İnsani İlişkilerde Hüsnü Zannın Sınırı Nedir?
Ahlaki bir erdemin adı olan hüsnü zan, İslam’ın müminlere kazandırmak istediği güzel hasletlerden biridir. İslam medeniyeti, insan hayatının her alanına dokunan, dünya ve ahiret huzurunu hedefleyen köklü bir medeniyettir. İslam hukuku da ekonomik, sosyal ve toplumsal alanlarda hükümler koyduğu gibi bireyin hakkını ve onurunu koruyan büyük bir nizamdır.
İslam, insanların birbirleriyle olan ilişkilerinde önemli ölçüler belirlemiştir. Örneğin, kişinin toplum içerisindeki itibarını zedeleyecek, insanlar arasında yayılmasına sebep olacak kusurların araştırılmasını ve yayılmasını yasaklamış; gıybet gibi insan onuruna zarar veren davranışları haram kılmıştır. Bununla birlikte müminleri, insanlar hakkında güzel düşünmeye, onların davranışlarını mümkün olduğu kadar hayra yormaya ve hüsnü zan sahibi olmaya teşvik etmiştir.
Çünkü kötü zan, çoğu zaman hakikate dayanmayan bir düşünce olarak insanın hem kendi huzurunu hem de toplumdaki güven ortamını zedeleyebilir. Sürekli insanların niyetlerini sorgulamak, delilsiz ithamlarda bulunmak ve kalbi olumsuz düşüncelerle doldurmak, müminin ruh dünyasına zarar veren bir durumdur. Bu sebeple İslam, müminin kalbini kötü düşüncelerden korumasını ve kardeşleri hakkında güzel kanaat beslemesini istemiştir.
Ancak burada üzerinde durulması gereken önemli bir mesele vardır: Mümin her durumda ve herkese karşı hüsnü zan beslemeli midir? Hüsnü zan ile tedbirsizlik arasındaki sınır nerede başlamaktadır? Bir müminin yaşadığı tecrübeler karşısında daha dikkatli olması, hüsnü zanna aykırı mıdır?
İnsan yaşadıklarından ders çıkaran, tecrübeler edinen ve düştüğü hataya bir daha düşmemek için çaba sarf eden bir varlıktır. Evvela her Müslüman, ahlakını şu hadis-i şerif düsturu ile şekillendirmesi gereken bir bireydir: “Kendisini alâkadar etmeyen hususları terketmesi, kişinin İslâm’ının güzelliğindendir.’[1]
İçeriğine dahil olmadığımız konular hakkında hüsnü zanda bulunup üzerinde durmamak en güzel ahlaki davranıştır. Önemli bir hakikat daha vardır ki detayına hâkim olmadığımız meselelerde sükût ederek susmak, zan ile hareket ederek kendi açımızdan konuşup doğru bir eleştiride veya doğru bir analizde bulunmaya çalışmaktan daha hayırlıdır. Çünkü bazen bir konuyu doğru okuyabilmek için karşı tarafın penceresinden bakmalı ve onun hayat şartlarını göz önünde bulundurarak yorumlamamız gerekir ki bu da gerekli şartlar oluşturulmadan ve yeterli imkân sağlanmadan mümkün olmayabilir. Büyükler boşuna “Geçmediğin kapının gıcırtısını, sınanmadığın acının sancısını bilemezsin.” dememişlerdir.
Peki bir Müslüman olarak nebevi bir ahlak sergiledik, bizleri alakadar etmeyen konulara müdahil olmadık veya meselelere hüsnü zan ile yaklaştık; sonucunda ise her hüsnü zan ettiğimizde kendisiyle ilişkiler kurduğumuz kişiler bizi hayal kırıklığına uğrattı. Burada yapılması gereken faziletli davranış hüsnü zannı bırakmak değil, nebevi bir tedbir almaktır. Çünkü Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm şöyle buyurmuştur: ‘Mü’min aynı delikten iki defa sokulmaz.’[2]
Yüce Rabbimiz Hucurât sûresinde zannın bir kısmının günah olduğunu belirtmektedir. Ancak insanın aklına gelen her düşünce ve kalbine doğan her his, kişinin iradesiyle meydana gelen bir durum değildir. İnsan, kontrolü dışında kalbine gelen düşüncelerden değil; bu düşünceleri büyütüp kesin bir kanaate dönüştürmesinden ve başkaları hakkında delilsiz hüküm vermesinden sorumludur. İslam, müminin kalbini kötü düşüncelerden korumasını, fakat aynı zamanda olayları değerlendirirken adalet ve basiret ölçülerini gözetmesini ister.
