Hak veya batıl olsun her davanın “adam”lara ihtiyacı vardır. Genel kural şudur ki; “adam”lar varsa davalar başarılı, yoksa başarısızdır.
Yaşantısı ile inandığı ve savunduğu davası bir olmayan kimseden dava adamı olmaz.
Bir insan, ağzından çıkan sözün canlı bir tercümanı, konuştuğunun müşahhas bir numunesi olmadıkça, söylediğinin hakiki bir temsilcisi olamaz.
Dava adamları bilir ki, her davanın bir diyeti vardır.
HAYATI
Zafer Mert, 1976 yılında doğdu. Ortaokul çağlarından itibaren İslami bilinç ile yetişti. İslam davetini insanlara ulaştırmaya erken yaşlarda başladı.
Çok genç yaşından itibaren İslam coğrafyalarındaki Müslümanların derdini kendine dert edinmişti. Şöyle diyordu: “Bir Müslüman, dünyanın bir köşesindeki Müslümanla heyecanlanır, açları, susuzları, sürgünleri duydukça kahrolur; elinde avucundakini bilmediği coğrafyalarla paylaşır.”
Kişiyi güldüren ve bir o kadar da düşündüren bir olayını şöyle anlatır:
“Babam ve amcamlar bayan kuaförüydü. Kendi çevrelerinde de epey tanınmış ve isim yapmışlardı. Yani şu sosyete cinsinden kuaförlerdendiler. Ben namaza ve camideki sohbetlere gitmeye başlayınca –belki de endişe ettiklerinden dolayı- benim bir yere gitmemi ve gözlerinin önünden ayrılmamı istemiyorlardı. Tabii ben her seferinde damdan, pencereden bir şekilde kaçıyor ve sohbetlere katılıyordum. Bir gün ‘Artık dükkana gelip çalışacaksın’ dediler. Ben de ‘Orada açık saçık kadınlar var. Haram olan yere gelmem’ deyince daha da kızdılar ve ısrarcı oldular. Birkaç gün bu mücadele sürdü. Sonunda kabul ettim. Tabii kafamda bir plan kurmuştum.
Güzel bir cübbe, sarık, şalvar ve misvak buldum. Ertesi gün sarıklı, şalvarlı, cübbeli, misvaklı bir şekilde bizim sosyete bayan kuaförüne daldım. Beni gören herkes şokta. Herkes ‘Bu kim, bu kim?’ diye soruyor. Tabii bizimkiler daha da çok şoktalar. Kızarıp bozarıyorlar. Bayan sosyete kuaföründe hiç olmayacak bir durum. Şalvar, cübbe sarık ve bir elde de misvak.
O günün akşamı bizimkiler ‘Bir daha dükkana gelme, ne yapıyorsan da yap! Rezil olduk’ dediler. Böylece ben hem bayan kuaföründe çalışmaktan kurtuldum, hem de sohbetlere rahatça gitmeye başladım. İleriki yıllarda sağ olsunlar dedem ve amcamdan epey destek gördüm.”
Okul yıllarında başarılı bir öğrencilik geçiren Zafer Mert, liseden sonra üniversiteyi rahatlıkla okuma imkanına sahipken, Arapça ve İslami ilimler alanında kendini yetiştirdi.
Gençlerin eğitimine özellikle ehemmiyet verir, onların gelişimleri için gerekli kitaplar önerirdi. Toplum yaşantısının İslam’dan uzaklaşması da onu bir şey yapma derdine düşürmüş, İslami konuda kitapçıkların dağıtıldığı davet stantları kurdurmuştur.
En büyük hedefi, kendini yetiştirmiş iyi bir davetçi olmak olmuş, “İlmin zekâtı, onu dağıtmaktır” diyerek öğrendiklerini pratik hayata taşımıştır.
Derdi İslam olanın, bedeni derdini taşımaktan yorulur. Onu tanıyanlar, azmi karşısında bedeninin neredeyse geride kaldığını söylemiştir.
