“Ey iman edenler! Yapmayacağınız bir şeyi niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah yanında çok nefreti gerektirir.” (Saff, 2-3)
İnsanı diğer canlılardan ayıran en büyük farklardan biri beyandır. İnsan, içinden çıkılması çok zor meseleleri, bu özelliği vesilesiyle halleder ve işlerini yerli yerine koyar. Yine insan, başına gelen pek çok sıkıntının ardında dilini iyi kullanamamanın veya yanlış kullanmanın olduğunu görür. Bu sebeple bu büyük nimet insanı yücelttiği gibi aşağılara da çekebilir.
Dil, insan bedeninde kontrolü insana bırakılmış, terbiyeye muhtaç iki azadan biridir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, dilini ve namusunu koruyana cenneti garanti ettiğini bildirmiştir. Dolayısıyla dil, diğer azalardan ayrılır ve onlara bir nevi yol gösterici olur. Cennet veya cehennemin anahtarı insanın çene kemiklerinin arasındadır.
Dil, bütün azaların, kendisi önünde eğildiği, “Bizim hakkımızda Allah’tan kork.” dediği üstün bir makama sahiptir. Çünkü dil ne söylerse bütün azalar ona göre şekil alacak, o doğrultuda yaşayacaktır. Bu dünyada ve ahirette rahatlamanın kaynağı dil olduğu gibi felaketin altında da dil yatmaktadır. İnsanı yüzüstü cehenneme atan dilinin ektikleri olduğu gibi, “Oku ve yüksel. Senin makamın, okuyacağın son ayetin yanındadır.” buyruğu gereği cennet dereceleri de yine Kitabullah’a ve zikrullaha sımsıkı sarılmakladır.
Bunların da ötesinde dil, Allah’ın ayetlerinden en belirgin bir ayettir. O’nun varlığına, her şeye kadir olduğuna, dilediğini dilediği şekilde yaratacağına en açık bir işarettir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Yine, göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklı oluşu O’nun -varlığının- delillerindendir. Şüphesiz ki bunda bilenler için ibretler vardır.” (Rum, 22)
İslam’ın ilk dönemlerinde Müslümanlar, özellikle de aşiret cihetiyle zayıf olan Müslümanlar çok sıkıntılar yaşamış, işkencelere maruz kalmışlardı. Bu uğurda canlarını vermişler, bazılarının da azaları işkence altında zarar görmüştü. Müslümanlar, Mekke dönemindeki bu darlıktan sonra hicret diyarına gidince nispeten rahatlamışlar ve güçlenmişlerdi. Bu sebeple kendilerine ve kardeşlerine o işkenceleri reva gören putperestlerle hesaplaşma isteği kalplerinde uyanmış, dualarına dökülmüştü: “İman edenler; ‘Bir sure indirilseydi.’ diyorlar. Derken hükmü kesin olan bir sure indirilip de onda savaştan bahsedilince, kalplerinde bir hastalık bulunanların, tıpkı ölümden baygınlık geçiren kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. Oysa o, onlara çok yakındır.” (Muhammed, 20)
Ali b. Ebi Talha, İbn Abbas’tan, Allahu Teâlâ’nın “Ey iman edenler! Yapmayacağınız bir şeyi niçin söylüyorsunuz?” ayeti hakkında şöyle dediğini rivayet etti: Müminlerden bazıları, cihad emri gelmeden önce, “Keşke Allah, kendisine en sevimli ameli bize gösterse de onunla amel etsek.” dediler. Allah, Nebisine, kendisine en sevimli amelin; kendisinde şüphe olmayan bir iman ve imana muhalefet eden, onu kabul etmeyen, Allah’a karşı günah işleyenlere karşı cihad olduğunu bildirdi. Cihad emri inince müminlerden bazıları bunu kötü karşıladılar, bu emir onlara ağır geldi. Bunun üzerine Allah Subhanehu ve Teala “Ey iman edenler! Yapmayacağınız bir şeyi niçin söylüyorsunuz?” ayetini indirdi.[1]
Bu ayet-i kerime, arkasından gelen ayetler de göz önüne alınınca cihad hakkında inmiştir. Ancak bununla beraber faydası daha geniş olduğu için hayatın her yönüne hitap etmektedir. Mümin, geçmiş zamanla alakalı bir hadise hakkında bilgi verirken yalan söylemekten kendisini koruduğu gibi, gelecek ile alakalı konuşurken de muhalefet edeceği vaatler vermekten sakınmalıdır.
