Masiyet Kavramı-3

Masiyet İşlemenin Sebepleri:

Bir önceki makalede masiyet işlemenin sebeplerinden gaflet, nefis ve hevâ üzerinde durmaya çalıştık. Bu makalede ise şeytan ve dünya sebepleri üzerinde durmaya çalışacağız. Allah Teâlâ bütün masiyet sebeplerinden bizleri ve zürriyetlerimizi korusun!

4) Şeytan:

Abdullah b. Mesud’un naklettiğine göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, şeytanın her insana vesvese verme kabiliyetini ifade ederek şöyle buyurmuştur: “İnsanoğluna şeytan da melek de yaklaşır. Şeytanın yaklaşması, kötülüğe götürmek ve hakkı yalanlatmaktır. Meleğin yaklaşması ise onu hayra götürmek ve ona hakkı doğrulatmaktır. Kim (vicdanında) bunu (hayra yönelmeyi) bulursa bunun Allah’tan olduğunu bilsin ve Allah’a hamd etsin. Kim de içinde diğerini (şeytanın vesvesesini) bulursa taşlanmış ve kovulmuş şeytandan Allah’a sığınsın! ”[1]

Şeytan, faydalı ilimle eğitilmemiş gâfil kalplere hâkim olur ve hevasına tâbi olan nefs-i emmareyi kolayca azdırıp yoldan çıkarır. Ancak faydalı ilimle terbiye edilmiş selîm kalpler ve vahye teslim olmuş mutmain nefisler şeytanın şerrinden emin kılınmıştır. Nitekim daha insanlığın imtihan sürecinin başlangıcında İblis ile Rabbü’l-âlemîn arasında bu konuda pek önemli konuşmalar olmuştur ki, onlardan bir tanesi şöyledir: “İblis, ‘Rabbim! Beni azdırmana karşılık, andolsun ki yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğim, içlerinde ihlâsa erdirilmiş kulların hariç, onların hepsini azdıracağım’ dedi. Allah şöyle dedi: ‘Benim gerekli kıldığım dosdoğru yol budur; kullarımın üzerinde senin bir nüfuzun olamaz. Ancak sana uyan sapıklar bunun dışındadır.’”[2]

Evet, samimiyetle Allah’a bağlanmış, O’nun şeriatına tam anlamıyla teslim olmuş kullar üzerinde şeytanın bir te’siri yoktur. O mel’unun nüfuz ve hakimiyeti, ancak onu dost edinerek ilâhî vahiyden uzaklaşan ve nefsinin aşırı arzularının/tutkularının peşine takılan sapıklar üzerinde kurulmuştur. Dolayısıyla kişi Allah’ın dinine ne kadar bağlıysa, o nispette şeytanın şerrinden korunmuş olur; Allah’ın şeriatından ne kadar uzaksa, o oranda şeytanın nüfuz ve hakimiyeti altına girmiş olur. Nitekim yüce Mevla bu hakikati şöyle ifade etmektedir: “Kur’an okuyacağın vakit, o kovulmuş şeytandan Allah’a sığın. Gerçek şu ki o şeytanın, iman etmiş olanlar ve rablerine dayanıp güvenenler üzerinde bir hâkimiyeti olamaz. Şeytanın hâkimiyeti ancak onu kendilerine velî edinenler ve onun yüzünden müşrik olanlar üzerinde geçerlidir.”[3]

İblis, insanın zaaflarından yararlanarak onun ayağını kaydırır. Bu hususta insanoğlunda, iblisin giriş kapıları denilebilecek pek çok zaaf bulunmaktadır. Bu zaafların toplamı “hevâ” kavramıyla ifade edilmektedir. Nitekim iblis, ilk insan Hz. Âdem babamızı da onun bu zaaflarından yararlanarak yanıltmış ve yasak meyveden yemesini sağlamıştır. Yüce Mevla bu hususu şöyle beyan etmektedir: “Nihayet şeytan ona vesvese verip şöyle dedi: ‘Ey Âdem! Sana ebedîlik ağacını ve yok olmayan bir saltanatı göstereyim mi?’ Bunun üzerine onlar (Âdem ve eşi Havva) o ağacın meyvesinden yediler. Bu sebeple ayıp yerleri kendilerine göründü ve cennet yaprağından üzerlerine örtmeye başladılar. Âdem, Rabbine isyan etti ve yolunu şaşırdı.”[4]