Ebu Berze el-Eslemî radıyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Kıyamet gününde (şu hususlardan) sorgulanmadıkça, kulun ayakları yerinden kımıldamaz:
- Ömründen; onu ne ile tükettiğinden (Hayatını nasıl ve nerelerde harcadın?),
- İlminden; onunla ne yaptığından (öğrendiği ilimle amel edip etmediğinden?),
- Malından; onu nereden (helal mi haram mı yoldan) kazandı ve nereye (Allah’a itaat mi yoksa isyan yolunda mı) sarf ettiğinden,
- Bedeninden; onu nerede çürüttüğünden.”
Zafer Hoca, ömrün ne ile tüketildiğinden, bedenin nerede yorulduğundan, öğrenilen ilmin yaşantıyla bütünleştirilmesinden ve malını harcama yerlerinin Allah katında sorulacağını biliyordu.
Şöyle diyordu: “Dünya hayatı bir koşturmacadan ibaret. Her insanın hayatının merkezine koymuş olduğu birtakım amaçları, hedefleri ve maksatları var. Ne yazık ki insanlığın geneli bu hususta dünyayı ve dünyevi hedefleri, nefsi hedefleri, maddi çıkarları hayatının merkezine koyup onun peşinde hayat tüketmekte.
Dünyada üç tip insan vardır:
- Hayatını Allah’ın kitabından habersiz yaşayan, dünyanın en bedbaht kişisi budur. Bunlar çoktur.
- Bir diğeri, ellerinden geldiğince kulluk yaparak yaşamaya çalışanlar. Bunlar, kurtulması umulan gruptur.
- Üçüncüsü, Allah’ın izniyle hayır işlerinde öncü olanlar.
Allah’a dayanıp, besmele ile yola koyulmak gerekir. Bunlardan olmayı hedefleyelim.
Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim ve Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bizlere dünyaya geliş gayemizin “Hayır yolunda yarışmak” olduğunu birçok yerde haber veriyor. Bu kelime çok önemli “hayır işlemek değil, hayırda yarışmak.” Bu, hayır işlemenin bir üstü. Hayatın merkezine bunu koymalı.
“Rabbinizin mağfiretine ve cennetine koşun.” Her Müslüman, “olduğum yerde hangi hayırları işlemeye muvaffak olabilirim” diyerek düşünmeli, bu hayırlı işleri yapmaya çalışmalıdır.
Bir insan sorsa bize, “Allah’ın bir kuluna lütfedeceği en büyük nimet, ne nimetidir? Ne yaparsak bu dünyadaki en hayırlı işi yapmış oluruz veya bir insanın nelere sahip olması onun Allah katında üstün olduğunun işaretidir?
Allah kimi hayır işlemeye ve hayırda öncü olmaya muvaffak eylemişse, işte en büyük lütuf budur. Eşten, dosttan, arkadaştan mahrum olabilirsin ama en büyük mahrumiyet, hayır işlemekten mahrumiyettir. Niye? Çünkü bunun telafisi yok. Kaybettiğin parayı kazanabilirsin ama ne ömrünün ne de Allah için sunabileceklerinin telafisi yok.
‘Niçin koşuyoruz ki yürüyelim, ne acelemiz var’ diyenler olabilir ama tabii ki bu Şeytanın vesvesesinden başka bir şey değildir. Güneşli havada buz satıcısı nasıl acele ederse cennet taliplileri de acele etmelidir.”
Bir talebesi onu şöyle anlatıyor: “Biz medresede akşam saat dokuzda yatağa geçerdik ancak hocanın ofisinin ışıkları daima yanardı. Gece teheccüde kalktığımızda ofisinin ışığı hâlâ yanık haldeydi. Sonra gecenin sabaha yakın olduğu saatlerde eve giderdi. Sabah namazından sonra hoca ile dersimiz olurdu. Ders göreceğimiz alana gittiğimizde hoca orada bizi bekliyordu. Bu dediklerim bazılarımız için ayda bir ya da yılda bir olan şeyler olabilir ama Zafer Hoca’nın rutiniydi.”
