Hayatını Ümmete Adayan Adam: Bahattin Yıldız (1956-2010)

1956 yılında Sivas’ta üç çocuklu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Bahattin Yıldız, çocukluk dönemini İzmir’de geçirdi. 1975 yılında İzmir İmam Hatip lisesinden mezun oldu. O yıllarda insanlara etki eden İslami kimliğiyle ön plana çıktı ve pek çok hayırlı hizmete öncülük etti.

1975-1980 yılları arasında okuduğu Erzurum Atatürk Üniversitesi İşletme Fakültesi’ni, 1987 yılında Afganistan dönüşünde bitirdi.

Abdulhamid Muhaciri mahlasıyla yazdığı “Cihad Günlüğü” kitabında, hayatının buraya kadar ki evresi hakkında bilgiler verir.

 Kitapta kendisinin katıldığı soğuk ve karlı bir Erzurum günündeki bir mitingden de bahseder. Emniyet görevlileri bu yürüyüşün kaloriferleri yanmayan yurt binalarının ısınma probleminin çözülmesi için yapıldığını zanneder. Meydana toplanan binlerce kişinin ağzından “Afganistan Ruslara mezar olacak” sloganları duyulmaya başladığında, görevliler oldukça şaşkındır. Ama binlerce kişiyi dağıtmanın kolay olmayacağını bilirler.

Erzurum’da okuduğu yıllarda iki arkadaşı ile Atatürk Üniversitesi kapısı önünden Hicri 1400. yıl anısına “Hicret Koşusu”nu organize eder. (1979) Kayseri’de tamamlanan koşunun ardından koşuya katılan grup Kayseri’deki Kudüs Mitingine katılır. 

Bir arkadaşı bu koşuyu şöyle anlatıyor: “Okuldan çıkan liseli çocukları görüyor; hicreti anlatıyorlar. Köyden geçerken tarlasını süren bir tane adam görüyorlar; adama Hicret’i anlatıyorlar. Önlerinde kendilerinin yazdığı Hicri 1400 yazısıyla…”

Afganistan Günleri

Abdulhamid Muhaciri mahlasıyla yazdığı “Cihad Günlüğü” kitabında, Afganistan’a kimseyi tanımadan çıktığı yolculuğunu, orada nelerle karşılaştığını, halkın ve mücahidlerin içerinde bulunduğu yokluğu ve çaresizliğini anlatır.

Cihadda bulunduğu sırada bir şarapnel parçasıyla yaralanan Bahattin Yıldız, uzun bir dönem hastanede kalır. Bu olayını şöyle anlatır: ​“4 Eylül... Tanklar nefes almadan bombalıyor. Sol omzuma orta şiddette, yumruğa benzer bir şey çarptı. Gözlerim omzuma kaydı. Sol kolum sarkmış, omuzdan itibaren kan içindeydi. Kolumda ne bir his ne de bir acı vardı; kan iplik gibi süzülüyordu.”

Hastanede yaşananları arkadaşı Mehmet Güney şöyle anlatıyor:

“Vardığımızda Peşaver’deki bir hastanede tedavi görüyordu. Şarapnelin Bahattin’in omzunu parçalaması ortopedik bir rahatsızlıktı. Ameliyatı yapan doktor şöyle anlatıyordu: “Ben cerrahi bir operasyon yaptım ama ortopedi uzmanı değilim. Kolunu açtığımızda bir kısım kemikleri kırılmıştı, onları temizledik. Biraz daha büyük kemikleri telle bağladık. Daha yakın olanları da vidaladık. Belki de tıp tarihinde olmayan bir ameliyat yaptık. Yapabileceğimize biz bile inanmıyorduk ama elhamdülillah Bahattin’in kolu bir süre sonra tuttu. Bu bizim tıbbi başarımızdan ötürü değil, Allah’ın bir lütfudur. Şâfi olan Rabbim Bahattin’e şifa verdi.”

Biz elini tutuyoruz, o yavaş yavaş gözlerini açıyor, bilinci kısmen geliyor, kısmen gidiyordu. O kendine has boğuk ve kısık sesiyle tekbirler getiriyordu. “Allahu Ekber, La ilahe illallah” diye.

Oradaki doktorlar ve hastanenin idarecileri, bu durumdan çok etkilenmişlerdi. Hastanenin yöneticiliğini yapan âlim bir hoca efendi vardı, Kari Habibullah Sâfi isminde. Farsçası, Peştucası, Urducası çok iyi olan, Mevdudi’nin kitaplarını ve tefsirini tercüme etmiş alim bir zat. “Herkes sevinir, benim İhvan-ı Müslimin gibi altmış yetmiş yıllık bir teşkilatım var, Cemaat-ı İslami gibi güçlü bir teşkilatım var diye. Türkiyeli Müslümanlar da sevinsin ki Bahattin Yıldız gibi bir yiğitleri var.” dedi.

