ÜMMET ZAVİYESİNDEN HAC İBADETİ

Dinimiz İslam; yeryüzündeki tüm Müslümanları tek bir cemaat, tek bir ümmet olarak kabul etmiştir. Renkler, diller, kültürler, iklimler değişik olsa da iman ve teslimiyet sınırına girmiş olan her fert artık Muhammed ümmetinin bir müntesibi haline gelmiş ve bu şekilde yeni bir şahsiyet kazanmıştır. İslam’ın inşa ettiği bu şahsiyet dilinde bireyselliğe asla yer yoktur.

Bireysellik, İslam olmakla birlikte kurban edilen ilk putlardan olmuş ve çok gerilerde kalmıştır. Bundan sonra “ben” yerine “biz” vardır. Dua ederken, namaz kılarken, oruç tutarken, infak ederken, hac yaparken biz biz… Her yerde her adımda her kelamda biz… Müslüman olmak, Müslüman kalabilmek ve selamete ulaşabilmek ancak bununla mümkündür. Çünkü buradaki biz; “Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz.” (Âl-i İmran, 110) buyruğuyla karşılık bulan seçkin bir topluluğun ifadesidir. Çünkü buradaki biz; dalalet üzere asla birleşmeyen ve Allah azze ve celle’nin rahmetini celbeden bir kenetlenmenin simgesidir.[1] Bu bakımdan nerede bir hayır varsa bu “biz/cemaat/ümmet” olmanın bir semeresidir. Öte yandan nerede de bir ayrılık, tefrika varsa bu da benliğin ve bencilliğin öne çıkmasından ötürüdür.

Rabbimiz azze ve celle bu hakikati yeterince idrak edelim diye namazlarımızın her rekatında kıraat edindiğimiz, mukaddes kitabımızı her açışımızda tekrar tekrar müşahede ettiğimiz Fatiha Suresinde kendisine şöyle nida etmemizi emretmiştir:

“(Allah’ım!) Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğrayanların ve sapıkların (yoluna) değil.” (amin)

Müslüman fert namazına her duruşunda, kitabına her başlangıcında bu mübarek sözleri terennüm ve tefekkür etmeli ki arzu edilen şuura erebilsin. Safları bozmak isteyen şeytan ve dostlarına karşı uyanık kalabilsin. Her saldırışlarında onların hile ve desiselerine yenik düşmesin. Gücünü, kuvvetini şeytanın bölük pörçük ettiği dar yollarda değil ümmetin tümünü taşıyabilecek geniş yolların inşasında sarf eylesin. Allah’a teslim olmuş bir ümmet olabilmenin yalnız kalmış bir peygamber duası olduğunu bilsin.[2] Ve büyük bir gururla korkmadan, çekinmeden, utanıp sıkılmadan “Ben Müslümanlardanım” diyebilsin.[3] 

Hac Neden İslam’ın Temel Rükünlerindendir?

Hac; ancak belirli şartları taşıyan Müslümanların ifa edebilecekleri bir ibadettir. Hür olmak, sağlıklı olmak, oraya ulaşabilecek derecede birtakım imkânları haiz olmak…

Acaba şu an dünya üzerindeki Müslümanların yüzde kaçı bu farizayı yerine getirmeye muktedirdir? Önceki dönemlerde Müslümanların ne kadarlık bir kısmı bu mukaddes beldelere ulaşma imkânına sahip olmuştur? Ve en önemlisi Allah azze ve celle neden bu şartlarda gerçekleşebilecek bir ibadeti dinimizin beş temel esasından birisi yapmıştır? Bu ibadeti hayatı boyunca yerine getiremeyecek kişiler için bu temel rüknün eksikliği nasıl giderilecektir?

Tüm bunlar cevaplanması gereken mühim sorulardır. Dinimizin temellerinden olan bu ibadeti kavrayabilmemiz için bu ve benzeri sorulara cevap vermeli ve üzerinde yeterince düşünmeliyiz. Belki bu sayede haccın sadece zenginlere ait bir ibadet olduğunu vehmetme hastalığından kurtulabilir ve hayatımızdaki boşluğunu doldurabiliriz.

