Kapak Dosya – Ahmet İmamoğlu / 2026 Temmuz / 164. Sayı

Teknolojinin gelişmesiyle birlikte televizyon her eve girmiş, zamanla televizyon kanalları çoğalmaya başlamıştır. İlk televizyon yayınının 1928 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde gerçekleştiği düşünülürse, o günden bugüne kapitalizmin temel ilkelerinden biri olan rekabet, kendini medya alanında da göstermiş, görsel medyayı hâkimiyeti altına almıştır. Medya, değişim içerisinde olan toplumu etkileyen en önemli aktörlerden biridir. Dolayısıyla görsel medya bugün başlı başına bir tüketim kültürü oluşturmaktadır. Tüketim kültürüne hizmet eden çok sayıda televizyon kanalının ilk sırada pazarladığı ürünse “televizyon dizileridir.” Türkiye’de televizyon yayınının ilk başladığı yıl 1968’dir. O tarihten itibaren televizyonlar her evde baş köşeye oturtulmuş, evin bütün düzeni bu aletlere göre tasarlanmıştır. Televizyon ve özelde televizyon dizileri tamamen postmodern hayatın bir parçası haline gelmiştir. Diziler hayatın merkezinde yer almaya başladığından beri kültür, örf adet, alışkanlıklar, değerler, yaşam biçimi ve aile yapısı değişime uğramıştır.

Özellikle okuma alışkanlığı olmayan ülkemizde kitle iletişim araçları arasında televizyonun çok ayrı bir yeri vardır. Ülkemiz son yıllara kadar televizyon seyretme oranında ABD’den sonra ikinci iken, artık dünyada en çok televizyon seyredilen ülke ünvanını kazanmıştır! Ortalama günde 5 saat televizyon izleyen bir toplumuz.

Postmodern[1] dönemde bireyler medyanın etkisiyle daha çok tüketmeye sevk edilmektedir. Bunun gerçekleşmediği durumlarda ise mutsuzluk ortaya çıkmakta ve bu his farklı bir şeyin tüketilmesiyle giderilmektedir. Postmodern dönemin getirileriyle birlikte değişen, dönüşen tüketim kavramı medyayla yakından ilişkilidir. Medya sektörünü elinde tutanlar, toplumun parçalanmış kimliklerine ayrı ayrı hitap edebilecek çeşitli televizyon programları hazırlamaktadır. Farklılıkların ve çeşitliliklerin ön planda tutulduğu bu dönemde bireylerin ilgi alanlarına hizmet edecek tematik kanallar artış göstermiştir. Tematik yayıncılıkla toplumun yaş, cinsiyet gibi kriterlerden ziyade moda, müzik, alışveriş, belgesel, spor gibi daha alt başlıklarda bir araya getirilmesi hedeflenmiştir. Bireysel izleyiciliği teşvik etmesi yönüyle tematik kanallar, aile kavramına zarar vermektedir. Bu konuda gündüz kuşağı programlarının özellikle reyting değeri yüksek olan programlar olduğunu, çok ilgi çektiğini belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan şunları söylemektedir: “Bu programlar insandaki merak duygusunu uyandırıyor. Kişinin merak duygusunu uyandırdığı için, insanda iki türlü durum ortaya çıkıyor. Biri; merak duygusunu uyandırdığı zaman iyicil etkileşimler ortaya çıkarabilmek, diğeri de kötücül etkileşimler ortaya çıkarabilmektir. Burada merak duygusunu, hayret duygusunu ve ilgisini arttıran bu programlarda; programın etkisine göre iyicil ve kötücül etkisi olup olmaması değişir. Toplumu ayakta tutan en önemli değerler vardır. Mesela bu değerler; paylaşımcılık, yardımlaşma, güven duygusu, sadakat, aile içerisinde aile değerleri vardır. Bu programlar aileyi bir arada tutan temel duygu olan güven duygusuna son derece zarar veriyor. Bir toplumun bir yerinde olan az, sınırlı bir olayı alıp ortaya çıkarıp genelleme yaptığı zaman; aile içerisinde birbirlerine karşı kuşkular, şüpheler uyanıyor. Bu olaylar eskiden çok görünür değildi. Televizyon programları, kötücül durumların görünürlüğünü artırıyor ve genelleme yaparak o programları toplumdaki insanlara; örneğin evlilikle ilgili korku uyandırıyor, eşi ile ilgili kuşku uyandırıyor ve aileyi bir arada tutan temel değerleri sarsıyor. Bu programlar bu nedenle bir virüs gibidir, ama böyle AIDS gibidir. AIDS virüsünün özelliği; vücuda girer, 5-10 sene sonra hasta eder. Neden? Çünkü vücuda girer, bağışıklık sistemini hasta ettiği için bağışıklık sistemi hasta olur, hastalıklar vücutta yayılır; vücudun haberi olmaz. Yayılır yayılır ortaya çıktığı zaman iş işten geçmiş olur. Bu programlar da sosyal bir virüs gibidir. Kötücül duyguları uyandırıyor ama bunun hoş bir eğlence, zehirli bal gibi etkisi var. Bu programlar; çekici, bal gibi ama zehirli bal gibidir. Vücuda giriyor, yavaş yavaş vücudu tahrip ediyor.