“Derken şeytan, kapalı olan avret yerlerini birbirine göstermek için onlara fısıldayıp kafalarını karıştırdı ve “Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedî yaşayanlardan olursunuz diye yasakladı” dedi. Onlara, ‘Ben gerçekten sizin iyiliğinizi isteyenlerdenim’ diye de yemin etti.”[5]

Görüldüğü üzere iblis, insanlığın ebeveynini yanıltmak için onların zaaflarından yararlanmıştır. Onların yemesini istediği meyvenin, Allah tarafından yasaklanmış bir meyve olduğu hakikatini örtmek ve böylece onların zihinlerini manipüle ederek yasaklı meyveyi yemeyi sağlamak için pek çok yaldızlı argümanlar kullanmıştır. Bu meyveden yemeleri durumunda büyük bir saltanata sahi olacaklarını, sonsuza kadar yaşayacaklarını veya melekler gibi yüce olacaklarını telkin ederek -ki bütün bunlar insanoğlunun yapısı gereği arzuladığı şeylerdir- onların ayağını kaydırmayı denemiş, başarılı olamayacağını hissedince de onların diğer bir zaafından yararlanarak onlara karşı samimi olup nasihat ettiğine dair Allah adına kasem etmiştir. Çünkü daha ilk karşılaşmada insan, düşmanını iyi tanımadığı için onun sağdan yanaşmasına aldanmıştır. İşte insanlık tarihi boyunca iblis ve yardımcıları, sürekli olarak suçun çirkin tarafını ve Allah tarafından yasaklandığını örtmek için düzinelerce yaldızlı terimler, kavramlar, yanıltıcı ifadeler geliştirerek insanın zihnini manipüle etmeyi ve onu suçun pis bataklığına düşürmeyi başarmışlardır. Bu durum şu ayeti kerimede ne de güzel temsil edilmiştir: “Tıpkı şeytanın durumu gibi: Hani o insana “İnkâr et” der; o inkâr edince de, “Bilesin ki benim seninle ilgim yok, ben âlemlerin rabbi olan Allah’tan korkarım” der.”[6] Burada şeytan, insanoğluna açık bir şekilde “kafir ol” demek yerine, onu küfür çukuruna yuvarlayıncaya kadar deizm, ateizm, agnostizm, laisizm, demokrasi, feminizm gibi pek çok yanıltıcı kavramlarla onu kandırır ve katışıksız kafir olunca da yalancı iblis ondan teberri ettiğini iddia eder.

İblisin her bir kişi hakkında, o kişinin karakterine uygun bir paketi bulunmaktadır. İblis ilk önce vesvesesinin muhatabı olan kişiyi tahlil edip onun zaafını teşhis eder. Bundan sonra sürekli bir şekilde zaaf noktaları üzerinde farklı metotlarla çalışmaya başlar. Bu yöntem Allah’ın yardımından mahrum olan kişiler üzerinde muhakkak netice verir. Nitekim yüce mevla, iblisin bu farklı yaklaşma biçimlerini beyan ederek şöyle buyurmaktadır: “Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları (saptırmak için) Senin doğru yolunun üstünde oturacağım. Sonra (onların) önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın.”[7] “Allah şeytanı lânetlemiştir, o da “Kullarından belli bir pay alacağım, onları mutlaka saptıracağım, onları boş kuruntulara kaptıracağım, kesinlikle onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar, emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler” demiştir. Allah’ı bırakıp da şeytanı dost edinen kimse elbette apaçık bir ziyana düşmüş olur. Şeytan onlara durmadan vaad eder, boş ümitler verir. Şeytanın onlara söz vermesi aldatmadan başka bir şey değildir. İşte onların yeri cehennemdir, ondan kaçıp kurtulacak bir yer de bulamayacaklardır.”[8]

Şeytanın bu kabiliyeti, şu hadis-i şerifte de gayet dikkat çekici şekilde tasvir edilmiştir: Mü’minlerin annesi Safiyye Binti Huyey radıyallahu anhâ şöyle dedi: Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem itikâfa girmişti. Bir gece onu ziyarete gidip konuştum. Sonra eve dönmek üzere kalktığım zaman o da beni evime götürmek üzere kalktı. Bu sırada Ensar’dan iki kişi -Allah onlardan razı olsun- bizimle karşılaştı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’i görünce oradan çabucak uzaklaşmak istediler. Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem “Biraz yavaş olun. Yanımdaki Safiyye Binti Huyey’dir” dedi. Onlar Elçisinin uygunsuz bir davranışta bulunmasından Allah’ı tenzih ederiz, Yâ Rasûlallah! deyince de: “Şeytan insanın vücudunda kan gibi dolaşır, Onun sizin kalbinize bir kötülük-veya bir şüphe- atmasından korktum” buyurdu.[9]