Yukarıda zikrettiğimiz sorulara cevap, zikretmediğimiz bazı hususlara da ışık olması bakımından şu ayet-i kerimeye kulağımızı, kalbimizi verelim:

“İnsanlara haccı ilan et ki gerek yaya olarak gerekse yorgun argın develer üzerinde uzak yollardan gelerek sana ulaşsınlar. Böylece kendileri için menfaatli/faydalı olan şeyleri açık seçik görsünler…” (Hac, 27- 28)

Allah azze ve celle Hz. İbrahim’e oğlu İsmail ile birlikte Kabe’yi inşa etmeyi emrettikten sonra onlara bu evin varlığını insanlara ilan etmelerini emretmiş ve kendilerini buraya ulaştıracak vasıtaları da göstermiştir. Gücü yetenler uzak beldelerden bile olsa develer üzerinde buraya gelecekler, gücü bunun daha azına yetenler ise bahaneler üretmeyip yaya da olsa mutlaka bu mukaddes yolculuğu gerçekleştireceklerdir. Ki yakın tarihe kadar da durum böyle olmuştur. Müslümanlar dünyanın dört bir tarafından gerek yaya gerekse binekler üzerinde bizim bugünün konforuyla hayal dahi edemediğimiz bir zahmetle bu mübarek beldeye akın etmişlerdir. Bu yolculukta çöllerde susuzluktan ölen, eşkıyaların saldırılarında canlarını ve mallarını kaybeden[4] niceleri olmuş ama yine de hac ibadeti varlığını korumuştur. Bu zahmete halis bir niyetle katlananlar için şüphesiz ecirler vardır. Çünkü onlar kendi beytine/divanına çile çeke çeke, zahmetlerin her türlüsüne katlana katlana gelmelerini isteyen yüce Rabbin, melikin emrine icabet etmiş ve muhabbetullahın verdiği aşk ve şevk ile fedakarlıklarda bulunmuşlardır.

Peki ya yaya da olsa bu yollara düşemeyenler, hiçbir şekilde imkân bulamayanlar ne olacak? Onların dinleri bir rüknünden eksik mi kalacak? İnşallah hayır. Müslüman kişi tüm bunlardan mahrum kalacak olursa da kalbinde bu ibadete olan özlemini büyütecek büyütecek ve bu boşluğu hasretiyle, gözyaşlarıyla dolduracaktır. Allah’ın izniyle bunu yaptığı taktirde madden manen bu ibadetin bereketine, feyzine nail olacaktır. Çünkü Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem “Müslümanın amelinin ulaşamadığı yere niyeti ulaşır” buyurmakta ve bu hususlarda müminleri müjdelemektedir.

Esasında hac ibadetiyle Rabbimizin bizlerden istediği kendi beytine ulaşmada azim ve gayretle tüm hazırlıkları yaparak canhıraş uğraşmamız, ulaşamadığımız taktirde kalbimizdeki muhabbeti asla kaybetmememiz, ulaştığımız durumda ise bizi bekleyen nice menfaatlere şahit olmamızdır.

Hac’daki Menfaatler

“Böylece kendileri için menfaatli olan şeyleri açık seçik görsünler…” (Hac, 28)

Ayet-i kerimede menfaat kelimesi nekra/belirsiz olarak zikredilmiştir. Bu husus bahsi geçen menfaatlerin sayılamayacak kadar çok, tahdit edilemeyecek kadar da sınırsız oluşunu göstermektedir. Bu bakımdan hac ibadeti haşa boş yere konulmuş ya da sadece bir vazife olarak icra edilecek mahiyette değildir.

Öte yandan hac ibadeti bu sınırsız menfaatleri ömürde tek sefer olmasına rağmen gerçekleştirmektedir. Diğer ibadetler gibi günlük, aylık, yıllık değil ama onlardan çok farklı bir kimlikte ve niteliktedir. Onların ulaşamadığı bir yere ulaşmakta, onların dolduramadığı nice boşlukları doldurmaktadır.

