Müminlere Nidalar – M. Sadık Türkmen / 2026 Eylül / 166. Sayı

“Ey iman edenler! Mümin kadınlar size muhacir olarak geldikleri zaman, onları imtihan edin. -Onların imanını Allah daha iyi bilir ya- Mümin olduklarını bilirseniz, onları kafirlere geri çevirmeyin. Çünkü ne mümin kadınlar kafir erkeklere helaldir, ne de kafir erkekler mümin kadınlara helaldir. Kafir olan kocalarının vermiş oldukları şeyleri geri iade edin. Bu muhacir kadınlara mehirlerini verdiğiniz taktirde onlarla evlenmenizde bir mahzur yoktur. Fakat kafir kadınları nikahınız altında tutmayın. Siz, (kafir kadınlara) verdiğinizi geri isteyin, kafir erkekler de (size gelen muhacir kadınlara) verdikleri şeyi istesinler. İşte Allah’ın, sizin hakkınızdaki hükmü budur. O, aranızda hükmeder. Allah, her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Mümtehine, 10)

Bu ayet-i kerimede İslam’ın şümulü apaçık bir şekilde belirmiştir. İtikat, ahlak, ahde vefa, zannı galip ile hareket etme, ilim ve hikmet… Müslüman toplumun üzerinde oturacağı sac ayakları gayet kısa ifadelerle ve net bir şekilde çizilmiş, adaletin herkese -velev ki düşman bile olsa- tatbiki gözler önüne serilmiştir.

Müslümanlar, hicretin ilk yıllarında Kureyş müşrikleriyle şiddetli savaşlar yapmış ve Hendek Gazvesinden sonra Mekkeliler biraz durulmuştu. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, ashabıyla beraber umreye niyet etmiş ve Hudeybiye’ye geldiklerinde müşriklerin engellemesi dolayısıyla orada konaklamış, bir tatsızlık çıkmasın diye oldukları yerden ileri gitmemişlerdi. Nihayet bazı teşebbüslerden sonra Kureyşliler, Müslümanlara bir elçi göndermiş ve böylece “Hudeybiye Antlaşması” imzalanmıştı.

Antlaşma, erkekler için geçerli olan bir iade maddesini de içeriyordu. Buna göre Mekke’den Müslüman olarak çıkan ve Müslümanlara sığınanlar geri gönderilecek ancak Medine’den Mekke’ye gidenler geri verilmeyecekti. Ancak bu antlaşmaya kadınlar dahil edilmemişti. Bunun akabinde bazı kadınların hicret ederek Medine’ye gelmesiyle antlaşma maddesi yeniden gündeme gelmiş, bu muhacir kadınları geri almak için gelen akrabaları Mekke’ye elleri boş gönderilmişti.

Muhacir olan bu kadınların imtihana çekilmesi ve geliş gayelerinin ne olduğunun araştırılması, İslam’ın meselelere ince yaklaşımını göstermektedir. Bu kadınlara bazı sorular sorulacak ve onların verdikleri cevaplar çerçevesinde hareket edilecekti. Çünkü insanın kalbinin derinliklerinde olanı ancak onları yoktan var eden Allah bilebilir. Bir Müslümanın, diğer bir Müslüman hakkındaki yaklaşımı da ancak onun zahiri yönüyle alakalı olabilir. İçleri araştırmak ve sorgulamak sorumluluğu yoktur.

Bu noktada erkek ve kadın tabiatına bir işaret yapılmaktadır. Erkek, dirayetli ve sıkıntılara tahammüllü iken kadın bu noktada daha narindir. Geri iade edildiği taktirde dininden döndürülmesi, dünyasının fesadı ve ebedi hayatının hüsrana uğraması sonuçlarıyla karşılaşabilir. Aynı zamanda bu kadınların eşleri varsa, birbirine hürmet etmeyen ve temelde birbirine düşman olan iki farklı itikadın karşı karşıya gelmesi söz konusu olur ki buradaki bozgunun tarifini yapmak mümkün değildir.

İslam’ın adalet anlayışı da sadece ona inananlara yönelik değildir. Müşriklerin, hicret ederek Medine’ye sığınan eşlerine verdikleri mehirler geri verilecek ve böylece putperest dahi olsa kimseye haksızlık yapılmayacaktır. İşte bu hikmetli yaklaşım, Müslümanların her adımlarının ilahi vahye göre düzenlenmesi ve muhatabın durumu ne olursa olsun onun hakkının teslimi konusunda İslam’ın genel görüşüdür. Her şeyi bilen Allah’ın, insanların hidayet bulması için onlara yaptığı bir çağrıdır.

