Kavramlar – Mahmut Varhan / 2026 Eylül / 166. Sayı

2- Masiyet İşlemenin Sebepleri:

Masiyete düşmenin maddi-manevi, dünyevi-uhrevi sayısız kötü sonuçları bulunduğu halde, acaba insan neden dolayı günah işlemeye meyleder? Önce günah işlemenin vahim neticelerini özetle belirtip, ardından da bunlara rağmen masiyet bataklığına düşmenin sebepleri üzerinde durmaya çalışalım.

İbni Kayyım el-Cevziyye rahimehullah şöyle demiştir: “Günahlar yaralayıcı olup, nice yaralama vardır ki ölümcül bir yere isabet eder! Hiçbir kul, kalbin katılaşmasından ve Allah’tan uzaklaşmaktan daha büyük bir cezaya çarptırılmamıştır. Kalplerin Allah’a en uzak olanı, katı kalptir! Kalp katılaştığında, göz pınarları kurur. Kalp katılığı, ihtiyaç miktarını aşmaları halinde şu dört şeyden meydana gelir: ‘Yeme, uyku, konuşma ve (insanlara) karışma.’

Şunu bil ki, şehvetten (nefsi isteklerden) uzak durarak sabretmek, şehvetin yol açacağı sonuçlara sabretmekten daha kolaydır. Zira şehvet ya bir acıya ve cezaya sebep olur ya kendisinden daha kâmil bir lezzetin önünü keser ya zayi edilmesi hasret ve pişmanlık getirecek bir vakti boşa harcatır ya kul için korunması lekelenmesinden daha faydalı olan bir ırzı/haysiyeti zedeler ya elde kalması gitmesinden daha hayırlı olan bir malı tüketir ya yüceltilmesi alçaltılmasından daha hayırlı olan bir kadr-ü kıymeti ve itibarı düşürür ya da kalıcılığı, şehveti tatmin etmekten daha lezzetli ve hoş olan bir nimeti çekip alır.

Yahut şehvet alçak/karaktersiz birine, daha önce bulamadığı bir yolla sana ulaşma fırsatı verir. Yahut şehvetin lezzetiyle kıyaslanamayacak ölçüde bir dert, keder, hüzün ve korku getirir. Yahut hatırda kalması, şehvete ulaşmaktan daha lezzetli olan bir ilmi unutturur. Yahut bir düşmanı sevindirip bir dostu üzer. Yahut gelmekte olan bir nimetin önünü keser. Yahut da hiç silinmeyecek kalıcı bir kusur ortaya çıkarır. Zira ameller/davranışlar, sıfatları ve ahlakı miras bırakır.