ŞEHADETİ
Hz. Ömer radıyallahu anh, “Ey Allah’ım beni şehadetle rızıklandır. Peygamberinin beldesinde canımı al” diye dua ediyordu.
Şehadeti arzulayanı, şehadet de arzular. Kimini yatağında, kimini mescidde, kimini de İslam için çıktığı yolda bulur.
Şehadet ona yatağında gelmedi. Tam da özlem duyduğu Şişli’de İslami sohbet yaptığı bir sabah vaktinde geldi. Sohbet sonrasında “Kim bir kimseyi (haksız yere) öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur...” ayetindeki şiddetli cezaya muhatap olacak Fatih K. adlı şahıs tarafından, soru sorma bahanesiyle tek başına kaldığı sırada arkasından 5 kurşun ile vurularak şehadete yürüdü. (12 Mart 2017)
Kurulmasına öncü olduğun, bir annenin oğlunu koruyup kolladığı gibi koruyup kolladığın mescide yeri geldiğinde alın terin düştü, yeri geldiğinde gözyaşların düştü, yeri geldiğinde üstündeki toz-toprak düştü ve son olarak kanın düştü.
Şehidin cenazesi kalabalık bir topluluk tarafından ertesi gün ikindi namazını müteakip Fatih Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Edirnekapı Şehitliği’ne defnedildi. Cenaze namazı sırasında konuşma yapan Hasan Karakaya Hocaefendi -Allah ona rahmet eylesin- şöyle dedi: “Yapılan bu saldırı, ilim için mücadele eden genç bir delikanlıyı hayattan koparmıştır. Biz Allah yolunda ilim yolunda çalışmaya devam edeceğiz.”
KENDİ DİLİNDEN ŞEHİTLİK ve ŞEHADET
Zafer Mert Hoca, bir konuşmasında şehadeti şöyle anlatıyordu:
“Şehadetin ne olduğunu çok iyi anlamalıyız, kavramalıyız. Çünkü bilinmeyen bir kavramın mücadelesi, anlaşılmayan bir ıstılahın uygulanması mümkün değildir.
Ölümü kurtuluş gören bir ümmeti esir edebilecek ne maddi bir etken ne de manevi bir güç söz konusu olabilir.
Şehitler imanlarına canlarını şahit kılmış, gerçekten en yiğit insanlardır.
Hayatını feda etmiş, canını Rabbine vermiş insanları hiçbir söz ifade edemez, hiçbir kitap kuşatamaz, hiçbir hatip hakkıyla anlatamaz.
Şehadet bilinciyle kuşanmalıyız, onların hayata bakışı gibi hayata bakmalıyız. Aksi takdirde ne bu yolda yürünür ne de nurlu sonuca ulaşılabilir.
Şehitler gerçek hayatın ölümle başladığına yakinen iman eden kimselerdir. Gözünü kırpmadan velev ki gençliğinin baharında hanımını, dünya süsü çocuklarını, mallarını ve mülklerini arkada bırakıp dünyaya meydan okuyabilmekteler.
“Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanmayın.”
Fiziki olarak nefes almamız vermemiz, eğer o nefesi bizi verene harcamıyorsak biz ölüyüzdür. Şehitler en değerlilerdir ve onların yoluna yaklaşmak için onlar gibi yaşayanlar da içimizdeki en dirilerdir. Öbürleri ya ölmüştür ya da ölmeye yaklaşmaktadır.
Allah yolunda hizmet etmeyen, aldığı nefesi Rabbi için kullanmayan adam ölmüştür, sadece görülmesi kalmıştır. Dolayısıyla nefesimizi Rabbimizin yolunda kullanalım.
Bilelim ki yaşanmayan yolda ölünmez. Hayatımız, mematımızın, ölümünüzün bir göstergesidir.”