Şeytanın onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulmasıyla ilgili müfessirler pek çok şey söylemişlerdir. Ahiretle ilgili insanları çeşitli şüphelere sevk etmesini önden yaklaşma, onları dünyevi hususlara rağbet ettirmesini artlarından yaklaşma, iyilikleriyle övünmelerini, böbürlenmelerini, gösteriş yapmalarını… sağlaması açısından sağdan yaklaşmak ve onlara çeşitli kötülükleri süslü göstermesini soldan yaklaşmak olarak tefsir etmişlerdir. Tabii ki bütün bunları aynı kişi üzerinde uygulaması mümkün olduğu gibi, bu yöntemlerden her birini ona müsait olan kişiler üzerinde uyguluyor olması da mümkündür.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, şeytanın sürekli bir şekilde salih amellerin zorluklarını ve olumsuz/nefsin hoşuna gitmeyen taraflarını gündeme getirerek kulun salih ameller işlemesine engel olmaya çalıştığını ifade ederek şöyle buyurmuştur: “Şeytan, Âdemoğlunun yollarına oturup bekler. İlk olarak Müslümanlık (İslam/İman) yoluna oturur ve ona şöyle der: ‘Sen Müslüman olup kendi dinini, babalarının ve dedelerinin dinini mi terk edeceksin?’ Kul ona isyan eder (onu dinlemez) ve Müslüman olur. Sonra hicret yoluna oturur ve şöyle der: ‘Sen şimdi hicret mi edeceksin? Hicret eden kimse, dizginlenmiş bir at gibi (gittiği yerde) kısıtlanır, zorluk çeker.’ Kul ona da isyan ederek hicret eder. Sonra cihat yoluna oturup şöyle der: ‘Sen şimdi cihat mı edeceksin? Cihat etmek nefsi ve malı tüketmektir. Savaşa gidersin, öldürülürsün; karını başkaları nikahlar, malın da aralarında taksim edilir.’ Kul ona da isyan edip cihada katılır.” Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu tuzaklara düşmeyen kimsenin mükâfatını şu şekilde müjdelemiştir: “Kim böyle yapar (şeytana karşı direnir) ve bu haller üzere ölürse, onu cennete koymak Allah’ın üzerine bir borç (vaat) olur. İster savaşta öldürülsün, ister (hicret yolunda) boğularak ölsün, ister binitinden düşüp boynu kırılarak ölsün, Allah onu mutlaka cennetine koyacaktır.”[10]

Kur’an-ı Kerim, sünneti seniyye ve hikmet sahibi bütün alimlerin/salihlerin şeytandan sakındırmasına rağmen ne kadar üzücüdür ki insanların çoğunluğu iblis ve askerlerinin oltalarına takılmışlardır. Nitekim yüce mevla bu hususu şöyle beyan etmiştir: “Şeytan, onlar hakkındaki zannını doğru çıkardı. İnananlardan bir grup dışında hepsi ona uydular.”[11] Bütün uyarılara rağmen iblise tabi olmakta ısrar eden bu mücrimlere/suçlulara kıyamet gününde şöyle hitap edilecektir: (Allah, şöyle der:) “Ey suçlular! Ayrılın bugün! Ey Âdemoğulları! Ben, size, şeytana kulluk etmeyin. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır. Bana kulluk edin. İşte bu dosdoğru yoldur, diye emretmedim mi? Andolsun, o sizden pek çok nesli saptırmıştı. Hiç düşünmüyor muydunuz? İşte bu, tehdit edildiğiniz cehennemdir. İnkâr ettiğinizden dolayı bugün girin oraya!”[12]

