Tarihin Puslu Olayları – Nedim Bal / 2026 Temmuz / 164. Sayı

Şanı yüce Allah, yaratmış olduğu tüm insanlara rahmetinin bir tecellisi olarak sevgili kulu ve elçisi Hz. Muhammed’i sallallahu aleyhi ve sellem göndermiştir. O, insanlığa bir rahmettir. Çünkü aziz ve hâkim olan Allah, razı olduğu yolu onun mübarek lisanı ve bedeniyle insanlığa apaçık bir şekilde tebliğ etmiştir.

Hz. Muhammed Mustafa’nın sallallahu aleyhi ve sellem insanlığa rahmet oluşu hem dünyevi hem de uhrevidir. Zira onun Allah katından getirdiği yüce prensipler; kâfir olsun Müslüman olsun bütün insanlığın kutsallarını emniyet altına alan yüce prensiplerdir. İslam’ın hâkim olduğu bir toplumda bırakın kâfirin kâfire zulmetmesini, Müslüman dahi kâfire zulmedemez, haksız yere öldüremez, ırzını çiğneyemez, malını gasp edemez, dinini yaşamasına engel olamaz. Kâfir veya Müslüman tüm insanlığın hukukunu gözeten, insanların malını, canını, ırzını, dinini, neslini güvence altına alıp koruyan, böylece huzur ve güven toplumu inşa eden bu ilahi prensipler şanı yüce Allah’ın dünyaya yönelik rahmetinin bir tecellisidir.

Aynı şekilde sonsuz ahiret hayatını kazandıracak olan itikadi, ahlaki ve ameli yüce prensipler şanı yüce Allah’ın insanoğluna uhrevi rahmetinin bir tecellisidir. Dolayısıyla insanlığın hem dünyasını hem de ahiretini inşa ve ihya edecek bu ilahi prensiplerin duyurulması için seçilmiş elçi olan Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem de bütün insanlığa, hatta canlılara gönderilmiş rahmettir.

“Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ, 107)

Hz. Muhammed Mustafa’nın sallallahu aleyhi ve sellem o mübarek omuzlarına sadece bir ırka, bir bölgeye, bir zümreye değil yeryüzündeki tüm insanlığa Allah’ın razı olduğu dini/yolu tebliğ etmek gibi ağır bir yük/emanet yüklenmiştir.

“Biz Seni bir müjdeci ve Allah’ın azâbıyla korkutucu olarak bütün insanlara gönderdik. Fakat insanların pek çoğu bunu anlamıyorlar.” (Sebe, 28)

“(Ey Rasûlüm!) De ki: Ey insanlar! Şüphesiz ben, göklerin ve yerin hükümranlığı kendisine ait olan Allah’ın hepinize gönderdiği peygamberiyim. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. O, diriltir ve öldürür.” (A’râf, 158)

“Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O’nun verdiği peygamberlik görevini yerine getirmemiş olursun. Allah, seni insanlardan korur. Şüphesiz Allah, kâfirler topluluğunu hidayete erdirmeyecektir.” (Maide, 67)

Allah’ın elçisi üzerine yüklenmiş olan bu ağır yük gereği sadece elinin değdiği, gözünün gördüğü insanlara değil; elinin değmediği, gözünün görmediği nice topluluklara ve onların liderlerine de İslam’ı tebliğ etme gayretinde olmuştur. Hz. Enes radıyallahu anh şöyle diyor: “Allah’ın nebisi Kisrâ’ya, Kayser’e ve diğer bütün cebbâr (zorba) hükümdarlara mektup yazarak onları Allah Teâlâ’ya davet etti.”[1]

Evet, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem o devrin şartlarına göre İslam dinine davet maksadıyla çevresindeki devlet başkanlarına ve valilerine mektuplar göndermiştir. Bu mektuplardan bazılarını zikretmeden önce devlet başkanlarına gönderilen mektuplar hususunda genel malumatlar verelim.