ONDAN GERİYE KALAN HATIRALAR
Bir talebesi anlatıyor: “İslami daveti insanlara ulaştırmak adına gayret gösterdiğim günlerden birinde bana “Evin ile gittiğin yer arasında uzak bir mesafe var. Gidişini ve gelişini nasıl sağlıyorsun?” diye sordu. Ben de: “Zor olsa da ulaşım vasıtaları ile sağlıyorum. Eğer bir motorum olsa, benim için daha kolay olacak. Ben de motor alabilmek için uğraşıyorum.” O da “Bir arkadaşını arayarak motor alabileceğim parayı bana vermesini söyledi.”
Aynı kişi başından geçen şöyle bir olayını da aktarır: “Bir gün elim kesilmiş ve ufak bir operasyon geçirmiştim. Zafer hoca bunu haber aldığında hiç ertelemeden beni ziyaret etmişti. Başka hocalarımın gelmediği ziyaretime, onun gelmesi beni çok sevindirmişti.”
Bir başka talebesi anlatıyor: “Bir gün ona şu soruyu sordum: “Hocam davetçi mi yoksa âlim mi olmak gerekir?” Şöyle dedi: “Herkesin farklı bir düşüncesi olabilir. Benim şahsi fikrim, zamanın adamı olmak lazımdır.
Kişi, kendi zamanına bakar ve en ihtiyaç duyulan şey ne ise onu yapar. Ben de şu an topluma baktığımda en çok davetçi eksiği olduğunu görüyorum. Çünkü toplumun ekseri İslam’dan bihaber yaşamakta. Binlerce davetçi ihtiyacı var, davetçi olmak için de âlim olmaya gerek yok. Temel dini bilgiler bilen herkes bildiği kadarıyla davet yapabilir fakat âlim olmak uzun yıllar gerektiren bir mesele ve toplumun ihtiyacı çok acil. Onun için bu zamanın adamı olmak demek davetçi olmaktır.”
Yakın bir arkadaşı anlatıyor: “Senden öğrendiğim en önemli ilk ders: Başkasının oturup çalışmaması ve hiçbir şey yapmaması karşısında karamsarlığa kapılmadan kendi işine odaklanmanın gerekliliği olmuştu.
Canımın çok sıkkın olduğu, karamsarlığa kapıldığım bir anda bana ne güzel nasihat etmiştin. Daha dün gibi aklımda söylediklerin...
“Herkes kendi yaptıklarından sorumlu olacaktır. Başkasının vazifesini ihmal etmesi veya gerektiği gibi özenle ve hakkını vererek yapmaması, onunla Rabbi arasında olacaktır. Sen kendi işini en güzel yapmaya bak. Sen kendi amelinle sorumlu olacaksın. Başkasının bu halde olması, seni de aynı şeyleri yapmaya sevk etmesin.
Kişi vazifesinin hakkını vermeyecekse bıraksın iş yapan gelsin, kardeşim” diyordun. “Biz burada bir şeyler yapmak için duruyoruz. Elimiz kolumuz bağlı duramayız,” der dururdun. Her zaman kendine yeni faaliyet alanları bulmaya çalışırdın. Önünde durabilmek de, önüne geçebilmek de ne mümkün!”
Adına Yazılan Bir Şiir
Ansızın bir haber, geldi ümmete.
Şehit edilmişti sabah vaktinde.
Kanın bir meşale oldu ümmete,
Zafer hoca şehit oldu...
Yardım ediyordu mazlum ümmete,
İzzet ve şerefle kavuştu Rabbine
Zalimler bilsin ki yıldıramazlar,
Her şehit bir Zafer, korkutamazlar
Şehadet bir düğündür anlayamazlar
Zafer hoca şehit oldu.
Ümmetin derdiyle dertlenen adam,
Tevhid ve Sünnetle yaşayan bir can,
Şehadet sizlere yakıştı hocam
Zafer hoca şehit oldu.

