Müminlere Nidalar – M. Sadık Türkmen / 2026 Ağustos / 165. Sayı
“Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Siz onlara sevgi gösteriyorsunuz. Halbuki onlar size gelen hakkı inkâr ettiler. Rabbiniz olan Allah’a inandınız diye Rasûlü ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer rızamı kazanmak üzere benim yolumda cihad etmek için çıktıysanız (böyle yapmayın). Onlara gizlice sevgi besliyorsunuz. Oysa ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim. Sizden kim bunu yaparsa mutlaka doğru yoldan sapmıştır.” (Mümtehine, 1)
Allah Teâlâ, İslam ümmetini terbiye etmek ve onların gelişimini gözler önüne sermek için bizlere çok değişik yöntemler göstermiştir. Belki bazı hadiseler meydana geldiği esnada insan bunu tabir etmekten ve başkalarına açıklamaktan dahi çekinir ancak işler aydınlığa kavuşunca, Allah’ın takdir ettiği bu tabiri güç hadise, Müslümanlar için rahmete dönüşür.
Bugün için biz Müslümanların sıkıştırılmaya ve baskılanmaya çalışıldığı nice mesele vardır. Bunlar zahiren şer gibi görülür. Allah Teâlâ ise insanların bunları konuşmasını murad etmektedir. Bu, baskı altında tutulan Müslümanlara büyük bir elem verse de bunda da nice hayır ve hikmet vardır. İslam, şöyle veya böyle insanların gündeminde ve en çok konuşulan konular belki de insanlara yeni ufuklar açacaktır.
Kur’an-ı Kerim, kafirlerin dost edinilmemesi konusunda pek çok hüküm koymuştur. Bu hükümler kat’i ifadeler ile belirtilmiş ve bu konuda en ufak bir tereddüt dahi uyandırmayacak üsluplarla söylenmiştir. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdır. Sizden kim onları dost edinirse, şüphesiz ki o da onlardandır. Muhakkak ki Allah, zalimler güruhunu hidayete erdirmez.” (Maide, 51), “Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve eğlence edinenleri ve kafirleri dostlar edinmeyin. Eğer iman edenlerseniz Allah’tan korkun.” (Maide, 57), “Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kafirleri dostlar edinmeyin. Kendi aleyhinizde Allah’a apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?” (Nisa, 144), “Müminler, müminleri bırakıp da kafirleri dost edinmesinler. Kim bunu yaparsa, Allah’tan bekleyeceği hiçbir şey yoktur. Ancak onlardan korkmanız hali müstesnadır. Allah sizi kendisinden sakındırır. Dönüş ancak Allah’adır.” (Âl-i İmran, 28)
Müminler, Beni Kurayza Gazvesi’nde Ebu Lübabe radiyallahu anh’ın yaptığı gibi, kafirlere dostluk meylini kendilerinde hissettiklerinde dahi bunu ancak Allah ve Rasûlünün affı ile telafi edeceklerini bilmişler ve kendilerini şahsiyet ve gururlarını bir kenara bırakarak en ağır şekilde cezalandırmışlardır. Bu hükümler, sahabenin gönlünde tam yer etmiş ve muhkemleşmişti.
Bu genel hükümler, İslam toplumunu sürekli terbiye etmiş ve inen ayetler okundukça müminler daimî bir uyanıklığa sahip olmuştu. Ancak Mekke’nin fethinden önce yaşanan bir hadise, kafirlerin dost edinilmemesi konusunda alışılagelmiş olan yollardan başka bir şekilde gelişmiş ve dikkatleri üzerine çekmişti.
Hatıb bin Ebi Beltaa radıyallahu anh’ın kıssası:
Ali radıyallahu anh’tan şöyle dediği rivayet edilmiştir. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem beni, ez-Zübeyr’i ve el-Mikdad’ı göndererek: “Ravdatu Hâh denilen yere gidiniz. Orada beraberinde bir mektup bulunan hevdecte bir kadın bulacaksınız. O mektubu ondan alınız.” diye buyurdu.