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem dönemin güçlü devletlerini hak din olan İslam’a mektuplar vesilesiyle davet etti. Bu mektupların en meşhurları altı veya sekiz tanedir. Peygamber Efendimiz her bir mektubu kıymetli sahabilerinden birine vererek yollamışlardır. Fakat Peygamber Efendimiz bu niyette olduğunda ashabından bazıları şöyle demiştir: “Ey Allah’ın elçisi! Onlar bir mektubu üzerinde mühür olmadıkça okumazlar.”

Bunun üzerine Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem gümüşten bir yüzük yaptırdı. Yüzüğün üzerine alışıla geldiği üzere “Muhammedün Rasûlullâh” yani “Muhammed Allah’ın elçisidir” terkibi yerine üç satır hâlinde “Allâh – Rasûl – Muhammed” kelimelerini yazdırdı. Bir görüşe göre; ‘Allâh’ ism-i celâlinin en üstte, ‘Rasûl’ kelimesinin arada ve “Muhammed” isminin de alt satırda yer almasının sebebi Peygamber Efendimizin şanı yüce Allah’a karşı olan tazim/saygısının bir neticesidir. Allahu a’lem.

Peygamber Efendimiz resmi yazışmalar için yaptırmış olduğu bu yüzüğü mektuplarında mühür olarak kullandı. Bazı İslam âlimleri bu uygulamadan yola çıkarak şer’i hükümlere ve İslam’ın ruhuna zıt olmadığı müddetçe asrın getirdiği yeni tatbikat, merasim ve protokollerden istifade edilebileceğini söylemişlerdir.

Devlet Adamlarına Gönderilen Mektuplar

Sayısı tam bilinmemekle beraber Peygamber Efendimizin; Dıhye bin Halîfe el-Kelbî’yi radıyallahu anh Kayser’e, Abdullah ibn-i Huzâfe es-Sehmî’yi radıyallahu anh Kisrâ’ya, Amr ibn-i Ümeyye ed-Damrî’yi radıyallahu anh Habeş Necâşîsi’ne, Hâtıb ibn-i Ebî Beltaa el-Lahmî’yi radıyallahu anh Mısır Hâkimi Mukavkıs’a, Selît ibn-i Amr el-Âmirî’yi radıyallahu anh Yemâme’deki Hevze bin Ali el-Hanefî’ye davet mektuplarıyla gönderdiği rivayetleri vardır. [2]

Bu davet mektuplarının birkaç tanesi haricinde diğerleri zayıf rivayetlerle bizlere intikal etmiştir. Tarih araştırmaları ve davetin önemini, ruhunu anlatması bakımından bu metinler çok kıymetlidir. Peygamber Efendimizin davet mektupları aynı zamanda tarihsel bir değeri de olduğu için Müslüman olmayan bilim adamlarının da hayli merakını çekmiştir.

Fransız müsteşrik Barthelemy, 1850 senesinde Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in Mukavkıs’a gönderdikleri mektubu Mısır’da bulmuştur. 1854 tarihinde Asyaviyye Dergisi’nde bu mektubu neşretmiştir. Belin ve Nöldeke de onu tasdik etmişlerdir. Şu anda bu mektup İstanbul Topkapı Sarayı Müzesi’nde Mukaddes Emanetler Bölümü’nde sergilenmektedir.

Alman Dr. Busch, 1864’te Alman Müsteşrikler Dergisi’nde Nebî sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in Münzir bin Sâvâ’ya gönderdikleri mektubu bulduğunu ilan etmiş ama bu tam olarak ispat edilememiştir. İngiliz müsteşrik Dunlop, 1940’ta el-Cem’iyyetü’l-Asyaviyye Dergisi’nde Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in Necâşî’ye gönderdikleri mektubu elde ettiğini beyan etmiş ama sıhhatinden şüphe etmiştir.