Âlemlerin Rabbi olan Allah’ı noksanlıklardan tenzih ederim: Günahları ve masiyetleri terk etmenin; mürüvveti ayakta tutmak, ırzı korumak, itibarı muhafaza etmek, Allah’ın dünya ve ahiret maslahatları için dayanak kıldığı malı korumak, halkın sevgisini kazanmak, onlar arasında sözünün geçerli olması, geçimin düzelmesi, bedenin rahatlığı, kalbin kuvveti, nefsin hoşnutluğu, kalbin esenliği, göğsün inşirahı, fasık ve facirlerin korktuğu şeylerden güvende olmak, dert, keder ve hüznün azalması, nefsin zillete katlanmaktan korunup izzetini koruması, masiyet karanlığının kalp nurunu söndürmesinin engellenmesi, fasık ve facirleri dara düşüren hususlarda günahlardan sakınan kişi için bir çıkış yolunun bulunması, rızkının ummadığı yerden kolaylaşması, fısk ve isyan ehli için zor olan şeylerin ona kolay gelmesi, itaatlerin ona kolaylaştırılması, ilmin kolaylaştırılması, insanlar arasında güzel bir övgüyle anılması, kendisine çokça dua edilmesi, yüzünün kazandığı tatlılık/nuranilik, insanların kalplerine onunla ilgili yerleştirilen heybet, eziyet gördüğünde ve zulme uğradığında insanların ona destek olup onu savunması, biri onun gıybetini yaptığında insanların onun onurunu koruması, duasının hızla kabul edilmesi, onunla Allah arasındaki kopukluğun kaybolması/onarılması, meleklerin ona yakınlaşıp insan ve cin şeytanlarının ondan uzaklaşması, insanların ona hizmet etmek ve ihtiyaçlarını gidermek için birbirleriyle yarışması, onun sevgisini ve dostluğunu kazanmak için çabalamaları, ölümden korkmaması aksine Rabbine kavuşacağı, O’nunla buluşacağı ve O’na döneceği için ölüme sevinmesi, dünyanın onun kalbinde küçülmesi, ahiretin ise onun katında büyümesi, ahiretteki o büyük mülke ve muazzam kurtuluşa duyduğu hırs/istek, itaatin tadını tatması, imanın hazzını bulması, Arş’ı taşıyan meleklerin ve onun etrafındaki meleklerin ona dua etmesi, Kirâmen Kâtibîn meleklerinin onunla sevinmesi ve her daim ona dua etmeleri, aklının, anlayışının, imanının ve marifetinin artması, Allah’ın sevgisini kazanması, Allah’ın ona yönelmesi ve onun tövbesiyle sevinmesi gibi faydalardan başka hiçbir faydası olmasaydı bile; bunlar kişiyi günahları ve masiyetleri terk etmeye sevk eden bir sebep olarak fazlasıyla yeterdi! İşte böylece Allah, o kulu, günah işlemekle duyacağı sevinç ve neşe ile hiçbir şekilde kıyaslanamayacak kadar büyük bir sevinç ve mutlulukla mükafatlandırır.

İşte bunlar, masiyetleri terk etmenin dünyadaki bazı etkileridir. Bu kişi öldüğünde ise, melekler onu Rabbinden bir cennet müjdesiyle ve ona hiçbir korku ve hüznün olmayacağı müjdesiyle karşılarlar. Dünyanın zindanından ve darlığından, Kıyamet gününe kadar nimetler içinde yaşayacağı Cennet bahçelerinden bir bahçeye intikal eder. Kıyamet koptuğunda, insanlar sıcaktan ve terden bunalırken o, Arş’ın gölgesindedir. İnsanlar Allah’ın huzurundan ayrıldıklarında ise, Allah onu muttaki dostları ve kurtuluşa eren hizbiyle (taraftarlarıyla) birlikte sağ tarafa alır. Bu, Allah’ın dilediğine verdiği lütfudur. Şüphesiz Allah, büyük lütuf sahibidir.”[1]

Yine İbni Kayyım el-Cevziyye rahimehullah, günahların ve masiyetlerin, onları işleyen kişi üzerindeki etkilerini sayarak şöyle demiştir:

“Günahların hem dünyada hem de ahirette kalbe ve bedene zarar veren çirkin, yerilmiş öyle etkileri vardır ki, onların ne ölçüde olduğunu Allah’tan başkası bilemez. Bunlardan bazıları şunlardır:

İlimden ve rızıktan mahrum bırakılmak; günahkâr ile Allah arasında ve günahkâr ile mahlukat arasında bir yabancılığın oluşması; işlerinin zorlaşması, kalbin, yüzün ve kabrin karanlığa bürünmesi; kalbin ve bedenin zayıflaması, itaatten mahrum kalmak; ömrün bereketinin yok olması; günahların kendi benzerlerini ekmesi ve birbirini doğurması; kalbin iradesini ve Allah’a yönelişini zayıflatması ve kalpten günahları çirkin görme duygusunu silip atması.