Bunun üzerine yola koyulup atlarımızı koşturduk. Kadını buluverdik, ona: Mektubu çıkar, dedik. Beraberimde mektup diye bir şey yok, dedi. Biz, ya mektubu çıkartırsın veya elbiselerini çıkartırsın, dedik. Bu sefer o mektubu saçının örükleri arasından çıkardı. Biz de mektubu Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’e getirdik. Mektupta “Hatıb bin Ebi Beltaa’dan…” diye başlıyor ve Mekkelilerden birtakım müşriklere Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in bazı durumlarını haber veriyordu. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Ey Hatıb! Bu da ne?” diye sordu. Hatıb: Acele etme ey Allah’ın Rasûlü, dedi. Ben Kureyş’e sonradan yamanmış bir kişi idim. -Süfyan dedi ki: Hatıb, Kureyşlilerle antlaşmalı birisi idi. Bizzat Kureyşlilerden değildi.- Seninle bulunan muhacirlerin kendileri vasıtasıyla ailelerini koruyacakları akrabalık bağları vardır. Benim onlar ile böyle bir nesep bağım olmadığından ötürü, kendisi sebebiyle yakınlarımı himaye edecekleri bir iyilikte bulunmak istedim onlara. Ben bu işi ne kafir olduğum ne dinimden döndüğüm ne de Müslüman olduktan sonra küfre rıza gösterdiğim için yaptım. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: “Doğru söyledi.” diye buyurdu. Ömer: Ey Allah’ın Rasûlü! Beni bırak da şu münafığın boynunu vurayım, dedi. Peygamber, “O Bedir’e katılmış bir kimsedir. Allah’ın, Bedir’e katılanlara muttali olarak, istediğinizi yapınız, ben size mağfiret buyurdum, demediğini nereden bilebilirsin ki?” dedi. Bunun üzerine yüce Allah “Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları veliler edinmeyin.” buyruğunu indirdi.[1]
Müfessirlerin Ayet-i Kerime İle İlgili Görüşleri
İmam Kurtubi rahimehullah der ki: “Onlara gizlice sevgi besliyorsunuz.” yani görünüşte onlara sevgi beslediğinizi hissettiriyorsunuz. Aslında Hatıb’ın kalbi İslam üzere selamette idi. Nebi sallallahu aleyhi vesellem bu konuda “Arkadaşınız söylediği sözde doğrudur.” buyurmuştur. Bu da onun kalbinin selametine ve inancının saflığına delalet eder…
Kimin, Müslümanların gizliliklerini araştırması çoğalırsa, Müslümanları kafirlere haber verip düşmana onların haberlerini anlatırsa bunları dünyevi bir amaç için yapıp bu durumda itikadı da sağlam ise bu yaptıkları sebebiyle kafir olmaz. Tıpkı Hatıb’ın destek almak amacıyla yaptığı durumda olduğu gibi. O, bu yaptıklarını, dini reddetmek için yapmamıştı…
Ancak casus kafir olursa Evzai “Onun bu yaptığı ahdini bozmaktır.” demiştir. El-Esbağ ise “Harbi olan casus öldürülür.” demiştir. “Müslüman ve zımmi olan casus ise cezalandırılır. Ancak İslam’ın aleyhine çalışırsa öldürülürler.”[2]
Fahreddin er-Razi rahimehullah Mefatihu’l-Ğayb’da şöyle der: “Düşmanı veli edinmek nasıl mümkün olur? Oysa düşmanlık; sevgi ve muhabbete zıttır. Muhabbet ve sevgi, dost edinmenin gereklerindendir aslında.”
Biz de deriz ki; düşmanlık bazı duruma göre, sevgi ve muhabbet başka bazı duruma göre değerlendirilir. Allah Teâlâ’nın “Sizin eşlerinizden ve evlatlarınızdan size düşman olanlar vardır.” (Teğâbun, 14) buyruğunu görmüyor musun? Yine Nebi sallallahu aleyhi vesellem’in “Evlatlarımız ciğerparelerimizdir.” dediğini görmüyor musun?
İkinci olarak: “Benim düşmanım” deyip bununla yetinmemiş, ilave olarak “sizin düşmanınız” ifadesini de söylemiş ki bundan Allah’ın düşmanlarının, müminlerin de düşmanı olduğu ortaya çıkar. (Bu konuda ne dersiniz?)
Biz de deriz ki “Benim düşmanımı dost edinmeyin” emri bu ilintiyi doğurur. Ancak müminlere düşmanlık Allah’a düşmanlığı gerektirmez. Allah Teâlâ’nın buyurduğu gibi “Sizin eşlerinizden ve evlatlarınızdan size düşman olanlar vardır.”