Peygamber Efendimizin Kıptîler’in reisi Mukavkıs’a, Ahsa Valisi el-Münzir bin Sâvâ’ya, Gassanî hükümdarı Hâris bin Ebî Şemir el-Gassânî’ye ve sahte peygamber Müseylimetü’l-Kezzâb’a gönderilmiş olduğu mektuplar Topkapı Sarayı’nın Kutsal Emanetler Dairesi’nde bulunmaktadır. Sergilenen bu mektupların Peygamber Efendimizin kaleme aldırdığı mektuplar olduğu ihtimali oldukça kuvvetlidir.

Peygamber Efendimizin İslam’a davet mektuplarını incelerken muhakkak sonuçlarından ve çıkarılacak derslerden bahsetmek gerekir. Bu maksatla birkaç mektup üzerinde değerlendirme yapmaya çalışacağız.

Habeş Kralı Ashama’nın İslam’a Davet Edilmesi

Necâşî kelimesi Habeş kralları için kullanılan genel bir unvandır. Tıpkı Mısır kralları için kullanılan Firavun unvanı gibi. Peygamber Efendimizin mektup gönderdiği Necâşînin (Habeş kralının) isminin Ashama olduğu bilinmektedir.

Peygamber Efendimiz, Amr ibn-i Ümeyye ed-Damrî’yi radıyallahu anh Habeş kralı Ashama’ye elçi olarak gönderdi. Necâşî, Peygamber Efendimizden kendisine ulaştırılan mektubunu hürmetle eline aldı, gözlerine sürdü ve öpüp başına koydu, sonra da adamlarına okutturdu.

“Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Allah’ın Rasûlü Muhammed’den Habeşistan kralı Necâşî’ye. Ey Melik, senin Müslüman olmanı dilerim. Ben senden dolayı O’ndan başka ilâh olmayan, Melik, Kuddûs, Selâm ve Müheymin olan Allah’a hamd ederim. Şehadet ederim ki İsa bin Meryem, Allah’ın çok iffetli ve temiz, dünyadan el-etek çekmiş Meryem’e ilkâ ettiği Ruhu ve kelimesidir. Öyle ki; Meryem bu ilkâ ile hamile kalmış ve Allah, Âdem’i yarattığı gibi O’nu da ruhundan üfleyip yaratmıştır. Ey Melik! Ben seni hiçbir ortağı bulunmayan Allah’a iman etmeye, O’na itaat etmeye, bana tâbi olmaya ve bana gelen vahye iman etmeye davet ediyorum. Çünkü ben, Allah’ın buyruklarını tebliğe memur elçisiyim. Ben, seni ve halkını Allah’a çağırıyorum. Ben sana tebliğimi yapmış ve gerekli nasihatte bulunmuş oldum. Selâm, doğru yola tâbi olanlara olsun.”

Mektubun okunması sona erince Habeş Necâşîsi Ashama hemen tahtından indi, mütevazı bir eda ile yere oturdu. Sonra şehadet getirerek Müslümanlığını açıkladı ve “Eğer yanına kadar gitmeye imkân bulsaydım, muhakkak giderdim!” dedi. Sonra şunları söyledi:

“O, ehl-i kitap olan Yahudi ile Nasranîlerin geleceğini bekleyip durdukları Ümmî Peygamberdir. Mûsa Peygamber ‘Merkebe biner’ diyerek İsa Peygamberin geleceğini müjdelediği gibi, İsa Peygamber de ‘Deveye biner’ diyerek Muhammed Peygamberin geleceğini öylece müjde vermiştir.”

Daha sonra Necâşî, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e şöyle bir cevap yazdı:

“Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Necâşî Ashama’dan, Allah’ın elçisi Muhammed’e. Selâm senin üzerine olsun ey Allah’ın Nebîsi! Allah’ın fazlı, rahmeti ve bereketi sana olsun. Allah, kendinden başka ilâh olmayandır. Bundan sonra (bilesin ki) İsa’nın durumunu zikrettiğin mektubun bana ulaştı ey Allah’ın Rasûlü. Yerin ve göğün Rabbine yemin ederim ki İsa da senin zikrettiğin konulara hiçbir ilâve yapmamıştır. Aynen senin dediğin gibidir. Bize göndermiş olduğun şeyleri öğrenmiş, amcanın oğluna ve onun arkadaşlarına yakınlık göstermiş bulunuyoruz. Şehadet ederim ki sen, kendisi doğru söyleyen, kendinden önceki peygamberleri de doğrulayan Allah Rasûlü’sün. Ben hiç şüphe etmeden sana biat ettim. (Senin adına) amcanın oğluna biat edip onun elinde (Müslüman olarak) âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.”[3]