Ziyaretine gittiğiniz zaman koltuk değneği olmadan ayakta duramayacak bir adama, “Nasılsın?” diye sorduğunuzda, “Elhamdülillah iyiyim.” diyordu.”

Cahit Zarifoğlu, onun yaralandığını öğrenince “Yıldızlar Üstünde” adlı şiiri onun için yazdı.

“Orda şehitler Afgan,

Derler ki gel iman armağanıyla boyan.

Kan sancağı, Cennet sedirlerinin basamağı

Yanlarında savaş atlarının cezbesi.

Her biri İslâm ocaklarının gözbebeği...

Yıldızlar üstlerinde, bakışlar kırpışırlar dikkat içinde

Bir omuzun delinmiş, her yana hâlâ dağlar düşüyor

Gözkapakların gittikçe ağır...

Başında bir mücahit dost nöbette,

Sanki dünya, sanki kâinat tehlikede.

Orda şehitler Afgan,

Aşk adı cennet sedirlerinin basamağı.”

1982’de Afganistan’dan ayrılırken gözyaşlarıyla “Hoda hafız biraderanı mücahidan! (Allah’a emanet olun mücahit kardeşlerim)” diyen yazar Bahattin Yıldız, yayınladığı tüm kitaplarında Afganistan’ı ve şehadeti yazmıştı.

Türkiye’ye Dönüş

1987 yılında Türkiye’ye döndükten sonra çeşitli dergi ve gazetelerde yazılar yazdı. Yazıları Mavera, Güldeste, İmza, Müslüman Genç, Gurbet ve Selam dergilerinde yayınlandı. “Abdülhamit Muhaciri” mahlasıyla Millî Gazete’de çocuk köşesi hazırladı.

Dünyanın neresinde yer alırsa alsın, Müslüman kardeşlerinin dertleriyle dertlenmiş yüce bir gönle sahip olan Bahattin Yıldız, Afganistan ve çevresindeki ülkelerde ve Balkanlar’da yardım faaliyetlerine gönüllü olarak katıldı. Srebrenitsa’da katledilenlerin anıldığı yürüyüşe her yıl düzenli olarak katıldı.

Bosna Savaşı hakkında şöyle diyordu: “Avrupa’nın göbeğinde bir avuç Müslümanın yaşadığı Bosna’da Sırp saldırısı artmıştı. Dünya bu soykırıma seyirci kalmış, adeta Boşnakları cezalandırıyordu. Cennetin kokusunu cihat meydanında arayan gönüllüler yola düşmeye başladılar. Bütün İslam coğrafyasından olduğu gibi Türkiye’den de cepheye savaşa girenler, bunların içinde şehit olanlar vardı.”

Keşmir’de deprem olduğunda, ilk oraya ulaşanlardandı. Oraya ulaştığında yapı malzemeleriyle geçici bir hastane kurdu. Türkiye’de başörtüsünden dolayı eğitimleri yarım kalmış ve Avusturya’da tıp eğitimi görmüş iki doktor ile dağ köylerine gitti.

Sevdasına Kavuşan Bir Şehit

Kalbi Afganistan ile atan bir gönlün sahibini Allah, ölümünü de Afganistan’da takdir eder. Bir arkadaşı anlatıyor: “Son zamanlarda Afganistan’a gideceği zaman arkadaşlarımız, “Oralar çok karışık, Afganistan’a gitmekten vazgeç” dedikleri zaman yarım bir tebessümle, “Daha önce şehit olamadık, bakarsınız bu geziler sırasında şehit oluruz.” derdi. Yine şöyle diyordu: “Şehadeti baş ucu seçeneği yapanlar İslam için yola çıkanlar durur mu?”

“Güllerin Vedası” kitabında şöyle diyordu: “Ölüme meydan okumayı, ölümden korkmamayı, ölümü ölümsüzlük bilmeyi yeniden yaşayacağım ve tadacağım.”

 

“Halid Bin Velid’in son anında yakalayamadığı için yandığı hasretini haykırdığı gibi; benim de ulaşamayacağım bir Rümeysa hasretiyle ateşinin göğsümü yaktığı gün…” diye yazmıştı bir yazısında.

Cihadın edebiyatını yapmayan, onun üstünlüğüne inanmış ve bizatihi cihad sahasında bulunan Bahattin Yıldız, 17 Mayıs 2010 Pazartesi günü yetimhane kurmak için gittiği Afganistan’ın Kunduz bölgesine ulaşmak için bindikleri uçağın düşmesi sonucu şehadete ulaştı. Kabil’in kuzeyindeki Salang Geçidi yolunda gerçekleşen olayda, 38 kişinin bulunduğu uçaktan kurtulan olmadı. Aynı uçakta vefat edenlerden biri de bölgeye beraber gittiği Faruk Aktaş’tı.

Yaklaşık üç ay süren aramalardan sonra cenazesine ulaşılan cenazesi 2010 Temmuz ayında Türkiye’ye getirilen Bahattin Yıldız, Fatih Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Edirnekapı Mezarlığı’na defnedildi.