Herhangi bir meselede kötü zanda bulunup isabet etmektense susup o konunun uhrevî paydaşı olmamak daha faziletli bir davranıştır. Hissetmek, kalpten geçirmek ve düşünmek kişinin sorumlu tutulduğu bir saha değildir; fakat ne zaman ki hislerimizi dilimize dökeriz, işte o zaman konuştuklarımız hem ahiretimizi etkileyebilir hem de Müslümanlar arasındaki bağı pamuk ipliğine çevirebilir. Unutulmaması gerekir ki dil, Âdemoğlu için ya Allah’ın zikri ile ıslanmış bir organ olarak ebedî cennetlere nail olacak ya da cehenneme atılmak için bir sebep olacaktır.
Bazen kötü zanda bulunmak işimize gelebilir veya hoşumuza gidebilir. Fakat şunu bilmek gerekir ki hakikatin ortaya çıktığı vakitte hüsnü zan kişiye asla zarar vermez; tam aksine kişinin şerefini artırır. Hakikatin kötü zannın tersine çıkması ise nice insanın makamını kırmış, başını eğdirmiş, adını çirkinleştirmiş ve ona kınanmayı miras bırakmıştır.
Efendimiz, hanımı Zeynep validemize ifk hadisesi olayında Âişe vâlidemiz hakkındaki fikirlerini sormuştu. Kendisi de hüsn-i şehadette bulundular. Hazret-i Âişe radıyallahu anhâ bu hususta şöyle der:
“Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem, hâdiseyi tahkîk esnasında Zeyneb bint-i Cahş’a da benimle alâkalı görüşünü sormuş ve:
“Ey Zeyneb, bu hususta ne biliyorsun ne gördün?” buyurmuş.
O da:
“Ey Allah’ın Rasûlü, kulağımı işitmediğim, gözümü de görmediğim şeylerden daima muhafaza ederim. Ben Âişe hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum.” demiş.
Zeyneb, Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’in zevceleri arasında bazı faziletleri sebebiyle benimle boy ölçüşen birisiydi. (Fırsat elindeyken, beni gözden düşürerek Allah Rasûlü’ne daha yakın olmayı düşünebilirdi.) Ancak Allah, verâ ve dindarlığı sebebiyle onu bu meselede müfterîler tarafında yer almaktan korudu.”[3]
Sonuç olarak hüsnü zannın güzel bir haslet olduğu hususunda hiçbir şüphe yoktur. Bununla birlikte mümin, basiret ve tedbir sahibi olan kişidir. Mümin, her meselede kötü sonuçları düşünmeden ölçüsüz bir şekilde güzel düşünmeye çalışmadığı gibi, bazı destekleyici sebepler buldu diye de insanlar hakkında tamamen kötü bir zanna kapılmaz. Çünkü mümin, muhasebe ehli olandır. Faydalı hususlarda konuşur, faydasız ve kendisini ilgilendirmeyen konularda ise dilini muhafaza eder.
Kim bilir, belki de aleyhinde konuşma fırsatı bulduğumuz veya kötü düşünmeye meylettiğimiz bir rakibimiz hakkında sergilediğimiz hüsnü zan, şerefimizi artırarak bizleri Zeynep validemize komşu eyleyecek bir amel olacaktır.
[1]. Tirmizi, Zühd 11
[2]. Buhârî, Edeb, 83; Müslim, Zühd, 63
[3]. Buhârî, Şehâdât, 15, 30; Müslim, Tevbe, 56



