Serbest Köşe – Ümit Şit / 2026 Ağustos / 165. Sayı
Dağ köyünün yamacında, yüzyıllardır toprağa düşen her tane için gökyüzüne açılan ellerin şükür ile harmanlandığı bir gün. Hasat vakti… Köyün yaşlısı Ahmet Efendi, minareden süzülen ezanla eş zamanlı olarak köyün bereketi için Rahman olan Allah’a dua eder; kadınlar kurdukları devasa sofralarda hem kendi aralarında hem de dışarıdan gelen yolcularla lokmalarını bölüşürdü. Bu, sadece bir yemek sofrası değil; köylünün birbirine olan merhameti, sadakati ve vefasıydı.
Bir gün, büyük bir dönüşüm vaadiyle şehirden gelen bir grup, köyün meydanına kendi düzenlerini kurmak üzere yerleşti. Grubun lideri, caminin bahçesindeki o eski, ahşap musluktan akan suyun başında elinde Kur’an-ı Kerim ile bekleyen köylüleri görünce acı bir tebessümle durdu.
“Bu köhne prangaları üzerinizden atın!” dedi sesi vadide yankılanırken. “Sizi bu karanlığa hapseden bu afyon, emeğinizi çalanlara hizmet ediyor. O duaya açtığınız eller, aslında sizi sömürenlerin önünde diz çöktüren zincirlerdir.”
Köylüler, Ahmet Efendi’nin rehberliğinde sadece şaşırdılar. Ancak lider kararlıydı. “Sizin değer dedikleriniz, sadece efendilerinizin kurduğu düzenin bekçiliğini yapmaktadır.” diye gürledi. “Biz buraya aklı getirdik, bilimi getirdik; sizi kölelikten kurtarmaya geldik.”
Kısa süre içinde caminin bahçesine kurulan o şefkatli sofralar dağıtıldı. İbadet, kamusal alandan silinmesi gereken bir hata olarak tanımlandı. Köyün her duvarına, insanın kendi köklerine yabancılaşmasını öngören soğuk, teorik sloganlar kazındı. Ahmet Efendi’nin her akşam gençlere anlattığı, insanı birbirine bağlayan derin anlamlı kıssaların yerini, sadece rakamlardan ve soğuk üretim hiyerarşilerinden bahseden toplantılar aldı.
Yıllar değil, sadece aylar geçti. Köy artık bir üretim makinesi gibi işliyor, herkes sistemin çarklarına tam uyum sağlıyordu. Ancak bir gariplik vardı. Eskiden hasat bittiğinde komşusunun tabağında ne var diye endişelenen insanlar, şimdi birbirlerinin sadece verimliliğini izliyorlardı. İbadet yasaklandığından kimsenin kalbi huzur bulmuyordu; aksine, herkes birbirine karşı derin bir güvensizlik ve yabancılaşma içindeydi.
Bir akşam, sistemin kurucusu olan lider, meydanda tek başına oturduğunda köyün sessizliğini dinledi. Eskiden o sessizliği bölen huzurlu ezanlar ve sofra sohbetleri vardı; şimdi ise sadece rüzgârın betona vuran uğultusu duyuluyordu. Köylülerin gözlerine baktığında artık ne neşe ne de bir mana parıltısı görüyordu; sadece mekanik bir itaat ve ruhsuz bir boşluk vardı.
“Onları özgürleştirdim,” diye mırıldandı lider kendi kendine, ancak sesi kendi kulağına bile ikna edici gelmedi.
Lider, insanların elinden sadece ibadetlerini değil, onları insan kılan, birbirine bağlayan o kutsal ortak hafızayı da almıştı. Köylülerin modern dünyanın soğuk teorileriyle aydınlandıklarını sanıyordu. Ama artık kimse kimsenin cenazesine gitmiyor, kimse kimsenin derdini kendi derdi saymıyordu. İnsan, kendi köklerini kestiğinde aslında sadece kendi geleceğini bir uçuruma terk etmişti. Lider, zafer kazandığını sanırken aslında o toplumun ruhunu öldürmüş, geriye sadece birbirine yabancılaşmış, atomize olmuş bir kitle bırakmıştı.
Lider köyden ayrılırken caminin minaresi sessizce yıkık dökük duruyordu; tıpkı bir zamanlar birbirini koruyup gözeten o inançlı insanların kalpleri gibi.
Yıllar sonra, o köyden tamamıyla elini eteğini çeken lider, büyük kentin karmaşasında, kendi kurduğu o soğuk ve mekanik dünyanın içinde buldu kendini. Başarılı bir dönüştürücü olarak anılıyordu belki; teorileri kitaplara girmiş, ismi makalelerde övgüyle zikredilmişti. Ancak o, omuzlarında görünmez bir ağırlıkla bir türlü huzura eremiyordu.