Ayet-i Kerimenin Nüzul Sebebi

Mervan ve Misver b. Mehrame, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabından şöyle rivayet ettiler: Suheyl bin Amr, anlaşma günü metni yazdırınca Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’e, “Bizden kim -senin dinine girse dahi- sana gelirse onu bize iade edeceksin, bizimle onun arasına girmeyeceksin.” şartını koşmuş, bu durum Müslümanların hoşuna gitmemişti. Suheyl, bu şartta ısrar edince Nebi sallallahu aleyhi ve sellem onunla anlaşma yapmıştı. Aynı gün Nebi sallallahu aleyhi ve sellem, Ebu Cendel’i babası Suheyl b. Amr’a iade etmiş, aynı zamanda Müslüman dahi olsa kendisine kim gelmişse onları geri çevirmişti. Daha sonra mümin kadınlar, muhacir olarak gelmeye başladılar. Yine o gün Ukbe İbni Muayt’ın kızı Ümmü Gülsüm muhacir olarak Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına geldi. Ailesi, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’e onu istemek için geldiğinde, Allah’ın, muhacir kadınlar hakkında nazil ettiği “Ey iman edenler! Mümin kadınlar size hicret etmiş olarak geldikleri zaman, kendilerini imtihan edin. İmanlarını ancak Allah bilir…” ayetinin gereğince Nebi sallallahu aleyhi ve sellem onu geri vermedi.

Urve, Hz. Aişe radıyallahu anha’nın şöyle söylediğini rivayet ediyor: Nebi sallallahu aleyhi ve sellem, onları “Ey Peygamber! Mümin kadınlar sana geldiğinde… Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” ayetiyle imtihan ederdi.

Yine Urve, Hz. Aişe radıyallahu anha’nın şöyle dediğini söyler: O kadınlardan kim bu şartı kabul ederse, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ona sözlü olarak “Seninle beyat ettim” derdi. Allah’a yemin olsun ki beyatta onun eli hiçbir kadının eline değmemiştir. O, kadınlarla sadece sözlü beyat ederdi.[1]

Müfessirlerin Ayet-i Kerime ile İlgili Görüşleri

Muhammed Ali es-Sabuni şöyle der: “Eğer o kadınları imtihan ettikten sonra iman ettiklerini öğrendiyseniz, artık onları kafir olan kocalarına geri göndermeyin. Onun koruması ve baskısı altına girecek şekilde Müslüman kadın, müşrik bir kişiye helal olmaz. Aynı şekilde Müslüman bir adamın da müşrik bir kadını nikahı altında tutması uygun olmaz, bilakis onu boşaması gerekir. Çünkü bu ikisinin arasını din ve iman ayırmıştır. Oysa evlilik; sevgi, yakınlık kurma ve huzur bulmadır. Onun dinine savaş açtığı ve akidesini kötü gördüğü halde Müslüman bir kadının müşrik bir erkeğin himayesinde kalması nasıl olabilir? Kocasının dinine öfke duyduğu ve onun peygamberine düşmanlık beslediği halde müşrik bir kadının, Müslüman bir erkeğin güvencesinde kalması olabilecek bir şey midir? …”[2]

İbni Abbas radıyallahu anhuma şöyle der: “Muhacir kadının imtihanı, o kadının hicretinin; kocasına kızması ve Müslümanlardan birine aşık olması, bir bölgeyi terk edip başka bir bölgeye gitmek istemesi, yaptığı bir hadise sebebiyle dünyalık bir istekten dolayı olmadığını söylemesi ve sadece İslam’a girmek ve Allah ve Rasûlünün sevgisinden dolayı olduğuna yemin etmesiyle oluyordu.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, o kadına yemin ettirdi, o da yemin edince artık onu göndermedi. Kocasına, onun mehrini ve yaptığı harcamaları iade etti. Ömer b. Hattab radiyallahu anh o kadınla evlendi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, kendisine gelen erkekleri geri gönderiyor, kadınları da onları imtihan ettikten sonra yanında tutuyordu. Kocalarına onların mehirlerini geri gönderiyordu.”[3]