Üçüncü olarak: Niçin “Benim düşmanım ve sizin düşmanınız.” dedi de tam aksini (yani sizin düşmanınız ve benim düşmanım) demedi?
Biz de deriz ki: Mümin ile kafir arasındaki düşmanlık Allah’a ve Rasûlüne olan muhabbet dolayısıyladır. Bu yüzden iman ehlinden bir kulun Allah’ı sevmesi bir sebebe dayanırken; Allah’ın, kulunu sevmesi herhangi bir sebebe dayanmaz. Çünkü Allah, mutlak manada ihtiyaçsızdır, ğanidir. Asıl itibariyle hiçbir şeye muhtaç değildir. Herhangi bir sebebe dayanmayan şey, sebebe dayanandan daha öne alınır. Çünkü bir şey iki tarafa nispet edilirse üstte olan taraf altta olan tarafın önüne alınır…[3]
Muhammed Ratıb en-Nablusi, ayetin tefsirinde şöyle der: Bizim hepimiz bin dört yüz yıl sonra bu ayete çok şiddetli bir şekilde ihtiyaç duymaktayız. Allah bunu kıyamet gününe kadar okunan bir Kur’an kılarak önümüze koydu. Çünkü bu, küfür ehlini dost edinen, onları seven, saygı duyan, takdir eden, ilmini onlara aktaran, onlara samimi duygularla yaklaşan, samimiyetini onlara sunan, sırtını müminlere dönen ve onlara önem vermeyenler için bir kanun niteliğindedir. Bu ayetin, yumuşaklığın son noktasında olduğunu hissetmiyor musunuz? Bu ayet; Ey kullarım! Ey bana iman edenler! Bana gerçek manada iman etmiyor musunuz? Kendinize, sizin düşmanınız ve aynı zamanda benim de düşmanım olanlara bu kadar samimi alaka kurmayı nasıl helal görüyorsunuz? diyor. Allah, sanki buna şaşırıyor. “Onlara sevgi besliyorsunuz.” diyor. Ayette geçen “be” harfi sebep bildirmek içindir. Yani, benim düşmanım olan bu kafirler asıl itibariyle ve aynı zamanda sizin de düşmanlarınızdır. O halde ey müminler, onlara sevgi besleyerek nasıl onları dost ediniyorsunuz ve müminlerin haberlerini onlara aktarıyorsunuz? Nasıl oluyor da müminlerin zayıf noktalarını onlara söylüyorsunuz? “Oysa onlar, size gelen hakkı inkâr ettiler.” Ümmetine düşkün olan mümin, garimüslimlere ancak sert yüzünü gösterir. Eğer müminlerin bazı hataları varsa onu da örter. Çünkü bu hataları ortaya sermesinde müminlerin zaafı söz konusu olur.[4]
Ayet-i Kerime İle İlgili Bazı Mülahazalar
1. Bir Müslüman ne kadar faziletli olursa olsun ve ne kadar büyük hadiselere şahitlik ederse etsin hata yapmaya kabildir. Masumiyet ancak nasslar çerçevesinde değerlendirilir. Bu yüzden Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem, Hatıb bin Ebi Beltaa radıyallahu anh’a müsamaha ile yaklaşmıştır. Bu, her Müslümanın, Müslüman kardeşine karşı dikkat etmesi gereken bir örnekliktir.
2. İslam’ın terbiye metotlarından biri de bir hadise meydana geldikten sonra ona müdahale ederek eğitmektir. Mekke’nin fethinde meydana gelen bir hadise, münferit bir hareket olsa da belki ifşa olsaydı olayların seyri değişebilir, harem-i şerifte gereksiz yere kan akıtılabilirdi. Allah Teâlâ, bu durumu Rasûlüne bildirerek kıyamete kadar daim olacak bir dersi gözler önüne sermiştir.
3. İdareci olan kişinin, aceleci olmaması ve meseleleri muhataplara sorması esastır. Böylece gizli olan yönler açığa kavuşturulmuş ve insanlardan töhmet kalkmış olur.
4. Müslümanın, töhmet altında kalacağı yerlerden uzak durması gerekir. Özellikle itikada taalluk eden meselelerde daha dikkatli olunmalıdır. Çünkü Müslümanlara vela, kafirlere bera esastır.