Bir gün ağır bir hastalığa yakalandığında, çevresindeki o “aydınlanmış” modern dünyanın insanları arasında yapayalnız kaldığını fark etti. Kimse ona bir tas çorba getirmiyor, kimse hatırını sormuyordu; çünkü o, insanlara bağlılığın değil, verimliliğin kutsal olduğunu öğretmişti. İnsanlar artık birbirine birer yük veya rakam gözüyle bakıyordu; o da kendi sisteminin kurbanı olmuş, en insani ihtiyaç olan şefkat ve vefadan mahrum kalmıştı.
Ölüm döşeğindeyken penceresinden dışarı baktı. Gözlerinin önünde, yıllar önce yıktığı o köyün silueti canlandı. Ahmet Efendi’nin o eski, yıpranmış cübbesiyle sofranın başında gülümseyerek beklediğini hayal etti. O an, gerçek cehaletin, halkın inancını ve değerlerini yok sayan kendi kibrinde olduğunu dehşetle anladı.
Kendi elleriyle kurduğu o sözde rasyonel dünyanın soğuk duvarları arasında; bir yudum su verecek, elini tutacak, duasını eksik etmeyecek tek bir samimi dostu bile kalmamıştı. Başucunda sadece, insanların birbirine yabancılaşmasını öğütleyen soğuk ideolojik kitapları ve kâğıt yığınları vardı.
Son nefesini verirken, odasında yankılanan tek ses, dışarıdaki rüzgârın beton binalar arasında çıkardığı o ruhsuz uğultuydu. Kendi değerlerini yok ettiği bir toplumun içerisinde, o değerlerin ona sunabileceği en büyük lütuftan; bir insanın son anındaki vedasından ve tesellisinden mahrum bir şekilde, kibrinin yarattığı o derin boşluğun içinde sessizce silinip gitti.
Onu tarihe geçiren “büyük projeleri”, mezar taşında yazılı olan soğuk teorilerinden ibaretti; ama geride, gönlünde bir tek kişinin bile hayır duasını bırakamamış olmanın o ağır sükûtuyla gömüldü. Lider, halkın değerlerini yıkarak yükselttiği o kuleden, yapayalnız ve unutulmuş bir şekilde, kendi kurduğu o maneviyatsızlığın uçurumuna düşerek sonunu buldu. Onun için son olan aslında yeni bir başlangıçtı. Ama kötü bir başlangıcı seçmişti.
Sonuç olarak ülkemizde halk adına, barış adına, özgürlük adına; halkın değerlerine ve inançlarına küfretmeyi marifet bilen bir güruh var. “Madem halkı çok önemsiyorsunuz, o zaman değerlerine de inançlarına da saygı duyun.” denildiğinde; “Bunlar cahiller topluluğu.” diye halkı, yine halk adına küçümseyen insancıklar var. İşte bu, ikiyüzlülükten başka bir şey değildir.
“Sizin inancınız hakikat değil.” diyorsunuz, ancak bu iddialar hiçbir İslami kaynağı okumadan söylenen kalıplaşmış cümlelerden ibaret kalıyor. “Bizim ideolojimizi alın, hayatınızın vazgeçilmezi yapın.” diyorsunuz. “Ya bizim ideolojimizi benimseyin ya da gericisiniz.” Peki ilerici arkadaşlar, yaptığınız bu tavır faşizm değil midir? “Gerekirse halkın iyiliği adına faşist de oluruz.” mu diyorsunuz? Peki siz kimsiniz ki sizin gibi bir insanın aklındaki teoriyi, hayatımın merkezi olarak pratiğe dökelim?
Kendine ilerici, aydın, kanaat önderi diyen bu cahil güruh; tamamen empatiden uzak, halk adına halka üstünlük taslayan, rehber olduğunu savunan kibir abidelerinden başka bir şey değildir. Biz Müslümanlar olarak onların Marksist kutsallarına sövmüyor, onlarla dalga geçmiyoruz. Sadece, “Bir insanın yazdığını kesin olarak bildiğiniz bir manifestoyu, tek olan hayatınızın merkezi olarak görmeniz biraz fazla cüretkâr değil mi?” diye soru yöneltiyoruz. Karşılık olarak bu aydın arkadaşlar bizimle alay ediyor ve kutsallarımız hakkında ileri geri, delilsiz, mesnetsiz konuşuyorlar. Evet, konuştukları şeylerin asılsız olup olmamasını önemsemiyor bu kanaat önderleri. Köylü devrimi yapıp köylüyü ezerler, işçi devrimi yapıp işçiyi tüketirler. İdeolojileri milyonlarca insanın kanına girmesine rağmen pis dillerini İslam’a uzatırlar. Oysaki istatistikler, veriler ortadadır. Bu kişiler bilime taparlar ama konu İslam olunca kendi taptıkları bilime karşı bile hareket ederler. İslam hakikattir; sizin doğrularınız ise sizindir. İslam hakikat olduğu için tehditkârdır. Bu yüzden hakikate tarih boyunca saldırılar olmuştur. Sonuç ise hep aynıdır: Hak galip gelmiş, batıl zail olmuştur.