Günahlar, kulun Allah katında değersizleşmesine sebep olur; onun verdiği zarar diğer insanlara ve hayvanlara dahi ulaşır; zilleti miras bırakır, aklı bozar; sahibinin kalbinin mühürlenmesine yol açar, onu, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in laneti altına sokar ve onu hem Hz. Peygamber’in hem de Allah’ın emrine uyup Kitabı’na tabi olanlar için dua eden meleklerin ettiği duaların kapsamına girmekten mahrum bırakır.

Yine günahlar, berzahtaki çeşitli cezaların sebebidir. Yeryüzünde sularda, havada, ekinlerde, meyvelerde ve meskenlerde çeşitli fesatlara/bozulmalara yol açar. Hayayı, gayreti (kıskançlığı) ve Rabbe duyulan tazimi yok eder. Allah’ın kulu unutmasını (kendi haline terk etmesini) gerektirir ki, işte asıl helak buradadır! Kulu ihsan dairesinden çıkarır, onu muhsinlerin sevabından mahrum bırakır, nimetleri giderir, musibetleri davet eder. Sahibinin sürekli bir korku ve dehşet içinde olmasını gerektirir. Kalp canlı ve sıhhatliyken günahlar yüzünden hastalıklı veya ölü bir hale dönüşür; basireti kör eder!

Günahkâr kimse sürekli olarak şeytanın esaretinde, kötülüğü emreden nefsin (nefs-i emmârenin) esaretinde ve şehvetlerin zindanındadır. Onun itibarı ve menzilesi düşer. Günahlar ondan övgü sıfatlarını söküp alır, ona yergi sıfatlarını giydirir. İlmin, amelin, rızkın, ömrün ve her şeyin bereketini silip süpürür! Kulun kendisine en çok ihtiyaç duyduğu anlarda ona ihanet eder (onu yarı yolda bırakır). Kulun velisi olan melekleri ondan uzaklaştırır, düşmanları olan şeytanları ona yaklaştırır. Kalplerde paslanma (reyn), mühürlenme, kılıflanma, nifak, kötü ahlak, şüphe ve vesveseleri kabul etme ve diğer ölümcül hastalıklar gibi çok çirkin etkiler bırakır.

Özetle: Dünyada ve ahirette kalplerin ve bedenlerin üzerine çöken, genel ve özel tüm şerlerin sebebi günahlar ve masiyetlerdir!”[2]

Şu söz de İmam İbnü’l-Cevzî’ye ait faydalı bir sözdür ki, insanları günahları terk etmeye çağıran en güzel, en tesirli sözlerden biridir. O şöyle demiştir:

“Aman masiyetlerden sakının, aman sakının! Zira onların sonu çok kötüdür. Günahlardan, bilhassa da yalnızken işlenen günahlardan son derece sakının! Çünkü Allah Teâlâ’ya karşı (korkusuzca) mübarezeye girişmek, kulu Sübhan olan Allah’ın nazarından/gözünden düşürür.

Günahlardan ancak sürekli bir gaflet içinde olanlar lezzet alabilir. Uyanık (şuur sahibi) bir mü’min ise bunlardan lezzet alamaz. Çünkü o lezzet anında, günahın haram kılındığına dair bilgisi ve cezasından duyduğu korku karşısına dikilir. Eğer (mü’minin) marifeti/bilinci kuvvetli ise, ilmi müşahedesiyle yasak koyanın -ki Allah’tır- ne kadar yakın olduğunu görür de (günah esnasında) lezzet alırken bile hayatı burnundan gelir/ağzının tadı kaçar. Şayet heva ve heves sarhoşluğu ona galip gelirse bile, bu murakabeler (İlahi gözetim düşünceleri) sebebiyle kalbi yine sıkıntı ve burukluk içinde olur. Eğer tabiatı/nefsi şehvetine dalmışsa da bu sadece bir anlık bir şey olup, ardından bitmek bilmeyen bir zillet, peşini bırakmayan bir pişmanlık, aralıksız bir gözyaşı ve uzun zaman boyunca olup bitenler üzerine duyulan bir esef/üzüntü gelir. Hatta o kişi affedildiğinden kesin olarak emin olsa bile, (Rabbinden) işiteceği azarın korkusu yakasını bırakmaz.