Haccın bu kadar menfaate sahip olmasına karşın biz bu yazımızda onun sadece ümmeti birleştirici, vahdet ruhunu coşturucu yönüne temas etmekle yetineceğiz.

Öncelikle şunu samimiyetle belirtmek gerekir ki; hacda esas olan ilişki kullar arasında değil kul ile Rab arasındadır. Zira hac mekanlarının ve menasiklerinin tamamı ya şeair olması hasebiyle sadece Allah’ı çağrıştırır ya da Allah-kul arasındaki irtibatta kulun mutlak itaatini simgeleştirir. Her halükârda baskın olan duygu kulun Allah azze ve celle huzurundaki duruş ve pozisyonu olmalı, aklımızı ve kalbimizi Allah’tan başka hiçbir şey meşgul etmemelidir. Haccın mahşerde toplanmanın provası gibi değerlendirilmesinde de aynı maksat bulunmaktadır. Nasıl ki mahşer meydanında kulun odak noktası sağında solunda bulunanlar değil Rabbin huzurunda vereceği hesap ise hacda da esasen durum böyledir. Kulun ana hedefi etrafındaki kullar değil her yerde şeairleriyle tezahür eden Rabbidir. Burada hac vesilesiyle Müslümanlar arasında cereyan eden hayırlı etkileşimleri ve haccın kullar arasındaki ilişkiye dair menfaatlerini yok saymaya çalışmıyoruz. Ancak bir hakkı teslim etmeliyiz ki; ümmet olmayı başaramadığımız şu şartlarda haccın bu yönünü ziyadesiyle ön plana çıkarmaya çalışmak bir taraftan bazı güzel neticeler doğursa da öte yandan bir ibadetin mahiyetinde bir takım yanlış tasarruflarda bulunmayı da beraberinde getirecektir. Hangi maksatlara mebni olursa olsun nihayetinde ibadet her zaman ibadettir ve özünde Rabbe yaklaşma, onun rızasını kazanma durumu vardır. Diğer maksatlar bunun ardından gelebilir ancak.   

Evrensel İslam Kardeşliğinin Tezahürü[5]

Hac ibadetinin toplumlar arasında hortlayan ırkçılığa ve beraberinde tefrikayı getiren birtakım milli unsurlara karşı İslam milliyetini nasıl da galip getirdiğini üstad Ebu’l Hasen en-Nedvi’nin şu güzel satırlarından okuyalım:

“Hac; değişik etkenlerin, faktörlerin ve baskıların tazyiki altında pek çok İslam ülkesinin yakalandığı vatan, ırk, dil ve bölge milliyetçiliklerine karşı İslam milliyetçiliğinin zaferidir. Hac, İslam milliyetçiliğinin tezahürü ve dünyaya ilanıdır. Buraya gelen bütün İslam milletleri kendilerini ayıran ve İslam dışı bir ayrılığın simgesi olan, hatta pek çok milletlerin taassup ölçüsüne varacak kadar bağlı oldukları ırklarının ve ülkelerinin giysilerinden kurtularak İslam’ın milli bir elbisesini tercih etmektedirler ki; buna din, fıkıh, hac ve umre deyimi olarak “ihram” denilmektedir. Müslümanlar hacda buluşarak topluca acizlik, boynu büküklük, çaresizlik içinde gözyaşları ile hep bir ağızdan aynı marşı söylerler:

‘Lebbeyk Allahümme lebbeyk…: “Ey Allah’ım davetine uydum huzuruna geldim, huzurundayım. Hiçbir ortağın yoktur. Bütün övgüler nimetler senin içindir. Hakimiyet, saltanat da senindir.’

