kul başını gökyüzüne kaldırsın, acziyetini hatırlasın ve asıl vatanına dönmek için hazırlık yapsın.

Alemlerin Efendisi sallallahu aleyhi ve sellem, müminin bu muazzam donanımını şu hadisle özetler:

“Müminin durumu ne acayiptir! Her hali kendisi için hayırlıdır ve bu durum sadece mümine mahsustur. Başına sevinecek bir hal gelir, şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir musibet gelir, sabreder; bu da onun için hayır olur.” [2]

Müslüman, fırtınanın ortasında bile kazanan tek insandır.

2. Duaların Sırrı: Bekletilen Niyazlar ve İlahi Hikmet

Rabbimize karşı suizan beslememizin en büyük sebebi, dualarımızı modern bir “internet siparişi” gibi görmemizdir. “Ben dua ettim, neden hemen ertesi gün kapıma gelmedi?” Kibir, şeytanın kalbimize ektiği en zehirli tohumdur. Oysa dua, kulun acziyetini itiraf etmesi, “Ben acizim, Sen Kadir’sin” diyerek boyun bükmesidir; Allah’a ne yapacağını dikte etmek, O’na akıl vermek (hâşâ) değildir!

Bazen Allah duanı hemen kabul eder; bazen senin aklının ermeyeceği çok daha hayırlı bir şeyi verir; bazen de o duanın karşılığını ahirette, senin en çok muhtaç olduğun o dehşetli güne saklar. Kur’an, bizim kısa vadeli ve dar bakış açımızı şu ayetle paramparça eder: “Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlıdır ve olur ki sevdiğiniz bir şey sizin için şerdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara, 216).

Ey kardeşim! Sen “Yarabbi bana şu işi, şu makamı, şu kişiyi ver” diye gözyaşı dökersin. Allah ise o işin sonunda senin imanını kaybedeceğini veya o makamın seni zalim yapacağını ezeli ilmiyle bilir de sırf seni ateşten korumak için o duanı kabul etmez. Sen ise bunu bir “mahrumiyet” sanır, Rabbine küsersin. Oysa o mahrumiyet, aslında en büyük “korunma”dır.

Bekletilen dualar, senin Allah ile olan bağını, o tatlı münacatını uzatmak içindir. İbn Ataullah el-İskenderi rahimehullah der ki: “Bazen O, sana verir ama aslında seni mahrum etmiştir (istidrac). Bazen de sana vermez (mâni olur) ama o vermeyişiyle aslında sana en büyük lütfu ihsan etmiştir.”

3. Hüsn-ü Zan Makamı: Allah Hakkında Ne Düşünüyorsun?

İslam’ın ruh sağlığını koruyan en büyük ve en yıkılmaz kalesi “Hüsn-ü Zan”dır. Yani Rabbinin senin hakkında daima hayrı murad ettiğine, merhametinin gazabını aştığına ve seni sahipsiz bırakmayacağına kalpten inanmaktır.

Kutsi bir hadiste Rabbimiz, bizimle olan ilişkisinin temelini şu dehşetli ama bir o kadar da umut dolu cümleyle belirler:

“Ben kulumun benim hakkımdaki zannı (düşüncesi) üzereyim. Benim hakkımda nasıl düşünürse ona öyle muamele ederim.”[3]

Eğer Allah’ın senin dualarını kabul etmeyeceğini, seni dertlerle ezeceğini, sana merhamet etmeyeceğini düşünürsen; kendi zannının karanlığına gömülür ve tam da o korktuğun şeyi yaşarsın. Ama “Rabbim beni imtihan ediyor fakat merhametlidir. Bu acı geçicidir. Beni bu kuyudan mutlaka çıkaracaktır” dersen, tıpkı Hz. Yusuf aleyhisselam gibi o karanlık kuyudan çıkar, Mısır’a sultan olursun.

Ateşe atılırken “Hasbunallah” diyen İbrahim’i aleyhisselam yakmayan ateş, senin içindeki o kaygı ve korku yangınını da söndürecektir; yeter ki sen O’na karşı zannını (inancını) güzel tut!