Üçü kız, ikisi erkek beş çocuğu olan şehidimizin yayımlanmış kitapları şunlardır: “Savaşan Afganistan (1984), Cihat Günlüğü (1988), Kar Çiçeği (1985), Güllerin Vedası (1997) ve Karda Ayak İzleri (2003)”

 

Yusuf Kaplan- Bir Yıldız Kaydı, Yenileri Doğsun Diye

Her şeyden önce, tastamam öncü bir gönül eriydi Bahattin Ağabey… Vefatının, Afganistan’daki kimsesizlerin yardımına koşarken vuku bulması onun öncülüğünün zaman, mekân, yer ve sınır tanımadığının aşikâr bir göstergesidir…

Afgan cihadına doğrudan iştirak etmişti; oradaki kardeşlerinin asaletlerini, şahsiyetlerini, haklarını koruyabilmeleri için Sovyet komünizmine karşı verdikleri cihada katılmakta hiç tereddüt etmemişti…

Bahattin Ağabey, yalnızca Afganistan’daki Müslümanların yardımına koşmamıştı… Dünya coğrafyasında aklınıza gelebilecek bütün coğrafyalardaki mazlumların, masumların, mağdurların ve müstezafların yardımına koşuyordu… O’nu bir gün Açe’de, bir başka gün Sumatra’da, Afrika’nın en ücra köşelerinde, Patani’de, Doğu Türkistan’da hatta Avrupa’daki kardeşlerimizin yanında, yanı başında, onların dertleriyle hemdert olurken, hâlleriyle hemhâl olurken görebilirdiniz…

Bir akından diğerine koşuşturup duruyordu bu eşsiz, yılmaz, yorulmak bilmez akıncı… Dünya dar geliyordu sanki Bahattin Ağabey’e…

 

Yakın Arkadaşı Cemal Balıbey Onu Anlatıyor

“Tanışıklığımız 1982’li yıllara kadar uzanıyor.

Bahaddin Ağabey, ilk defa 23-24 yaşlarında Afgan cihadına katıldı ve cihat esnasında da yaralandı. Ceketini giyerken kolunun sakat olduğu fark ediliyordu. Ceketini zor giyip zor çıkarırdı.

“Güller’in Vedası” isimli kitabı, hastanede kaldığı dönemde mücahitlerden dinlediği hikâyeleri kitaplaştırmasıyla oluştu. Bu hikâyeleri yazıya döktükten sonra rahmetli Cahit Zarifoğlu’na göndermiş. O da Mavera ve farklı dergilerde yayınlamış. Zarifoğlu’nun kendisine, “Yaz kardeşim, oralardaki her şeyi yaz. Yazdığın bazı şeyler sana önemsiz gelebilir; fakat bizim için çok önemli.” dediğini söylerdi.

Afganistan’dan yeni geldiğinde daha çok mücahitlerden, Ruslara karşı cephede elde edilen zaferlerden, Afganistan’daki cihad gruplarından bahsederdi.

Bahaddin Ağabey’in çok mütevazı bir hayatı vardı. Müslümanın sade bir hayatı olmasına, lüksten uzak durması gerektiğine inanırdı.

Gençlerin fikri olarak yetişmesi noktasında özel bir gayreti vardı. İzmir’den her geldiğinde gençlere dağıtmam için (Özgün) yayınevine bahçesinden sebze-meyve getirirdi. Bizim gençlere, camiamızın adamlarına sahip çıkılmasını istiyordu.  Bazen sitemkâr bir şekilde, “Vakıflarımız, derneklerimiz çoğaldı ama eski samimiyet, eski muhabbet ve aşk yok.” derdi.

İslam coğrafyasıyla özel ilgilenirdi ve Müslümanlarla tanışmaya, onlarla dertleşmeye önem verirdi.

Bahaddin Ağabey ayrıca çok vefalı bir insandı. Gittiği her yerde arkadaşlarını ziyaret eder, yurtdışından veya bir şehirden döndüğü zaman mutlaka çocuklarımıza hediye getirirdi.

12 Eylül Askeri Darbesi olunca bir kısım insan mecburen yurtdışına çıkmak zorunda kaldı. Bu insanlar arasında Bahaddin Ağabey de vardı. O tercihini cihad beldelerinden biri olan Afganistan’dan yana yaptı. (1981)

Onun bir başka özelliği de yazar olduğunu çevresindeki insanlar, özellikle de işçileri bilmezdi. Kendisinin asıl işi izolasyon işçiliğiydi. İşçilerle birlikte çalışır ve onu gören iş sahibi veya bir yazar değil de işçi sanırdı.”[1]  

 


[1]. https://www.haksozhaber.net/bahattin-yildiz-ve-gullerin-vedasi-166257h.htm (Erişim Tarihi: 18.09.2026)