Öyleyse yazıklar olsun günahlara! Onların etkileri ne kadar da çirkin, onlardan gelen haberler ne kadar da kötüdür! Şehvete de yazıklar olsun! Ona ancak gafletin kuvveti nispetinde ulaşılabilir!”[3]

Büyük davetçi, mücahit Şeyh Mustafa es-Sıbâî (Allah ona rahmet etsin) şöyle demektedir: “Nefsin günah işlemeye yeltendiğinde ona Allah’ı hatırlat. Eğer dönmezse, ona adamların/mert kişilerin ahlakını hatırlat. Yine dönmezse, insanların bunu öğrenmesi durumunda yaşayacağı rezilliği/skandalı hatırlat. Eğer hala vazgeçmiyorsa, bil ki o saatte sen artık bir hayvana dönüşmüşsündür!”[4]

İşte masiyetin bunca çirkin sonuçlarına ve günahlardan uzak durmanın bu kadar güzel neticelerine rağmen insanın günaha meyletmesinin sebepleri nelerdir? Hiç şüphesiz bunun pek çok nedeni bulunmaktadır. Ancak biz burada tek tek bütün nedenler üzerinde durmak yerine cüz’î pek çok nedeni kapsayan küllî birkaç neden üzerinde duracağız.

Birinci Sebep: Gaflet

Günah çukuruna yuvarlanmanın en yaygın sebeplerinden biri gaflettir. Gafletin temel nedeni de cehalettir. Kişinin Rabbini hakkıyla tanımaması, nefsini tanımaması, dünyevi ve uhrevî gerçek maslahatlarını bilmemesi kalbinin körelmesine ve katılaşmasına yol açar. Böyle şuursuz ve gafil bir kalp artık ma’rûfu münker ve münkeri de ma’rûf olarak görür. Sinek misali şifa kaynağı olan baldan kaçarak pis şeylere konmaktan haz alır veya yarasalar gibi nûrdan rahatsız olup karanlıkta yaşamaktan lezzet alır. Altın kâsenin içinde bulunan öldürücü zehiri, sırf kabının parlaklığına aldanarak içen ahmak gibi; geçici ve anlık hazzına kapılarak kalbini öldürecek ve vicdanını köreltecek günahları işler. Özellikle bu son asırdaki müslümanların çoğunluğu ve hasseten gençlerin kâhir ekseriyeti bu gaflet hastalığıyla hastadırlar.

Beden ülkesinin padişahı olan kalp bu şekilde gafil olunca, onun bu gafleti bütün azalara sirayet eder. Artık ne beyin doğru çalışır ne de göz, kulak, dil, el ve ayaklar gibi diğer temel organlar yaratılış gayelerine uygun biçimde hareket edebilirler. Bu gaflet perdesinin altındaki karanlık ve kaygan zeminde, nefsin de yardımıyla şeytan kolaylıkla kişinin ayağını kaydırıp onu günah çukuruna yuvarlar. Kalbin bu merkezi konumunu ifade etmek üzere Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Dikkat ediniz! Bedende bir et parçası vardır ki, o düzelirse bütün beden düzelir; o bozulursa da bütün beden bozulur. Dikkat ediniz! O et parçası kalptir.”[5]

