Kapak Dosya – Ahmet İnal / 2026 Eylül / 166. Sayı

İnsan bazen mutluluğu sahip olduklarında, bazen ulaşmak istediklerinde, bazen de gerçekleşmemiş hayallerinde arar; oysa kalbin huzuru, hayatın bütün şartlarının istediğimiz gibi olmasından ziyade, hayatın her halinde Allah ile bağımızı koruyabilmemizle mümkündür.

İnsan, dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren aslında tek bir şeyin peşinden koşar: Huzur ve mutluluk. Çocukken başka şeylerde, gençlik yıllarında başka şeylerde, hayatın ilerleyen dönemlerinde ise bambaşka şeylerde aradığımız mutluluk, çoğu zaman bize biraz daha ilerideymiş gibi görünür. “Şuna sahip olursam rahatlarım, bu işim yoluna girerse huzur bulurum, şu borcum biterse biraz nefes alırım …” derken hayatın kendisi, ulaşmayı beklediğimiz bir mutluluğun hazırlık sürecine dönüşür. Fakat insan bazen bütün bunlara ulaştığı halde aradığı huzuru bulamaz. Çünkü insanın asıl ihtiyacı, sahip olduklarının sayısını artırmak değil, sahip olduklarıyla kurduğu ilişkiyi doğru hale getirmektir. İşte İslam, insanın mutluluk arayışına burada çok farklı bir bakış açısı getirir. Müslüman için mutluluk, hayatın bütün zorluklarının ortadan kalkması veya insanın her istediğine kavuşması değildir. Müslümanın mutluluğu, hayatın değişken şartları arasında değişmeyen bir dayanak bulabilmesidir. Bu dayanak ise Allah’a iman, O’na güven, sabır, şükür ve rızadır.

Kur’an-ı Kerim’in insan kalbine söylediği en büyük hakikatlerden biri şudur:

“Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra‘d, 28.)

Bu ayet, insanın mutluluk arayışındaki istikameti yeniden belirler. Çünkü insan çoğu zaman huzuru dışarıda ararken Kur’an- ı Kerim bizi iç dünyamıza ve Rabbimizle olan ilişkimize yönlendirir. Daha çok para, daha güzel bir ev, daha yüksek bir makam veya insanların daha fazla takdir etmesi elbette hayatı kolaylaştırabilir; fakat bunların hiçbiri tek başına kalbe huzur verme gücüne sahip değildir. Çünkü kalbin sahibi Allah’tır. Kalbi yaratan da O’dur, kalbin neye ihtiyaç duyduğunu en iyi bilen de O’dur.

HAYAT HER ZAMAN İSTEDİĞİMİZ GİBİ OLMAYACAK

Belki de insanın mutluluğunun önündeki en büyük engellerden biri, hayatın her zaman kendi istediği gibi olmasını beklemesidir. Oysa hayatın tabiatında değişim vardır; bazen sağlık gelir, bazen hastalık; bazen kazanç gelir, bazen kayıp; bazen insanlar yanımızda olur, bazen yalnız kalırız; bazen dualarımızın karşılığını hemen görürüz, bazen uzun süre bekleriz. Mümin için bütün bu değişkenliklerin içinde değişmeyen bir gerçek vardır: Bu dünyanın imtihan yurdu olması…

Kitabımız, insanın her şeyi kendi sınırlı bilgisiyle değerlendirmemesi gerektiğini şöyle ifade etmektedir:

“Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlıdır; olur ki sevdiğiniz bir şey de sizin için kötüdür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara, 216.)

Bu ayet, aslında hayatı nasıl okumamız gerektiğini öğretir. Biz bir olayın sadece görünen yüzünü biliriz; rabbimiz ise o olayın öncesini, sonrasını, bizim bilmediğimiz sonuçlarını ve hayatımızın bütününü bilir. Biz bir kapının kapanmasına üzülürüz; fakat o kapının ardında ne olduğunu bilemeyiz. Bazen gerçekleşmeyen bir dua için üzülürüz; ama gerçekleşseydi hayatımızda hangi sonuçların doğacağını göremeyiz. Bazen bir kaybı sadece kayıp olarak görürüz; fakat rabbimizin o kayıptan sonra bizi hangi güzelliklere hazırladığını bilemeyiz. Bu yüzden mümin, hayatı yalnızca “Ben ne istiyorum?” sorusuyla değerlendirmez. Bir de şöyle düşünür: “Rabbim bu olay karşısında benden nasıl bir kul olmamı istiyor?” İşte bu soru, insanın başına gelenleri değiştirmese bile onlara bakışını değiştirebilir. Ve bazen insanın ihtiyacı olan şey, şartların değişmesi değil, olaylara bakış açısının değişmesidir.

SABIR; HAYATIN ZORLUKLARINA DİRENMENİN ANAHTARI

“Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara, 153.)

Bu cümle üzerinde biraz tefekkür etmek gerekir. Rabbimiz, sabredenleri yalnız bırakmadığını söylüyor.

İmtihanları gönderen rabbin sabırla itaatle karşılık veren kulunu yalnız ve yardımsız bırakması düşünülebilir mi? Elbette hayır. Kul gerekli tavrı gösterdiği müddetçe hayatın zorlukları karşısında rabbinin yardımını her daim hissedecektir. İşte Müslüman kişi buradan güç alır. Mümin, “Ben çok güçlüyüm, her şeye dayanırım.” diyerek sabretmez. Asıl sabır, “Ben zayıfım fakat Rabbim güçlüdür; ben her şeyi bilemem fakat Rabbim her şeyi bilir; ben geleceği göremem fakat Rabbim geleceğin de sahibidir.” diyebilmektir. İşte bu anlayış insanın omuzlarındaki ağır yüklerden bir kısmını alıp kalbine sekinet verir.