Müfessirlerin Ayet-i Kerime ile İlgili Görüşleri
İmam Kurtubi rahimehullah der ki: Bu ayet, nefsini Allah’a itaat konusunda sorumluluğa bağlayan (adak adayan) kişiye, o konuda vefa göstermenin vacip olduğuna işaret eder. Sahih-i Müslim’de Ebu Musa’nın, Basra halkına haber gönderdiği, onların da kendisine Kur’an’ı bilen üç yüz kişi gönderdikleri belirtilmiştir. Kendisinin yanına gelince, onlara: “Sizler, Basra’nın seçkinleri ve kıraat önderlerisiniz. O halde Kur’an’ı okuyunuz ve ona sizden öncekilerin kalpleri katılaştığı gibi uzun ara vererek kalplerinizi katılaştırmayınız. Biz bir sure okurduk, o sûre uzunlukta ve etki olarak “Berae Sûresi” gibiydi ancak bana unutturuldu. Ancak ben o sureden “Şayet Âdemoğlunun iki vadi dolusu malı olsaydı üçüncü vadiyi de isterdi. Ademoğlunun karnını ancak toprak doyurur.” ayetini hatırlıyorum. Yine biz, müsebbihata (sebbeha diye başlayan surelere) benzeyen bir sure okurduk, o da bana unutturuldu. Ancak ben ondan da “Ey iman edenler! Yapmayacağınız bir şeyi niçin söylüyorsunuz?” ayetini ezberledim. Benim bu anlattıklarım, kıyamet günü hesaba çekileceğiniz bir şahitlik olarak boynunuza yüklenmiştir artık.”
İbnu’l-Arabi şöyle dedi: Bunların hepsi dinde sabit olan şeylerdir. Allahu Teâlâ’nın: “Ey iman edenler! Yapmayacağınız bir şeyi niçin söylüyorsunuz?” ayet-i kerimesi, bu surede lafız ve mana itibariyle dinde sabit kılınmıştır.
Ebu Musa’nın, “Benim bu anlattıklarım, kıyamet günü hesaba çekileceğiniz bir şahitlik olarak boynunuza yüklenmiştir.” sözü de dinde sabittir. Çünkü kim, kendisini bir şey yapmakla mükellef tutarsa şer’an ondan sorumlu olur.
Sorumluluk altına girilen şeyler iki kısma ayrılır. Birincisi adaktır. O da iki kısma ayrılır. Allah’a yakınlık için söylenen: Allah için benim üzerime namaz kılmak, oruç tutmak, sadaka vermek... ve benzeri Allah’a yaklaştırıcı ameller. Bunları yerine getirmenin gerekliliği konusunda icma vardır.
Bir de mübah adak vardır: O da umulan bir şeye nail olmak için kişinin “Yanımda olmayan şu yakınım gelse şu sadakayı vereceğim.” diye şarta bağlaması, ya da korkulan bir şeyden sakınmak için kişinin “Allah, şu şeyin şerrini benden giderirse şu sadakayı vereceğim.” diye şarta bağlaması gibi. Alimler bu konuda ihtilaf ettiler. İmam Malik ve Ebu Hanife: “Bunu yerine getirmek gerekir.” dediler. İmam Şafi’nin bir görüşüne göre bunu yerine getirmek gerekmez. Ayetin genel ifadesi Maliki ve Hanefilere delildir...[2]
Muhammed İmdad Hüseyin Pirizade, İmdadu’l-Kerem isimli tefsirinde şöyle der: “Bu ayet-i kerimelerde Müslümanları terbiye etme ve onlara Allah’ın kendilerini, tebliğ etmeleri için seçtiği bu dini öncelikle kendilerinin uygulaması gerektiği hususunda bir bilgilendirme vardır. Ancak bundan sonra başkalarını bu dinle amel etmeye teşvik edebilirsiniz. Allahu Teâlâ çoğunlukla sizin, tam tersini yaptığınız halde başkalarını güzelliğe davet etmenizi kötü görür.”[3]