Mektubun Neticeleri

Mektubun içeriğine bakıldığında Peygamber Efendimiz öncelikle muhatabının inancını dikkate alarak o hususta İslam’ın bildirdiği hakikatler üzerinden muhatapla ortak bir nokta bulma yöntemi kullanıyor. Bu yöntem muhatabın yapılan tebliği daha ciddiye almasını ve üzerinde düşünmesini sağlıyor.

Diğer bir husus; davet mektubunun içerisine bakıldığında İslam’a davet yaparken mümkün olduğunca öz ve sade bir anlatım dili kullanmak gerektiği ortaya çıkıyor. Davette kesinlikle insanların anlamakta zorlanacağı konular ve üslup kullanılmamalıdır. Mektubun içeriğini tekrar hatırlayalım:

“Ey Melik! Ben seni hiçbir ortağı bulunmayan Allah’a iman etmeye, O’na itaat etmeye, bana tâbi olmaya ve bana gelen vahye iman etmeye davet ediyorum. Çünkü ben, Allah’ın buyruklarını tebliğe memur elçisiyim. Ben, seni ve halkını Allah’a çağırıyorum. Ben sana tebliğimi yapmış ve gerekli nasihatte bulunmuş oldum. Selâm, doğru yola tâbi olanlara olsun.”

Diğer bir husus; Necâşî Ashama Hz. Peygamber’i görmeden, herhangi bir mucizesine şahit olmadan uzaktan iman etti. Bu durum bize şunu öğretiyor: Allah’a iman eden Müslümanlar İslam inancının insanların kalplerine yerleşmesi için her türlü vasıtayı kullanmalıdır. Bu nedenle hakkı insanlara duyuracağımız basın, yayın ve neşriyat çalışmaları çok önemlidir. Çünkü söz gücünü haktan alır. Hak olan sözü bir insana ulaştırmak tarlaya tohum atmak gibidir. O tohuma can verecek olan ise onu yaratandır. Bizler hak olan kelamı; üslubuna ve içeriğine dikkat ederek iletmekle mükellefiz.

Nitekim Efendimizin davette böyle bir yöntem kullanması davet çalışmalarının sadece elimizin değdiği, gözümüzün gördüğü kimselerden ibaret olmadığını da bizlere öğretmiştir.

Ayrıca bu hadisenin içindeki Necâşî Ashama, hicretin dokuzuncu yılında vefat etti. Bunun haberini Medinelilere bizzat Resûl-i Ekrem haber vererek: “Bugün sizin salih bir kardeşiniz vefat etti. Kalkın onun namazını kılın” buyurdu. Sahabîler derhal hazırlandılar ve Hz. Resûlullahın arkasında saf bağlayarak “salih kardeşleri” üzerine gıyabi cenaze namazı kıldılar. (Müsned, 3:400) Namazdan sonra Rasûl-i Ekrem, “Kardeşiniz Necâşî Ashama için Allah’tan mağfiret talep ettik.” buyurdu.[4]

Not: Bazı İslam âlimleri; İslam’a giren ve Resulullah Efendimizin üzerine gıyabi cenaze namazı kıldığı Necâşî’nin, Müslümanların Habeşistan’a hicret ettikleri zaman kral olan Necâşî’den başkası olduğu görüşündedir. Allahu a’lem!

-Devam Edecek İnşaallah-


[1]. Müslim, Cihâd, 75

[2]. Taberî, Târîh, II, 282

[3]. İbn-i Sa’d, I, 259; İbn-i Kayyım, III, 689; Hamîdullâh, el-Vesâik, s. 100, 104-105

[4]. Müslim, 2, 657