İnsanın iç dünyasında bulunan nefis ve damarlarının içinde kan gibi dolaşma kabiliyetine sahip olan şeytan insan aleyhinde ittifak etmiş iki düşmandır. Bu düşmanların şerrinden kurtulmanın yegâne çaresi düşmanları iyi tanıyıp onlara karşı tedbir almak ve bu tedbiri muvaffak kılması için Allah’a tevekkül etmektir. Nitekim yüce mevla bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Eğer şeytandan bir fitleme seni dürtüklerse hemen Allah’a sığın! Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir. Takvâ sahipleri, içlerine şeytandan gelen bir saptırıcı fikir doğduğunda O’nu düşünüp hemen gerçeği görürler.”[13] “Eğer şeytandan sana bir fitleme gelirse hemen Allah’a sığın! Allah işitendir, bilendir.” “De ki: ‘Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım.’ ‘Rabbim! Yanımda bulunmalarından da sana sığınırım.’”[14]

Rasûlullah efendimiz, Hz. Ebubekir’in rivayet ettiği bir hadiste de sabah-akşam şu mübarek sözlerle Allah’a sığınmayı tavsiye etmiştir: “Gizliyi de görüneni de bilen, göklerin ve yerin yaratıcısı, her şeyin Rabbi ve sahibi olan Allah’ım! Şehadet ederim ki Senden başka hiçbir ilah yoktur. Nefsimin şerrinden, şeytanın şerrinden ve onun şirkinden (beni düşürmek istediği şirkten/tuzağından) Sana sığınırım. Kendi kendime bir kötülük yapmaktan veya o kötülüğü başka bir Müslümana taşımaktan (ona zarar vermekten) de Sana sığınırım.”[15]

5- Dünya:

Dünyayı Allah azze ve celle’ nin isim ve sıfatlarının tecelligâhı ve ahiretin tarlası olarak değerlendiren bir kul, zorluklarla imtihan edilse dahi dünya hayatını cennete çevirir ve imtihanını başarıyla sonuçlandırarak Allah’ın rızasına mazhar olur. Fakat dünya hayatını bedenin gereksinimlerini yerine getirme, eğlenip oyalanma yeri olarak gören bir kul, zahiren nimetler içerisinde yaşasa dahi dünyasını cehenneme çevirir ve imtihanı kaybedip Allah’ın gazabına maruz kalır.

Nefis, tabiatı gereği dünyevileşmeye ve arzularını gerçekleştirmeye meyyaldir. Nitekim Yüce yaratıcı nefsin bu özelliğini şöyle ifade etmiştir: “Nefsânî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, soylu atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere düşkünlük insanlara çekici kılınmıştır. İşte bunlar dünya hayatının geçici menfaatleridir. Hâlbuki varılacak güzel yer, Allah’ın katındadır.”[16]

Şayet nefis sahibi olan kul gaflete düşecek olursa, şeytan onun gafletinden yararlanarak nefsini kışkırtıp dünyaya yöneltir ve dünyayı ona son derece süslü göstermekte başarılı olur. Bu hakikati şu ayeti kerime dikkat çekici bir üslupla, “Ey insanlar! Şüphesiz Allah’ın vaadi gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. Sakın çok aldatıcı (şeytan), Allah hakkında sizi aldatmasın.” buyurarak ifade etmektedir.

Sonuçta nefis arzularını gerçekleştirmeye alışıp tamamen dünyevileşince, kalpte dünya sevgisi hastalığı iyice yerleşir. Bundan sonra kalbi hasta olan bu kişi dünyevi hayatın mahkûmu ve arzularının esiri olup, izzet ve şehametini, fazilet ve vakarını kaybeder. Nitekim Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şu hadisi şeriflerde bu önemli hususa dikkatimizi çekerek şöyle buyurmuştur:

Sevban radıyallahu anhu şöyle demiştir: Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Yemek yiyenlerin büyük tabağa üşüştükleri gibi insanların, size karşı birleşip üşüşmeleri yakındır.” Biri sordu: “Acaba o zaman biz sayıca az mı olacağız?” Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem cevap verdi: “Hayır, bilakis siz o zaman sayıca çok olacaksınız. Fakat siz, selin sürüklediği çer-çöp gibi dağınık olacaksınız. Allah, düşmanlarınızın kalbinden, sizin korkunuzu çıkaracaktır. Sizin kalplerinize de ‘vehn’ atacaktır.” ‘Vehn’ nedir? Ey Allah’ın Rasûlü diye sorduklarında da şöyle buyurdu: “Dünya sevgisi ve ölüm korkusudur.”[17]

Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Dünya tatlı, göz kamaştırıcı ve çekicidir. Allah onu sizin kullanmanıza verecek ve nasıl davranacağınıza bakacaktır. Dünyaya aldanmaktan sakının. Kadınlara kapılmaktan korunun. Çünkü İsrailoğullarında ilk fitne kadınlar yüzünden çıkmıştır.”[18]

 Ebu Said el-Hudri, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu söylemiştir: “Sizin için en çok korktuğum şey Allah’ın yeryüzünün bereketlerini çıkarmasıdır.” Bunun üzerine ashap yeryüzü bereketlerinin ne olduğunu sordular. Nebi sallallahu aleyhi ve sellem: “Dünyanın güzellikleridir” diye cevap verdi. Bir adam: “Hayır, şer mi getirir?” diye sordu. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem sustu. Ben ona vahiy geldiğini düşündüm. Daha sonra alnındaki terleri sildi ve “Soru soran nerede?” dedi. Adam: “İşte ben, buradayım” dedi. Nebi sallallahu aleyhi ve sellem: “Hayır yalnızca hayır getirir. Şüphesiz ki bu dünya malı tatlı ve çekicidir. Baharda yeşeren bitkiler (bakliyat cinsi şeyler) gibidir. Baharın yetiştirdiği öyle bitkiler vardır ki, (onları çokça yiyen) hayvanı ya çok yemekten öldürür (karnını şişirip patlatır) ya da ölüme yaklaştırır. Ancak yeşil otu yiyip de karnı doyduktan sonra güneşin karşısına geçip geviş getiren, dışkısını ve idrarını yapıp (rahatlayan), sonra tekrar dönüp otlayan hayvan böyle değildir. Bu mal da kim onu hakkıyla alır ve hayırlı yerlere sarf ederse, kendisi için ne güzel bir yardımcıdır! Kim de onu hakkı olmadan alırsa, o da yiyip de bir türlü doymayan (obur) gibidir...” [19]

Ebu Hureyre radıyallahu anhu’dan rivayetle Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Zifiri karanlık gecenin dilimleri gibi olan fitneler ortaya çıkmadan hayırlı işler yapmaya acele edin. O fitne geldi mi kişi; mümin olarak sabahlar akşamına kâfir olur, mümin olarak akşamlar da sabaha kâfir çıkar. Dinini basit bir dünyalığa satar.” [20]

Hadisi şeriflerde açık bir şekilde belirtildiği üzere bütün hataların nedeni dünyevileşmektir. Hatta dünyevileşmek kişiyi aziz dinini terk ederek küfrün zilletine maruz bırakacak kadar tehlikelidir. Günümüzde bu hadisi şeriflerde uyarıldığımız hususların tümünü müşahede etmekteyiz. İslam’a hizmet etmiş bir ecdadın torunları olarak bizler, dünyevi çıkarlarımız uğruna dinimizden ödün vermekteyiz. Çok acıdır ki aramızdan çoğumuz makam, mevki, unvan, kariyer, mal, mülk, iktidar, şöhret ve benzeri değersiz dünya meta’ı için dinini ve ahiretini terk edecek kadar dünyevileşmiştir. Şu ahir zamanda zilletimizin, ihtilaf ve tefrikalarımızın, kin ve düşmanlıklarımızın, düşmanın bize musallat kılınmasının ve bize her türlü zulmü reva görecek derecede cüretkâr olmasının en temel sebebi kalbimize yerleşen dünya sevgisi ve ölüme (Allah yolunda öldürülüp şehid olmaya) karşı soğuk/isteksiz davranmamızdır.

Allah azze ve celle, dünyevi çıkarlarını önceleyip Allah yolunda cihadı terk edenleri şiddetli bir şekilde tehdit ederek şöyle buyurmaktadır: “De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım-akrabanız, kazandığınız mallar, durgunluğa uğramasından endişe ettiğiniz ticaretiniz ve hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, peygamberinden ve O’nun yolunda cihaddan daha sevimli ise, artık Allah emrini gerçekleştirinceye kadar bekleyin. Allah fasık kimseleri hidayete erdirmez.”[21]

“Ey iman edenler! Size ne oldu ki, “Allah yolunda savaşa çıkın!” denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Dünya hayatını ahirete tercih mi ediyorsunuz? Fakat dünya hayatının faydası ahiretin yanında pek azdır. Eğer (savaşa) çıkmazsanız, (Allah) sizi pek elem verici bir azap ile cezalandırır ve yerinize sizden başka bir kavim getirir; siz (savaşa çıkmamakla) O’na hiçbir zarar veremezsiniz. Allah her şeye kadirdir.”[22]

