Serbest Köşe – Ümit Şit / 2026 Eylül / 166. Sayı
Başkentin siluetine tepeden bakan, gri camlarıyla şehrin kargaşasını soğuk bir mesafeyle izleyen Neva Kulesi’nin 18. katı, dışarıdan bakanlar için tam bir entelektüel sığınaktı. Binanın girişindeki tabelada “Anatolia Medya” yazıyordu. İçeride ise eşarplı genç kadınlar, ceketlerinin düğmelerini iliklemeyen muhafazakâr erkek yazarlar, masaların üzerinde demli çaylar ve el yapımı seramik kupalarla dolaşan bir kadro vardı.
Bu kadro, muhafazakâr bir ailenin evinde doğmuş, geleneksel mahallelerden ve İmam Hatip kökenlerinden gelmiş insanlardı. Ancak onları ekranlarda izleyenler şaşkına dönerdi. Çünkü bu gazeteciler; yıllar önce ilahi ölçüleri ve İslam’ın normlarını savunurken, şimdi olaylara tamamen Batılı normlar ve seküler bir demokrasi fetişizmi ile yaklaşıyorlardı.
Kendi aralarındaki sohbetlerde dinin toplumsal hayattaki hükümlerini şu çağda uygulanması zor normlar olarak nitelendiriyor; ekranlarda ise hükümetin politikalarına tam bir uyum ve el ele bir omuzdaşlık ile yaklaşıyorlardı. Onlara göre ülkenin kurtuluşu, ilahi nizamdan ziyade seküler demokrasinin ve iktidarla kurulan bu kusursuz ortaklığın mutlaklaştırılmasındaydı.
Odanın ortasındaki geniş masada oturan Tarık, kanalın en popüler tartışma programının sunucusuydu. Üzerinde sade bir tişört, bileğinde minimalist bir çelik bileklik vardı. Muhafazakâr bir camiadan gelmesine rağmen, programlarında ilahi referanslara yer vermeden her şeyi “evrensel demokratik kriterler”, “laik bürokrasiyle uyum” ve “iktidarın vizyoner ortaklığı” ekseninde değerlendiriyordu. Karşısında ise genel yayın yönetmeni, başörtüsünü modern bir tarzda bağlamış olan Zeynep Hanım duruyordu.
Zeynep (önündeki tablet ekranını kaydırarak): “Tarık Bey, bugünkü açılış konuşmanda hükümetin yeni reform paketini överken tonu biraz fazla yükselttin. Dışarıdaki muhalefet ‘Bunlar gazeteci değil, iktidarın sözcüsü’ diye yazıp çizmeye başladı.”
Tarık (rahat bir tebessümle çayından bir yudum alır): “Bırak yazıp çizsinler Zeynep! Biz modern dünyada var olmak istiyorsak, hükümetle el ele vererek tam anlamıyla seküler bir düzen inşa etmeliyiz. Hükümet neyi savunuyorsa, biz de demokrasi ve Batı standartları kisvesi altında arkasındayız.”
Tarık ve ekibi, hükümeti eleştirmek yerine onunla sırt sırta vermeyi seçmişti. Onlara göre demokrasi, ilahi ölçülerin içinde olan bir mutabakattı ve bu mutabakatı korumanın yolu da iktidarla uyum içinde çalışmaktan geçiyordu.
Saat gece yarısını geçerken, Neva Kulesi’nin o kata özel asansörünün zili çaldı. Güvenlik kameralarında yine kimse görünmüyordu. Kapı açıldığında içeriye, iktidar partisinin en kıdemli ve asıl çizgiyi koruyan kurmaylarından Hayati Bey girdi. Üzerinde klasik takım elbisesi, elinde ise her zamanki tespihi vardı.
Stüdyodakiler anında toparlandı. Tarık, bileğindeki çelik bileklikle oynamaya başladı.
Hayati Bey (odada yavaşça yürüyerek, tespihini çekip): “İyi çalışmalar evlatlar. Reytingler yine tavan yapmış. İcraatlarımızı savunduğunuz için genel merkez adına teşekkür ederim.”
Zeynep (memnuniyetle başını sallayarak): “Teşekkür ederiz Hayati Bey. Yarınki ana yayında, Taliban’ın kadın haklarını yok sayan kurallarını gündeme getirip hükümetin attığı seküler adımları destekleyeceğiz.”
Hayati Bey (Zeynep’in sözünü hafif bir tebessümle onaylar): “Çok doğru. Ancak Afganistan üzerine çok değinmeden geçin. Ne kadar çok Taliban ve Afganistan haberi yapılırsa halk arasında daha çok benimseniyor nedense. O yüzden bizim ülkemiz ile orayı kıyaslayıp hızlı geçin. He bir de yaptığınız haberlerin kaynakları yerel halktan ziyade Avrupa’ya kaçan mülteciler tarafından gündem ediliyor. Çok katı, sert, radikal kelimeleri bol bol kullanarak haberin konusunun önüne geçilirse daha akılda kalıcı olur.”
Hayati Bey durdu, Tarık’ın gözlerinin içine baktı:
Hayati Bey: “He bir de Tarık. Yarın akşam meclisten geçireceğimiz yeni yasa paketini, dini hassasiyetleri olan halkımızın dikkatini çekmeden geçirmemiz gerekiyor. Bu yüzden gündemde olan konuların üzerinden tekrar tekrar geçin. Farklı yönleri ve boyutları ile ele alın.”
Hayati Bey kapıdan çıkıp gözden kaybolduğunda, odada yine o derin sessizlik hâkim oldu.
Zeynep masasına döndü, elindeki seramik kupayı sıkıca tuttu. Tarık ise camdan dışarı, başkentin karanlık siluetine baktı. İktidarla el ele verip İslam’ın ilahi ölçülerini hâkim kılmayı hayal ederken, demokrasinin zihinlere işlenerek halkın kodlarını değiştirdiğine şahit oluyordu. Bu süreç ona bu konforlu plazayı ve parlak kariyerleri getirmişti.
Fakat içten içe biliyorlardı ki; hükümetle kurdukları bu uyum, halkı inancından ve köklerinden uzaklaştıran en büyük araç haline gelmişti.
Tarık (sessizce, kendi kendine): “Ne dersin Zeynep? Hükümetle el ele bu ülkeyi aydınlığa mı taşıyoruz, yoksa inancımızın üzerindeki son tuğlayı da biz mi söküyoruz?”
Zeynep (başını kaldırıp yavaşça masadan kalkarken): “Hayır, asla! Biliyorsun ki İslam, devlet nasıl uygun görürse öyle yaşanır. Bu zamanda medrese hocalarıyla istişare edecek değiliz ya. Artık bu yolda iktidarla tek yüreğiz.”