Allah azze ve celle, bu gaflet hâlinin en zifiri karanlığına düşmüş bulunan kâfirler hakkında şöyle buyurmaktadır: “Andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağıdadırlar. İşte bunlar gafillerin ta kendileridir.”[6] Diğer bir ayet-i kerime’de şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz bize kavuşacağını ummayan ve dünya hayatına razı olup onunla yetinerek tatmin olan kimseler ile ayetlerimizden gafil olanlar var ya; işte onların kazanmakta oldukları günahlar yüzünden, varacakları yer ateştir.”[7] Başka bir ayette de insanların hesaba çekileceklerinden gafil olarak yaşadıklarını belirtip şöyle buyurmaktadır: “İnsanların hesaba çekilmeleri yaklaştı. Hâlbuki onlar gaflet içinde yüz çevirmekteler.”[8] Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Allah’ın zikrinden uzak kalarak bu acı hâle/hastalığa maruz kalanları ölüye benzeterek şöyle buyurmaktadır: “Rabbini zikreden kimse ile zikretmeyen kimsenin durumu, diri ile ölünün durumu gibidir.”[9]

İkinci Sebep: Nefis

Kalbin gafil olması, nefsi güçlendirerek arzuları doğrultusunda bedeni harekete geçirmesine olanak sağlar. Faydalı ilimle mamur olmuş selim bir kalp ve bu kalbin baş veziri makamında olan rüşt sahibi bir akıl tarafından kontrol edilmeyen nefis, azarak yoldan çıkar ve sahibini günah çukuruna yuvarlar. Böyle bir nefis kendisini her şeyin merkezine alarak, adeta her şeyin ve herkesin etrafında döndüğü hissine kapılır. Kendisini beğenerek ucub hastalığına yakalanır. İşte bu merhaleden sonra kalbi de hasta ederek, insan için en tehlikeli ve ölümcül hastalıklar olan haset, kibir, gazap, kin, öfke gibi kalbî marazları meydana getirir. Diğer taraftan aklı ve zihni de müşevveş ederek hevâyı şişirir ve çeşitli sapık görüşlere, indî mülahazalara ve bidatlere sevkeder. Nefsin tasallutuyla kalbi fasid olmuş ve aklî dengesini yitirmiş olan kişi, bilerek hakkı reddeder ve insanları küçük görüp haklarına tecavüz eder. Hatta Allah’ın haklarını çiğnemekten haz alacak ve kul haklarına tecavüz etmeyi kendisinin tabiî bir hakkı gibi kabul edecek derecede firavunlaşır.

Nefsin bu tehlikeli yapısından dolayı peygamberlerin temel vazifeleri arasında nefisleri terbiye etmek de yer almıştır. Nitekim Allah Teâlâ Hz. Peygamber’in temel vazifelerini belirleyerek şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah’ın ayetlerini okuyan, onları arındıran, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Hâlbuki daha önce onlar, apaçık bir sapkınlık içinde bulunuyorlardı.”[10]

Görüldüğü gibi Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in hakkıyla ifâ ettiği vazifeleri arasında özellikle, “onları arındıran” bir peygamber olacağı belirtilmiştir. Rasûlullah Efendimiz bu vazifesini hakkıyla yerine getirmiş ve onun mucizeleri arasında addedilen sahabe neslini yetiştirmiştir. Onlar öyle arındırılmış ve nefisleri öyle terbiye edilmişti ki, ne onlardan önce böyle bir toplum ortaya çıkmıştı ve ne de onlardan sonra böyle bir neslin meydana gelmesi mümkündür. Böylece kendilerinden sonra kıyamet kopuncaya kadar gelecek insanlık alemi için örnek nesil ve nümûne-i imtisal oldular. Onlardan sonra gelen bütün salihler de ashab-ı kirâmın yolunu izleyerek nefis terbiyesini en büyük öncelikleri kabul etmişlerdir. Asla nefislerine itimad etmemiş ve sürekli olarak nefislerini itham etmişlerdir.