Türkiye’de son 15-20 yıl içerisinde hane kırılganlığının arttığını belirten Tarhan, “Bu ne demek? 5 kişilik haneler azaldı, tek kişilik haneler arttı. TÜİK istatistiklerinin söylediğidir. Hane kırılganlığının artmasında toplumda ne sebep oldu dersek, birincil derece tanık bu tarzdaki kötücül olayların ortaya çıkarılarak teşhir edilmesiyle ortaya çıkan durumlardır.

Modern toplumlarda giderek artan sosyal izolasyon ve kronik yalnızlıkla mücadele etmek, yalnızlığın halk sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini azaltmak için politikalar üretmek amacıyla “Yalnızlık Bakanlığı” kurulmuştur. Birleşik Krallık (2018), Japonya (2021) ve Kanada gibi ülkeler bu tür birimleri hayata geçirmiştir.

Ülkemizde de durum farklı değil maalesef! Türkiye’de her 5 haneden biri artık tek kişiden oluşuyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, 2014 yılında %13,9 olan tek kişilik hane halkı oranı 2025 yılında %20,5’e ulaşmış durumdadır.

ASAGEM’in (Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü) 2010 yılında ortaya koyduğu Türkiye’de Aile Değerleri Araştırması’na göre, Türk toplumunda aile kurumu çok önemli bir yere sahiptir! Türk toplumu, evlilikte sadakatin önemli olduğunu ve eşlerin her türlü fedakarlığı yapması gerektiğini dile getirmiştir. Evlilik dışı cinsel ilişki kesinlikle kabul edilmemektedir. Aynı zamanda gayr-i meşru çocuk sahibi olmaya da karşı çıkılmaktadır. Evlenmeden aynı çatı altında yaşamak onaylanmamaktadır. Ailenin dini kurallara ve manevi değerlere bağlı kalması gerektiği düşünülmektedir. Ancak televizyonlarda yayınlanan dizilerin birçoğunun konusu itibariyle toplumun aile değerlerine ters düştüğü aşikardır. Son yıllarda Türk televizyon kanallarında yayınlanan dizilerin neredeyse tamamı yabancı dizilerin uyarlaması şeklindedir. Reytingleri oldukça yüksek olan birçok dizi bunlara örnek verilebilir. Farklı bir toplumun ve kültürün etkisiyle üretilen bu diziler ne kadar uyarlanmaya çalışılsa da ahlakî değerlerimizle örtüşmemektedir. Toplumumuzun ahlakî değerleriyle bağdaşmayan bazı diziler sempatik gösterilmiştir. Öyle ki bu diziler, reyting rekorları kıran romantik komedi kategorisinde yer almıştır. Cinsellik ve şiddetle ilgili konular gençleri olumsuz etkilemekte, evliliğe bakış açılarını değiştirmekte ve evlilik dışı yaşam sürmeye özendirmektedir.

Sevgililer günü, evlilik yıl dönümü gibi özel günlerde eşler tarafından beklentinin karşılanmaması durumunda ilişkiler bozulabilir. Bunun nedeni medyanın davranışlara yön vericiliğidir. Aynı şekilde anneler günü, babalar günü gibi özel günlerde de medya beklentiyi artırmaktadır. Özellikle romantik dizilerde sevgililer günü, aile dizilerinde anneler günü, babalar günü her yıl mutlaka işlenen temalar arasındadır

TV programlarının gördüğü en önemli işlevlerden biri mal ve hizmetlerin tanıtılmasıdır. Günümüzde tüketim farklı bir boyut kazanmış, ihtiyaçları karşılamaktan ziyade bireyin toplumdaki konumunu belirler hale gelmiştir. Bir diğer ifadeyle tüketimin boyutu; sosyal, ekonomik ve kültürel açıdan bireyi tanımlamaktadır. Tüketici bu şekilde zenginliğini göstermeyi, dış görünüşüyle ve tükettiği nesnelerle toplumda statü sahibi olmayı amaçlar. Modern dünyada buna başarı kültürü adı verilmektedir.