Muhammed Mütevelli eş-Şaravi şöyle der: “Onların imanlarını ancak Allah bilir” hükmünde imtihanın sözle ve fiili olarak ancak zahir şeylerde olacağı belirtilmiştir. İç alemleri ise sadece Allah bilir. Bir kadın mümin olduğu halde bunu ilan ediyorsa artık onun kafir olan kocaya geri gönderilmesi caiz olmaz. Çünkü mümin kadın, kafire helal olmadığı gibi kafir adam da ona helal değildir…

İman ile küfür arasındaki bu çizgiye rağmen iki eş arasındaki mali hukukla ilgili durumlardan gafil kalmamıştır. İslam ve adaleti, kafirin dahi hukukunu muhafaza etmiştir. Müslüman olduğu için kendisine helal olmayan eşini ondan aldık. O zaman verdiği mehri ve yaptığı evlilik harcamalarını kendisine iade etmemiz gerekmektedir.

Bundan dolayı “Bununla beraber, harcadıkları mehri o kafirlere verin” buyurulmuştur. İşte bu, İslam adaletinin büyüklüğündendir. Bu kocalar, Müslüman olup Müslümanlara sığınan eşlerine infakta bulunmuş, mal ve eşyalarını onlara vermiştir. Bundan dolayı yaptıkları infaklar onlara çevrilmeli ve eşlerinin İslam’a girmesinden dolayı zarara uğramamalıdırlar. Şüphesiz bu durum onlara da tesir edecek ve kimseye zulmetmemesi hususunda onların da nazarlarını bu dine yöneltecektir.[4]

Fahreddin er-Razi rahimehullah şöyle der: Ayette bazı meseleler vardır;

Birincisi: Allah’ın “Onları imtihan edin” sözü ya vacipliğe ya mendupluğa ya da ikisi dışında bir şeye delalet eder. Vahidi, bunun müstehaplığa delalet ettiğini söylemiştir.

İkincisi: Şüphesiz olarak bilindiği halde Allah’ın “Onların imanını ancak Allah bilir” sözünün ne hikmeti vardır? Biz de deriz ki: Onları sorguya çekenlerin nefislerinde, o kadınların gerçekten iman ettiklerine dair bir mutmainlik olmasının şart olmamasıdır. Çünkü bu konu, gaybı bilen Allah’ın tekelindedir.

Üçüncüsü: “Kafir erkekler de mümin kadınlara helal olmazlar” sözünün ne faydası vardır? (Oysa daha önce mümin kadınların kafir erkeklere helal olmadığı söylenmiş) Bu iki ifadeden birinin söylenmesi yeterli olmaz mıydı? Biz de deriz ki: Bu hem kadınların hem de erkeklerin imanının dikkate alınması dolayısıyladır. Çünkü birbirlerine helal olmaları iki tarafın da imanlı olmasını gerektirir. Bir de iki tarafın birbirine helal olmadığının zikredilmesi helalliğin kaldırıldığını güçlendirmektedir. Bunda da başka lafızlara göre daha fazla fayda vardır. Şayet: Öyle sayalım ancak Allah’ın “Artık o kadınları kafirlere vermeyin” sözü dahi bu konuda yeterlidir. Çünkü iki taraf da birbirine helal değildir, artık bu sözün üzerine başka söz ile uzatmaya gerek yoktur. Maksat zaten hasıl olmuştur.” denirse, onlara deriz ki: Bu lafızla iki taraf arasındaki helalliğin kalktığına bir işaret yoktur. Helalliğin kalktığını söylemek, sizin gösterdiğiniz delilin tam zıddına delalet eder. Bu da zaten açıktır.

Dördüncüsü: “Onların mümin olduklarını anlarsanız” sözünde, zan nasıl kesin bilgi olarak ifade edilmiştir? Biz de deriz ki: Burada zannı galip ve içtihadın ulaştırdığı netice açısından bir bakış vardır. Kıyaslama, ilim olarak değerlendirilir. Bu şekilde neticeye varan bir kişi: “İlmin olmayan şeylerin peşine düşme!” (İsra, 36) ayetinin tehdidi çerçevesine girmez.


  • [1]. Beğavi Tefsiri; Müslim, 1866
  • [2]. Kabsun Min Nuri’l-Kur’an-i’l-Kerim
  • [3]. Beğavi Tefsiri
  • [4]. Şaravi Tefsirinden