Nefsi temize çıkarmayıp, sürekli onu itham etmenin en fazla dikkat çeken örneklerinden biri de Hz. Yusuf aleyhisselam’ın, “Yine de ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis, rabbimin acıyıp koruması dışında, daima kötülüğü emreder; şüphesiz rabbim çok bağışlayan, pek esirgeyendir” [11] sözüdür. Zira o bu sözü, tertemiz olduğu halde söylemiştir. İffet ve korunmuşluğunu Allah’ın rahmetinin bir eseri olarak görmüş ve böylece nefsini itham ederek/tezkiye etmeyerek kontrol altında tutmuştur. Bütün mahlukatın övünç kaynağı olan Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de doymak bilmeyen nefisten/nefs-i emmareden Allah’a sığınarak şöyle buyurmuştur: “Allah’ım! Fayda vermeyen ilimden, huşu duymayan kalpten, doymayan nefisten, kabul olunmayan duadan sana sığınırım.” [12] Burada dikkat çekici bir sıralama bulunmaktadır: Faydalı ilim, kalbin haşyetle mamur olmasını; kalbin haşyetle dolması, nefsin arınıp kanaatkâr olmasını; nefsin arınması da duâ ve ibadetlerin makbul olmasını sağlayacaktır. Aksi halde Allah’a yaklaştırmayan ve âhireti hatırlatmayan faydasız ilim, kalbin gafil olup katılaşmasını; kalbin gaflet ve katılığı, nefsin doyumsuz ve azgın olmasını; nefsin azgınlığı da duâ ve ibadetlerin reddedilmesini netice verecektir. Dolayısıyla bütün hayırların temeli faydalı ilim olduğu gibi; bütün şerlerin kaynağı da cehalet, katı kalp ve doyumsuz/azgın nefistir.

Üçüncü Sebep: Hevâ/Nefsânî Arzular

Nefis terbiye edilmeyip, vahyin ve aklın kontrolünden çıkınca, yapısında bulunan pek çok arzu ve hırslarının peşinden gider. Arzu ve hırsları meydana geldikçe, azgınlığı daha da artar ve esfel-i sâfilin’e ininceye kadar baş aşağı düşmeye devam eder. Şu ayette ifade edilen hakikatin muhatabı olur: Şüphesiz biz insanı en güzel biçimde yaratmışızdır.Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik. Ancak iman edip salih ameller işleyenler başka; onlar için kesintisiz bir ödül vardır.”[13] Evet, insan fıtratına uygun hareket ederek iman eder ve imanının gerekleri olan salih ameller işlerse, nefsinin hevasına değil de ilâhi vahye tabi olursa, bu durumda ‘Ahsen-i Takvim’ sırrına mazhar olur ve “kesintisiz bir ödül” olan cennete layık olur. Aksi takdirde nefsinin hevasına, arzu ve kuruntularına tabi oldukça esfele doğru iner; tevbe edip dönmezse, günah bataklığında kaybolup gider. Nitekim Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Sizden hiçbiriniz, arzusu benim getirdiğime tâbi olmadıkça gerçek anlamda iman etmiş olmaz.”[14]

Nefsâni arzularını ve hevâsını gerçekleştirmeyi önceleyen kimse öyle bir konuma gelir ki, hevasını ilâhlaştırır. Artık onun için tek ölçü, istek ve arzularıdır. Şehevî arzularını ve nefsânî hevâsını, ilâhi vahyin dahi önüne geçirir. İşte bu tip kimseler hakkında yüce Mevlâ şöyle buyurmaktadır: “Eğer sana icabet etmezlerse bil ki onlar sırf kendi bencil arzularına uymaktadırlar. Allah’tan bir hidayet/yol gösterme olmaksızın, sırf kendi bencil arzularına uyandan daha sapkını kim olabilir! Elbette Allah zalim kavmi doğru yola iletmez.”[15] Diğer bir ayette şöyle buyurmuştur: “Bayağı arzularını tanrılaştıran kişiyi gördün mü? Şimdi sen, bu adamı da doğru yola getirmekle yükümlü olabilir misin? Yoksa sen, onların büyük çoğunluğunun gerçekten senin davetine kulak verdiklerini yahut doğru dürüst düşündüklerini mi sanıyorsun? Aksine onlar, başka değil, bir hayvan sürüsü gibidirler, hatta tuttukları yol bakımından daha da sapkındırlar.”[16] Başka bir ayette şöyle buyurmuştur: ““Gördün mü hevasını ilah edinip de Allah’ın bir ilim üzerinde saptırdığı, kulağı ve kalbi üzerine mühür koyup görme gücünün üzerine de perde çektiği kimseyi? Artık, Allah’tan sonra onu kim hidayete erdirir? Düşünüp hatırlamaz mısınız?”[17] 