O hacılar arasında emreden ile emredilen, efendi ile köle, zengin ile fakir, büyük ile küçük farkı yoktur. Onların hem kıyafetinde hem de sözlerinde İslam milliyetçiliğinin yankılandığı görülür. Her millet ve ülke insanlarının kol kola görüldüğü haccın diğer bölümlerinin, ibadetlerinin, menasikinin, şeairinin ve makamlarının durumu da aynıdır. Uzak ile yakın, Arap ile Acem farkı ortadan kalkar. Safa ile Merve arasında hep birlikte koşar, Mina’ya birlikte giderler, Arafat’a birlikte çıkarlar, Cebeli Rahmet’te hazır olarak birlikte dua ederler ve hepsi aynı yerde gecelerler.

Bazı Mülahazalar

1- Hac ile ilgili ayetler incelendiğinde Rabbimiz birkaç yerde hac yapacak kişileri tek bir ferd sigasıyla nitelemiş diğer yerlerin tamamında ise muhataplık çoğul bir şekilde gelmiştir. Bu durum, hac farizasının edasında topluluk/ümmet ile hareket etmenin önemine işarette bulunmaktadır.

“Sonra, insanların toplu olarak akın ettiği yerden (Arafat’tan), siz de akın edin. Allah’tan mağfiret dileyin. Allah bağışlar ve merhamet eder.” (Bakara, 199)

2- Hac belirli şekillerle, belirli mekanlarda, belirli vakitlerde eda edilen bir ibadettir. Yılın farklı zamanlarında değil de sadece tek bir-iki gününde insanları toplamanın hikmeti ümmet şuurunun güçlü bir şekilde hissedilmesini istemek olsa gerek.

3- Hac ibadeti hiç şüphesiz Hz. İbrahim’den ve ailesinden derin izler taşır. Tek başına ümmet sayılan bir peygamberden ümmet ruhunu diriltecek bir ibadette hatıraların olması, “Neden başka peygamber değil de Hz. İbrahim?” sorusunun güzel bir yanıtıdır.  

“Hiç kuşkusuz İbrahim, tek başına bir ümmetti. Gönülden Allah’a kulluk yapan, (şirki terk edip dini Allah’a halis kılan bir) hanifti. Müşriklerden de değildi.” (Nahl, 120)

4- Yahudilik, Hristiyanlık, Hinduizm ve Budizm gibi dinlerde hac mekanlarının hayli fazla olmasına karşın İslam’da haccın tek bir mekânı vardır. Bu husus İslam’ın vahdeti sağlama, fertleri birbirine yakınlaştırma hususundaki gayretine açık bir işarettir.

5- Cahiliyye döneminde Kureyş ve ona müttefik olan kabileler kendilerini harem ehli (Hums) saydıkları için diğer insanlar gibi Arafat’ta vakfe yapmaz, doğrudan Müzdelifeye geçerlerdi. Ayrıca bu imtiyazlı kişiler kendi kıyafetleriyle hac yapabilirken kendilerinin dışındakiler bu hakka sahip değillerdi. Tavaf için ya onlardan kıyafet satın almaları gerekir ya da çıplak olarak bu vazifeyi icra etmeleri icab ederdi. İslam’da hac hükümleri nazil olmaya başlayınca bu uygulamaların hepsine son verildi. Müslümanlar kendi aralarında tarağın dişleri gibi bir kabul edilerek ümmet olmanın hakkını ifa etmiş oldular.   

[1].  “Allah ümmetimi dalalette birleştirmez (dalalette birleşmelerine izin vermez). Allah’ın eli cemaatin üzerindedir. Cemaatten ayrılan ateşe ayrılmış olur.” (Tirmizî, Fiten, 7).

[2].  (İbrahim ve İsmail:) “Ey Rabbimiz! Bizi sana teslim olanlardan eyle, soyumuzdan da sana teslim olacak bir ümmet çıkar.”  (Bakara, 128).

[3].  “Allah’a davet eden, salih amel işleyen ve ‘Ben Müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim vardır?  (Fussilet, 33).

[4].  Aslında kazanan

[5].  Dört Rükün, Ebu’l – Hasen en-Nedvi,s. 300, Risale yay.,İstanbul,2013.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.