4. Rıza ve Ümit Dengesini Kurmak İçin Yol Haritası (Reçeteler)

Ey fırtınalı denizlerde boğulmaktan korkan yolcu! Kalbini Allah’a tam bir tevekkülle bağlamak, isyanın pençesinden kurtulup “Rıza Makamı”nın o eşsiz huzuruna ermek istiyorsan, şu ilahi reçeteye sıkıca sarıl:

a) Olayların Zahirine (Görünüşüne) Aldanma:

Kehf Sûresi’ndeki Hz. Musa ile Hızır aleyhisselam’ın kıssasını hatırla. Hızır aleyhisselam bindikleri gemiyi deldiğinde, bu zahiren çok kötü bir musibetti. Ama arka planda, o gemiyi sağlam gemilere el koyan zalim bir kraldan kurtarma merhameti gizliydi. Sen de hayatındaki delinen gemilere, batan ticaretlerine, yarım kalan sevdalarına isyan etme. Bil ki Allah o gemiyi deldiyse, seni çok daha büyük bir zalimden, çok daha büyük bir tufandan korumak için delmiştir. Arkasındaki hikmeti beklemeyi öğren.

b) Nimetleri Say, Şikâyeti Terk Et:

Nefis daima kaybettiğine odaklanır. İnsan, dişinin ağrıyan tek bir noktasına odaklanır da sapasağlam duran diğer 31 dişini ve ağrımayan bütün bedenini unutur. Kendine acımayı ve mağduru oynamayı bırak! Kaybettiğin bir nimete ağlarken, sahip olduğun binlerce nimete (gözüne, aklına, duyabildiğin kulaklarına ve en önemlisi imanına) kör olma. Kendinden daha fazla derdi olanları düşün ve utanarak Rabbine şükret.

c) Duada Israr Etmek ve Acele Etmemek:

Dua, ektiğin bir tohumdur. Tohumu eker ekmez toprağı eşeleyip “Neden filizlenmedi?” dersen o tohumu öldürürsün. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur: “Sizden biri ‘Dua ettim de duam kabul olmadı’ diyerek acele etmedikçe duası kabul olunur.”[4] İstediklerini Allah’a havale et ve zamanını da O’na bırak. Kulun saati ile Rabbin saati bir değildir.

d) Esbab-ı Tevessül ve Hakiki Tevekkül:

Tevekkül; hiçbir şey yapmadan, ellerini bağlayıp “Allah nasılsa verir” diyerek tembelce yatmak değildir. Tevekkül; tarlayı en iyi şekilde sürmek, en kaliteli tohumu ekmek, vaktinde sulamak ve sonra yağmuru Allah’tan beklemektir. Hz. Ömer radıyallahu anh, devesini bağlamadan “Allah’a tevekkül ettim” diyen bedeviye, “Önce deveni bağla, sonra tevekkül et!” diyerek bu muazzam ölçüyü koymuştur. Sen elinden gelenin en iyisini (sebepleri) yerine getir, gerisini O’nun sonsuz kudretine bırak.

e) Rıza Makamına Talip Olmak (Zirve Noktası):

Kulluğun en yüksek mertebesi sabır değil, “Rıza”dır. Sabır, acıyı yutkunmaktır; rıza ise o acının Allah’tan geldiğini bilip acıya tebessüm edebilmek “Kahrın da hoş, lütfun da hoş” diyebilmektir. Allah’ın senin hakkındaki kararına (kaderine) kalbinde zerre kadar bir itiraz kalmadığında, işte o an cehennemin ortasında bile olsan cenneti yaşamaya başlarsın.

 

Sonuç: Dümeni Sahibine Teslim Et!

Sözün özü ey kardeşim!

Bu hayat, senin kontrolünde olan bir gemi değildir. O azze ve celle, senin yegâne sığınağındır. Fırtına koptuğunda, dalgalar boyunu aştığında gemiyi terk edip isyan kayıklarına binenlerden değil; “Beni bu denize süren Rabbin, beni sahile çıkarmaya da gücü yeter” diyerek dümeni doğrudan Sahibine teslim edenlerden ol.

Şeytan sana “Allah seni unuttu, dualarını duymuyor” diye fısıldadığında, hemen seccadene koş ve o fısıltıyı Rabbinin şu ayetiyle sustur:

“Kullarım sana beni sorduklarında bilsinler ki, şüphesiz ben onlara çok yakınım. Bana dua ettiğinde, dua edenin duasına karşılık veririm.” (Bakara, 186).

Gel, bugünü bir milat kabul et. İçindeki o karanlık vehimleri, “neden”lerle dolu isyanları ve kaygıları bir kenara bırak. Yüzünü gökyüzüne çevir, kalbini O’nun engin rahmetine aç.

Ve ellerini semaya açıp de ki: “Rabbim! Ben acizim, Sen Kadir’sin. Ben cahilim, Sen Alîm’sin. Hakkımdaki takdirin ne ise, kalbimi ona razı eyle. Bana, Senin merhametinden bir an bile şüphe etmeyecek sarsılmaz bir hüsn-ü zan bağışla. Dünyanın fırtınalarında beni isyanın karanlığına değil, tevekkülün ve rızanın o eşsiz aydınlığına çıkar.” Selam ve dua ile...


[1]. Saydu’l-Hatır, s. 210.

[2]. Müslim, Zühd, 64.

[3]. Buhari, Tevhid, 15; Müslim, Tevbe, 1.

[4]. Buhari, Deavat, 22.