Bu şekilde nefsini merkeze alan ve hevâsını her şeye önceleyen kimse, müzmin psikolojik bir hastalığa yakalanmıştır. Tıpkı diğer bütün varlıkların kendilerine hizmet için yaratıldıklarını zanneden ve onlar hakkında her türlü tasarruf hakkına sahip olduklarını düşünen gazaba uğramış Yahudiler gibi veya kendileri dışında kalan dünya halklarını geri kalmış vahşiler olarak kabul eden ve onlara demokrasiyi götürmek uğruna milyonlarcasını öldürme hakkına sahip olduklarını zanneden haçlı Hristiyan batılılar gibi hasta olmuştur. Böyle hasta ruhlu serserilerden her türlü suç beklenir. Bunlar hakkında Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Kim azgınlık eder ve dünya hayatını tercih ederse, şüphesiz, cehennem onun sığınağıdır.”[18]

Bunların aksine Allah’tan korkarak nefislerini terbiye eden ve hevâlarına vahiyle sınır koyanlar hakkında da şöyle buyurmaktadır: “Kim de Rabbinin makamında durup hesap vermekten korkar da nefsini hevâ ve heveslerden alıkoyarsa, şüphesiz onun varacağı yer cennettir.”[19]

Bu iki taife hakkında Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur: “Cehennem, nefse hoş gelen şeylerle kuşatılmış; cennet de nefsin istemediği şeylerle çepeçevre sarılmıştır.”[20] Yine şöyle buyurur: “Akıllı kişi, nefsine hâkim olan ve ölüm sonrası için çalışandır. Âciz kişi de nefsini hevâsına tâbi kılan ve Allah’tan dileklerde bulunup duran (bunu kâfî gören)dir.”[21]

Devam Edecek…


  • [1]. el-Fevâid, 41, 97, 139 ve 150-151.
  • [2]. el-Cevâbü’l-Kâfî, 52-160.
  • [3]. Saydü’l-Hâtır, 1/185; 2/272.
  • [4]. Hâkezâ Allemetnî’l-Hayât,  32. (Buraya kadar olan kısmı, Abdulfettah Ebu Ğudde’nin “Risaletü’l-Müsterşidin”e (s. 155-160) düştüğü dipnotlardan tasarrufta bulunarak iktibas ettik.)
  • [5]. Buharî, 52; Müslim, 1599
  • [6]. A’raf, 179.
  • [7]. Yûnus, 7-8.
  • [8]. Enbiya, 1.
  • [9]. Buhari, Daavât, 66. 
  • [10]. Al’i İmran, 164.
  • [11]. Yûsuf, 53.
  • [12]. Müslim, Zikir, 73.
  • [13]. Tîn, 4-6.
  • [14]. Nevevî’nin Kırk Hadisi: 41. Nevevî şöyle demiştir: Sahih bir hadistir. Hadisi ‘Kitâbu’l-Hucce’de sahih bir senetle rivayet ettik.
  • [15]. Kasas, 50.
  • [16]. Furkan, 43-44.
  • [17]. Casiye, 23.
  • [18]. Naziât, 37-39.
  • [19]. Nâziât, 40-41.
  • [20]. Buhârî, Rikâk, 28; Müslim, Cennet, 1.
  • [21]. Tirmizî, Kıyâmet, 2459. Ayrıca bkz. İbn-i Mace, Zühd 31; Ahmed, 4/124.