Reklam, tüketici alışkanlıklarıyla doğrudan ilişkilidir. Bir ürünü veya hizmeti tanıtırken tüketiciye belli mesajlar yollaması bakımından reklam başlı başına bir kitle iletişim aracıdır. Ürünün tüketiciye tanıtılması amacının yanı sıra, alıcı kitleden daha büyük bir hedef kitleye ulaşmak istemesi bakımından reklam belli mesajlar içermektedir. Dizilerin içerdiği ürün yerleştirmeler ve reklamlar, ürünlerin pazarlanmasında tüketiciye “zatenlik” hissi yaşatma üzerinden yola çıkar. Tüketici ürüne “zaten” ihtiyacı varmış gibi veya kendisinin kesinlikle sahip olması gerektiği bir nesneymiş gibi bakmaya başlar. Ürüne veya hizmete sahip olamadığında ise yoksunluk hissi yaşar. Reklamlar bu şekilde bireylerin sahip olma güdülerini ortaya çıkararak onları etkisi altına alır, yeni ihtiyaç ve tüketim alanları oluştururken bireyin zatenlik hissini besler; ekonomik, sosyal ve psikolojik anlamda tüketiciyi yönlendirir.

Araştırmalar ve gözlem sonuçları Türk toplumunda dizi izleme ritüellerinin olduğunu ortaya koymaktadır. Dizi izleme ritüelleri içerisinde yapılan tek işin bir şeyler yemek ve içmek olduğu saptanmıştır. Başka işlerle uğraşmaktan hoşlanmayan izleyici kitlesi akşam ailesiyle daha kaliteli geçirebileceği zamandan çalmış ve tek taraflı iletişimi seçmiştir. Bu durum aile bağlarının yıpranmasına neden olmaktadır.

Reklamlar her ne kadar seyredilmiyor olsa da açık kaldığı sürece subliminal[2] anlamda çocukların zihinsel ve psikolojik gelişimini etkilemektedir. Reklamların çoğunlukla hedef aldığı tüketici kitle çocuklardır. Sloganlaştırdığı reklam mesajları ve müzikleri ile çocukların dikkatini çekmektedir. Böylece çocukların yiyecek ve giyecek tercihlerini doğrudan şekillendirir. Ebeveynler evde reklamları kimsenin izlemediğini düşünseler de çocuklar bu sloganlaştırılmış dilden oldukça etkilenir. Yoğun imge ve sesler çocuğun kişisel gelişimini olumsuz etkilemektedir

Sonuçta medyanın filmler, diziler vd. içeriklerle oluşturduğu insan modeli aşağı yukarı şöyledir:

Yalnız, sahipsiz, kimsesiz, kuşatılmış

Düşünmeyen, sorgulamayan, eleştirmeyen,

Kolay yönlendirilebilen,

Basit ekonomik çıkarları dışında hiçbir şeyi önemsemeyen,

Basit ve ilkel zevkleri olan

Sadece kendisine verilecek işi bilen

Başkalarının sorunlarına ve acılarına duyarsız

Gerektiğinde kiralık katil olabilecek

Dünyalık olarak kendinden yukarıda olanlara, ilim olarak da aşağıda olanlara bakan,

Basit çıkarları için zalimlerle rahatlıkla iş birliği yapabilecek insan!


[1]. Postmodern, kelime anlamı olarak “modern sonrası” demektir. 20. yüzyılın ikinci yarısında, modernizmin “tek doğru”, “kesin akıl” ve “evrensel ilerleme” gibi iddialarına tepki olarak doğan; gerçeğin göreceli olduğunu, parçalanmayı, çoğulculuğu ve öznelliği savunan bir felsefe ve kültür akımıdır.

[2]. “bilinçaltı” veya “bilinç eşiğinin altı” anlamına gelir. İnsanların normal duyu organlarıyla fark edemeyeceği kadar kısa süreli veya gizli tutulan, doğrudan bilinçaltını hedefleyen mesajlar ve uyarıcılar