Sabır konusunda Ashab-ı Kiram’ın hayatına baktığımızda, onların bu meseleyi sadece sloganlarla değil, hayatlarının bütün ağırlığıyla yaşadıklarını görürüz.

Hz. Habbab b. Eret, Mekke döneminde iman ettiği için ağır işkencelere maruz kalan sahabilerdendi. Bir gün yaşadıkları sıkıntıyı Efendimize arz etmiş, karşılaştıkları zulmün sona ermesi için dua edilmesini istemişti. Efendimiz ise onlara, geçmiş ümmetlerde imanları sebebiyle çok daha ağır işkenceler gören insanların bulunduğunu hatırlatmış ve Allah’ın dinini tamamlayacağını bildirerek sabretmelerini istemişti.[1]

Bu olay, sabrın ne anlama geldiğini anlamamız açısından çok önemlidir. Çünkü sahabeler sıkıntı çekerken “Demek ki Allah bizi sevmiyor.” demediler. “Allah bizi neden korumuyor?” diyerek imanlarından vazgeçmediler. Onlar biliyorlardı ki imtihan, Allah’ın kulunu terk ettiği anlamına gelmez. Bazen imtihan, kulun Allah’a olan bağlılığının ortaya çıkmasına vesile olur.

Hz. Bilal’in hayatı da bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. İşkence altında bedenine ağır acılar yaşatılırken onun dilinden yükselen “Ahad, Ahad!” sözü, aslında sabrın özünü anlatıyordu. Bedenine hükmedenler olmuştu; fakat kalbine hükmedememişlerdi.

İnsan her şeyini kaybedebilir ama imanını korumalıdır. İnsan malını kaybedebilir ama Rabbine olan güvenini asla kaybetmemelidir. İnsan dünyada değer verdiği birçok şeyi yitirebilir ama Allah katındaki değerini kaybetmemek için mutlaka gayret etmelidir.

Sahabe neslinin büyüklüğü aslında burada ortaya çıkmaktadır. Onlar dünyayı kazanmakla Allah’ı kazanmak arasında tercih yapmak zorunda kaldıklarında, Allah’ın rızasını dünyanın bütün nimetlerinden daha değerli gördüler.

Hz. Suheyb er-Rûmî’nin radıyallahu anhu hicret sırasında yaşadıkları bunun güzel bir örneğidir. Mekke’den Medine’ye gitmek istediğinde müşrikler onun mallarıyla birlikte çıkmasına engel olmak istemişlerdi. Suheyb, geride bıraktığı malını vermeyi göze alarak hicret etti. Dünya açısından bakıldığında bir şeyler kaybetmişti; fakat Allah’ın rızasını kazanma yolunda verdiği bu fedakârlık onun için gerçek bir kazanca dönüşmüştü.

Kitabımızın şu ifadesi, onun gibi müminlerin hayatındaki anlayışı çok güzel özetler:

“İnsanlardan öylesi vardır ki Allah’ın rızasını kazanmak için kendini feda eder. Allah kullarına çok şefkatlidir.” (Bakara, 207)

RIZA: KALBİN ALLAH’A GÜVENMESİ

Sabır, insanı sıkıntının altında ayakta tutarken rıza, kalbin içinde huzur meydana getirir.

Rıza demek, başımıza gelen her acıyı sevmek veya her şeye sessiz kalmak değildir. İnsan hastalıktan hoşlanmayabilir, bir yakınının ölümüne ağlayabilir, işini kaybettiğinde üzülür, bir ayrılığın ardından kalbi kırılır. Bunların hiçbiri imanın zayıflığı değildir.

Efendimiz, oğlu İbrahim vefat ettiğinde gözyaşı dökmüş ve şöyle buyurmuştur:

“Göz yaşarır, kalp hüzünlenir. Ancak Rabbimizin razı olmayacağı sözü söylemeyiz.”[2]

Ne kadar büyük bir denge vardır burada. Gözyaşı vardır ama isyan yoktur. Hüzün vardır ama Allah’a küsmek yoktur. Acı vardır ama Rabbine güven devam etmektedir. İşte rıza budur. Rıza, insanın duygularını yok etmesi değil, duygularının onu Allah’a isyana sürüklemesine izin vermemesidir. Rıza, insanın bilmediği şeylerde Allah’ın bilgisine güvenebilmesidir.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in şu hadisi, sabır ve rıza konusundaki bütün bu anlattıklarımızı birkaç cümlede özetlemektedir aslında:

“Müminin işi ne hoştur! Onun her işi kendisi için hayırlıdır. Bu durum yalnız mümine mahsustur. Ona sevindirici bir şey geldiğinde şükreder; bu onun için hayırdır. Başına bir sıkıntı geldiğinde sabreder; bu da onun için hayırdır.”[3]

Bu hadis, müminin hayata karşı nasıl farklı bir psikoloji geliştirdiğini gösterir. Mümin kazanırken şükredip kaybederken sabreder. Nimet geldiğinde Allah’a yaklaşıp musibet geldiğinde Allah’a sığınır. Böylece hayatın hangi tarafıyla karşılaşırsa karşılaşsın Rabbinden kopmaz. Dünya ona istediğini verdiğinde de Allah vardır, dünya ondan istediği bir şeyi aldığında da Allah vardır. Bu nedenle müminin mutluluğu sadece sahip olduklarına bağlı değildir. Çünkü onun mutluluğunun kaynağı eşya değil, Allah’ın rızası ve muhabbetidir. 


  • [1]. Buhari, Menakıbü’l-Ensar, 29
  • [2]. Buhârî, Cenâiz, 43.
  • [3]. Müslim, Zühd, 64