Muhammed Ratıb en-Nablusi şöyle der: İnsana isabet edecek musibetlerin en tehlikelisi vakıadan uzak fikirler içinde yaşamasıdır. Vakıası başka, kendi fikirleri başka bir yerde... Hangi fikre, hangi davete çağrı yapılırsa yapılsın, başarısı samimiyete bağlıdır. İnsan samimiyeti kaybederse biter, bataklığa düşer ve ayaklar altında ezilir. Oysa o; düzgün konuşan, dili akıcı, mantıklı, fikirleri gerçekten güzel, sunumu hoş, delilleri kuvvetliydi. Ancak o, fikirleri basit işlerde kullanır, değerli şeyleri sadece lafız olarak işler, güzel ahlakı sadece dili ile savunma konumuna getirir ve bunlarda herhangi bir ahlak üzere olmazsa, işinin en kötü kısmına muhatap olur. Bu sebepten dolayı davetçilerden biri, bir şahsa şöyle diyerek nasihat etmiştir: Davet ettiğin kişinin, seni, davet ettiğin şeyin tam tersi bir hal üzere görmesinden sakın. Çünkü davet edilen, kendisini davet eden bu güzel konuşan, ince anlayış sahibi, en ince duygu ve fikirleri uyandıran kişinin, davetinin seviyesinde olmadığını anlasa, onun davetinde samimiyet bulamaz ve o davetçi onun gözünden düşer ve bataklığa saplanır. İşte bundan dolayı Rabbimiz, bu insana şiddetli bir şekilde kızmaktadır. Çünkü onun daveti, diğer meslekler gibi sıradan bir mesleğe dönüşmüştür. Onun yanında, insanları kendisiyle karşılayacağı üsluplar, bilgiler ve fikirler vardır, ancak o, kendisinin davet ettiği şeylerden ne de uzaktır.[4]
Ayet-i Kerime ile İlgili Bazı Mülahazalar
İmam en-Nehai şöyle demiştir: Üç ayet, insanlara dini anlatmamı engellemiştir: Birincisi, “İnsanlara iyiliği emredip de kendinizi unutuyor musunuz?” (Bakara, 44). İkincisi, “Ben size muhalefet ederek, sizi menettiğim şeylere kendimin düşmesini istemiyorum.” (Hud, 88). Üçüncüsü, “Ey iman edenler! Yapmayacağınız bir şeyi niçin söylüyorsunuz?”
Abdullah b. Amir b. Rabia şöyle diyor: Ben henüz çocukken Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bize geldi. Ben de oynamak için dışarı çıktım. Annem, “Abdullah, gel sana bir şey vereceğim.” dedi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ona, “Ona ne verecektin?” diye sordu. Annem, “Hurma” dedi. Bunun üzerine Efendimiz, “Ancak sen bunu söz verdiğin halde yapmasaydın, bu bile sana yalan olarak yazılacaktı.” buyurdu.
Yalan ve verilen söze muhalefet İslam’ın sakındırdığı kötü davranışlardır. Bunlar amelî münafıklık alametleri olup terk etmeyen kişi için kötü bir sıfat olarak devam eder. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, bizleri bu nifak alametlerinden menederek şöyle buyurmuştur: “Münafığın alameti üç tanedir: Konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde yerine getirmez, kendisine emanet edildiğinde ihanet eder.”[5]
Usame b. Zeyd radıyallahu anhuma, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle derken işittiğini söylüyor: “Kıyamet günü bir adam getirilir de ateşe atılır. Ateşte bağırsakları dökülür, o da eşeğin değirmen taşı etrafında döndüğü gibi dönmeye başlar. Cehennemlikler onun etrafında toplanır ve ‘Ey falan! Bu ne hal? Sen bize iyiliği emrediyor ve kötülüğü yasaklıyor değil miydin?’ derler. O da ‘Evet, ben size iyiliği emrediyor ancak kendim yapmıyordum, kötülüğü menediyor ancak kendim kötülük işliyordum.’ der.”
İnsanı kurtaracak şey, samimi bir şekilde, işini az da olsa sürekli yapmasıdır. Çünkü Allah’ın yardımı çalışanlara ulaşacaktır.
[1]. Taberi Tefsiri
[2]. Kurtubi Tefsirinden
[3]. Aynı ayetin tefsirinden
[4]. Nablusi Tefsiri
[5]. Buhari ve Müslim