Allah azze ve celle, kullarının geçici dünya hayatına aldanmamaları ve dünyayı ebedi saadet diyarı olan ahirete tercih etme hamakatine düşmemeleri için Kitab-ı Keriminde dünya hayatının hakikatini bütün yönleriyle açıklamıştır. Bu konuda yönlendirici, uyarıcı, tehdit edici, korkutucu, dünyaya karşı ahirete teşvik edici ve dünya ile ahiret dengesini kurmayı tavsiye edici çok çeşitli üsluplarla bu hakikati aydınlatmıştır. Nitekim bu konudaki pek çok ayet-i kerimeden bir tanesinde şöyle buyurmuştur: “Bilin ki dünya hayatı, bir oyun, bir eğlence, bir gösteriş, aranızda bir övünme, mal ve evlâtta bir çokluk yarışından ibarettir. Tıpkı bir yağmur gibi ki bitirdikleri çiftçileri imrendirir, sonra kurumaya yüz tutar, bir de bakarsın ki sararmıştır, ardından da çerçöp haline gelmiştir. Âhirette ise ya çetin bir azap yahut Allah’ın bağışlaması ve hoşnutluğu vardır. Dünya hayatı sadece aldatıcı bir yararlanmadan başka bir şey değildir.”[23]

Dünya hayatını Kur’an ve Sünnet ışığında Allah için yaşayan bir kul, dünyada yaşadığı bu kısacık hayatla sonsuza kadar sürecek bir saadete ve Allah’ın cemalini müşahede etmeye layık olur. Fakat dünya hayatına aldanıp, ahireti ve Allah’ın azabını yok sayarak gününü gün etmek ve dünyevi çıkarlarını devşirmek için çırpınan bedbaht bir kul, bu kısacık dünyevi hayatı kaybedeceği gibi ebedi saadetten kendisini mahrum eder ve elim bir azapla karşı karşıya bırakır. İşte dünya hayatı iki tarafı keskin bir bıçak gibi böyle riskli ve önemle değerlendirilmesi gereken bir hayattır. Bundan dolayıdır ki, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem namaz gibi müminin en önemli makamında sürekli bir şekilde dünya hayatını fitnesinden Allah’a sığınmış ve bizlere de sığınmayı emrederek şöyle buyurmuştur:

“Sizden biriniz namazı bitirdiği (tahiyyatı okuduğu) zaman, dört şeyden Allah’a sığınarak şöyle desin: ‘Allah’ım! Cehennem azabından sana sığınırım. Kabir azabından sana sığınırım. Hayatın ve ölümün fitnesinden sana sığınırım. Mesih Deccal’in fitnesinden sana sığınırım.’”[24]

 



[1]. Tirmizî, Tefsîru”l-Kur”ân, 2.

 

[2]. Hicr: 39-42.

 

[3]. Nahl: 98-100.

 

[4]. Taha: 120-121.

 

[5]. A’raf: 20-21.

 

[6]. Haşr: 16

 

[7]. A’raf, 16-17.

 

[8]. Nisâ: 118-121.

 

[9]. Buhârî, İ’tikâf 11, Bed’ü’l-halk 11, Ahkâm 21; Müslim, Selâm 23-25. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Savm 79, Edeb 81; İbni Mâce, Sıyâm 65.

 

[10]. Nesâî, Cihâd, 19; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III/483.

 

[11]. Sebe’: 20.

 

[12]. Yasin: 59-64.

 

[13]. A’raf: 200-201.

 

[14]. Mü’minun: 97-98.

 

[15]. Tirmizî, Daavât 14; Ebû Dâvûd, Edeb 101.

 

[16]. Al-i İmran: 14.

 

[17]. Ebu Davud, Melahim, 5.

 

[18]. Müslim, Zikir 99. Ayrıca bk. Tirmizî, Fiten 26; İbni Mâce,Fiten 19.

 

[19]. Buhârî, Zekât 47, Cihâd 37; Müslim, Zekât 122.

 

[20]. Müslim, İman: 118; Tirmizî, Fiten: 30.

 

[21]. Tevbe: 24.

 

[22]. Tevbe: 38-39.

 

[23]. Hadid:20.

 

[24]. Müslim, Mesâcid 128; Ebû Dâvûd, Salât 149.